Sanat Tarihi Forum

Mitoloji & Efsaneler & Söylenceler => Türk mitolojisi => Konuyu başlatan: Wolfeye - 05 Aralık 2008, 23:29:24

Başlık: Türk Mitolojisi (2)
Gönderen: Wolfeye - 05 Aralık 2008, 23:29:24
Türk mitolojisinde kurt önemli bir rol oynamaktadır.

Türk mitolojisi, tarihi Türk halklarının inanmış oldukları mitolojik bütüne verilen isimdir. Eski efsaneler, Türk halklarının eski ortak inancı Tengricilikten öğeler taşır. Bunların bazıları sonradan islami öğeler ile değiştirilmiştir.

Türk mitolojisi, birçok araştırmacıya göre aynı Tengricilikte de olduğu gibi tektanrıcı bir temelden, zamanla çoktanrıcı bir biçime doğru gelişmiştir. Ayrıca tarihi Türk halklarının temasa geldikleri Zerdüştlük, Mani dini ve Budizm'de Türklerin mitolojisinde izler bırakmıştır. Bu yüzden genel bir tanım olan Türk mitolojisine, halkların çeşitliliği ve inançtaki farklı unsurlar göz önünde tutulursa Türk Mitolojileri demek daha doğru olabilir.

Türk halklarının yazı kullanmaları ancak 6. yüzyıldan sonra başladığı için, Türk mitolojisinin en eski kalıntıları diğer halkların yazılı belgeleriyle kanıtlanabilir. En önemli kanıtlar eski Çin yazılarında bulunur. Örneğin M.Ö. 330 yılından kalan bir yazıda Türk mitolojisinin en önemli efsanelerinden olan Asena efsanesi ile karşılaşılır.

Kaynak:
Vikipedia.org
Başlık: (Tukyu) Asena Destanı
Gönderen: Wolfeye - 05 Aralık 2008, 23:30:14
Asena Türk mitolojisinde önemli bir rol oynayan efsanevi bir dişi kurttur. Eski Türklerin en mühim hükümdarlarının mensubu olduğu Aşina, Zena, Asen veya Şunnu adı verilen sülale, efsaneye göre bu dişi kurttan türemiştir.Aslı Açina kelimesinden gelmektedir,zamanla dilimizde değişime uğrayarak asena haline gelmiştir.

Efsanenin buluntulara göre en eski şekli MÖ.330'e dayanmaktadır
Antik çin kaynaklarından, Tü'küe halkının türeyişini anlatan Asena efsanesinin farklı şekillerine rastlanılır. Bulunan en eski şekli şöyledir:

Tü-küe
Tü-küe kavimi Hiung-nu'ların bir koluydu. Hükümdar soyunun isimi A-Se-Na idi. Kendilerince ayrı bir ordu kurmuş, ama sonradan komşu bir kavim tarafından yenilgiye uğramışlardı. On yaşında bir çocuğun haricinde bütün kavimleri katliama kurban gitmişti. Düşman askerlerinin hiçbirisi bu çocuğu öldürmeye cesaret edememişti. Çocuğun ayaklarını kesip, onu bir bataklığa attılar. Orada bir dişi kurt vardı, çocuğu et ile besledi. Böylece çocuk zamanla büyüdü ve dişi kurt ile çiftleşti. Kurt derhal gebe kaldı. Düşmanların kralı, çocuğun hala yaşadığını öğrendi ve öldürtmek için tekrar adamlarını gönderdi. Adamlar çocuğun yanındaki dişi kurtu öldürmek istemediler. Dişi Kurt derhal "Kao Çang"'ın (Turfan)'ın Kuzeybatısında bulunan bir dağın üstündeki mağaraya kaçtı. Mağaranın içinde bir kaç yüz "li" genişliğinde, uzun otlarla kaplı ve etrafı dağlarla kapalı bir ova vardı. Dağın içine kaçan dişi kurt, bu yerde on oğlan çocuk doğurdu. Çocuklar büyüyünce dışarıdan kadınlar aldılar. Bu kadınlar hamile oldu. Çocukların hepsi ayrı bir soy adı aldı. Birisinin soy adı A-Se-Na oldu.“ [1]

Bunun yanında efsanenin başka şekilleri de bulunmuştur. Ayrıca daha geç zamanlardan kalan, sonradan geliştirilmiş daha detaylı ya da daha kısa olan şekilleri de vardır.

Türkiye'de tanınan şekli ile Bozkurt Destanı ise şöyledir
Türklerin ilk ataları Batı Denizi'nin batı kıyısında otururlardı. Türkler Lin adlı bir ülkenin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman bütün halkı öldürdü. geriye 10 yaşlarında bir oğlan sağ kaldı . dişi bir kurt çocuğu kaçırdı. Altay Dağlarında bir mağaraya götürdü. Mağaranın içine açıldığı büyük bir ova vardı. Dört bir yanı sarp dağlarla çevrili idi.  kurt çocuğu besledi, büyüttü. çocuk ileriki yaşlarında dışarıdan bir kız ile evlenir Bu evlilikten 10 çocuk doğar. Çocuklar büyürler, dışarıdan kızlarla evlenerek çoğalırlar çevreye yayılırlar, ordular kurup Lin ülkesine saldırırlar ve atalarının öcünü alırlar. Yeni bir devlet kurarlar, Sonraları bunun anısına Türk kağanları atalarının anısına otağlarının önünde hep kurt başlı sancak dalgalandırmışlardır.

Kaynakça:
Götter und Mythen in Zentralasien und Nordeurasien. Käthe Uray-Kőhalmi, Jean-Paul Roux, Pertev N. Boratav, Edith Vertes ISBN 3-12-909870-4 Bölüm: Die alttürkische Mythologie, Stammesmythen. Jean-Paul Roux (Sf. 251)

Başka bir alıntıya göre efsane şöyle gelişmiştir...
Tukyu' arın ataları Çinli'lerin (si-hayi) dedikleri batı denizi sahillerinde otururdu. Komşu hükümdarlardan biri bunların yurdunu basarak, kadın, erkek, çocuk ve önüne geleni kılıçtan geçirdi. Sadece 10 yaşında bir erkek çocuk hayatta kaldı. O da elleri, ayakları kesilmiş bir halde bataklığa atıldı. Çocuk orada açlıktan ve kan kaybından ölmek üzereyken, bir dişi kurt geldi ve ona bir parça et getirdi. Kurt her gün çocuğu besledi. Çocuğun yaraları iyileşti. Yaşı ilerleyince kurt bundan gebe kaldı.

Atalarını öldüren hükümdar bir süre sonra bu çocuğun sağ olduğunu haber aldı. Çocuğu öldürmek üzere arattı, buldu. Hükümdar çocuğun bulunduğu yere birisini gönderdi. Bataklığa gelen bu adam çocuğun yanındaki kurdu görünce çok şaşırdı. Adam ikisini de öldürmek istedi. Fakat bir Tanrı onları korudu. Kurt çocuğu sırtlayarak batı denizinin doğu tarafına geçirdi. Kao-cang yakınlarındaki dağlardan birinde bulunan mağaraya götürdü. Mağaranın arkasında bereketli bir ova vardı. Ovanın her tarafı yalçın kayalarla çevrilmişti. Kurt burada sakat delikanlıdan on çocuk doğurdu. Bunlardan biri aile adı olan Asena'yı aldı. Bu çocuklar büyüdükleri zaman mağaradan çıkarak civardaki oymaklardan birer kız kaçırdılar. Bunları mağaralarına götürdüler. Bu kızlarla evlendiler.

Birkaç nesil geçince bunlar çoğaldı. İçlerinden A-Hien-Se adli birisi başlarına geçerek mağaradan çıkardı. (Kin-San) dağlarına giderek yerleştiler, Cu-Cen tatarlarına bağlandılar. Bu dağların tepelerinden biri takya şeklinde olduğundan kendilerine bu anlamda Tu-Kyu adını verdiler. Asıllarına delalet etmek üzere de bayraklarına bir kurt başı yaptılar.

Diğer kaynaklara göre...

Gök Börü  Destanı:1
Tuku ular eski Hsiungnuların neslinde bir koldur.Onlar Aşina ailesinin soyundandırlar.Fakat ayrı oymaklar halinde bulunuyorlardı.Daha sonra  Lin memleketi tarafından mağlup edilerek soyları tamamen yok edildi.Yalnız on yaşında bir çocuk sağ kalmıştı.(Lin memleketinin) askerleri onun küçük olduğunu görerek acıdılar ve onu öldürmediler.Çocuğun ayaklarını kestiler ve bir bataklıkta otlar arasına attılar.

Dişi bir Börü (kurt) peyda oldu ve onu et ile besledi. Bu çocuk büyüyünce Börü ile evlendi ve böylece Börü gebe kaldı. (Lin memleketinin Tigini) çocuğun yaşadığını duyunca onu öldürmek için askerler gönderdi. Gelen askerler, Börü'yü çocuğun yanında gördüler. Börü'yü öldürmek istediler, fakat Börü kaçarak KAO-Ch ang (Uygurların) memleketinin kuzeyindeki dağa gitti. Bu dağ ot ve nebatlarla kaplı idi. Onun çevresi bir kaç yüz Li kadar bir genişlikte idi. Dört yönü dik dağlarla çevrili idi. Börü bu mağaranın içine kaçtı. Ve orada on tane çocuk doğurdu,on çocuk büyüyünce dışardan kızlar alarak evlendiler.Karıları gebe kaldı, bunların doğurduğu çocukların her birinden bir soy türedi. Ashih-na (Aşina) soyu da bunlardan biri idi.

Onların oğulları ve torunları çoğaldılar, ve yavaş yavaş yüz aile oldular. Bir kaç nesil geçtikten sonra hep birlikte mağaradan çıktılar. Altay (Kinşan) ın ve Avarlar (Ju-Ju, Juanlar) ın demir işçisi oldular.

Altay'ın tepelerinden biri Miğfere benziyordu. Onların dilinde Miğfere <Tukue> derlerdi (Türkçe Tukyu=TÜRK) bu sebeple onlar da böyle isimlendirildiler.

Börü Destanı: 2
(Sui sülalesi 589-618) tarihindeki tesbit edilmiş şekli)

Tukyular (Çince: Tu-chüeh) Ling-liang'ın muhtelif Hunlarından idiler. Onların soyu aşina ailesi idi. O zamanki Wei sülalesi imparatorlarından Tai vu (424-425) Tis-ku (Chü-ch) ailesini imha etti. Asena 500 çadırlık aile ile Avarların yanına kaçtılar. Altayda (Kin Şan) oturarak demir işlediler. Altay'ın tepelerinden biri miğfere benziyordu, onların dilinde miğfere <Tu-kie> (Tu-chu-eh)  derlerdi. Bu sebeple Tukyu (Türk-Tukue) ismini aldılar.

Bazıları derler ki (yahut başka rivayete göre) Tukyu (Türk)lerin ataları SIHAI'nin yukarı (Batı Denizi) sahillerinde yurt tutmuşlardı. Lin memleketi tarafından onların bütün kadı ve erkekleri, çocuklarıyla birlikte büyük ve küçük ayırmaksızın imha edildi. Yalnız bir çocuğu acıyarak,onu öldürmediler. Kol ve bacaklarını keserek, büyük bataklığın ortasında, otlar arasına attılar. Dişi bir Börü (Kurt) peyda oldu ve ona her gün et ve yiyecek getirdi. Çocukta bunları yedi ve ölmedi. Çocuk Börü ile birleşti ve (Börü) gebe kaldı Lin devlet adamlarına bu çocuğu ve Börü'yü öldürmek için buyruk verdi. Börü'nün yanına gelip onu öldürmek istediler. Fakat onun ilahlarla irtibatı olduğundan, bundan haberdar olarak hemen kaçtı ve denizin doğusunda ki bir dağın üzerine gitti. Bu dağ Kao-ch-ang (Uygur memleketi) ın kuzey batısında bulunuyordu. Onun altında derin bir mağara vardı. Börü çocukla birlikte bu mağaranın içine girdi. Mağaranın ortasında büyük bir ova bulunuyordu. Ot ve nebatlarla kaplı büyük bir ova bulunuyordu..Bu arazinin çevresi 200 liden fazla idi. Börü orada on erkek çocuk doğurdu. Bu çocuklardan biri Asena adını aldı, (bunun soyu) otağlarının önünde ucunda  Börü başı bulunan bir tuğ dikmişti.

Asena şad adlı birisi oymakları emrine alarak mağaradan çıktı. Avarların (JU-ju) buyruğuna girdiler. Büyük yabguya gelinciye kadar, onlardan bir çok nesil türedi ve yavaş yavaş çoğaldılar. Wei sülalesinin sonunda İ-li Kağan meydan çıktı.

Asena Destanı: 3
Bir başka rivayete göre Tukyu (Türk) lerin ataları, Hunların kuzeyinde SU (SU) ülkesinden çıkmışlardır. Onların uruglarının başbuğuna A-Panga-Pu denirdi. Onun on yedi tane büyük ve küçük kardeşi vardı. Bu büyük kardeşlerinden birinin adı ''chiNi-ssu-tu'' idi, Börüden doümuş idi (kurttan). A-Panga-Pu ve kardeşlerinin yaşamları (ahlakları davranışları) biraz budalaca idi. Bu sebeple devletleri kısa ömürlü oldu ve dağıldı. Doğa üstü özelliklere sahip olan ''I-chin-Nissu-tu'' rüzgarın esmesi, yağmurun yağması için emirler verebiliyordu. Onun iki karısı vardı, bunlar yaz ve kış tanrılarının kızları idi (denirdi). Bu iki kadından birisi dört çocuk doğurdu. Çocuklardan birisi beyaz leyleğe döndü (oldu), ikincisi A-fu ili Kem nehirler arasında idi (buyruk oldu), adı ''Chi-ku'' oldu.Üçüncüsü ise ''Chienssu'' ile Chu-chin ve Shin dağına yerleşti. Bu sonuncusu dört çocuğun en büyüğü idi. Bu dağ üzerinde A-Pang-pu ile aynı soydan olan bir oymak daha vardı. Soğuktan çok sıkıntı çekiyorlardı, (bu sebeple) büyük kardeş ateşi buldu, onları ısıttı, besledi. Bu suretle hayatlarını devam ettirebildiler. Bunun üzerine boy halkı, büyük kardeşi başbuğ olarak seçtiler ve Türk (Tuchüeh) adı ile adlandırıldılar. Bu başbuğun on tane karısı vardı, bunlardan olan erkek çocukların hepsi boy adlarını analarının soylarından alıyorlardı. Asena (A-shih-na. dişi kurt) boyu ''Na-tu-liu''nun küçük karısının soyundan geliyordu. Na-tu-liu öldü. On anadan olan erkek çocuklar kendi aralarında bir kişiyi başbuğ yapmak istediler. Hepsi birlikte büyük bir ağacın altına gelerek aralarında şu şekilde anlaştılar.

''Ağaca doğru yükseğe en çok kim sıçrarsa, o başbuğluğu ele seçirecekti''. Asena'nın oğlu en genç olmasına rağmen en yükseğe atlayabildi, hepsi birlikte onu başbuğ olarak seçtiler (kabul ettiler) başbuğ A-Hsien Şad ünvanını aldı.

Rivayetlerin farklı olmasına rağmen, bunun da (A-Hsien Şad) BÖRÜ soyundan geldiğine ittifak vardır,ondan sonra gelen başbuğa TUMEN denir.

Kaynak:
Bahadddin ÖĞEL
Türk Mitolojisi 1

Orta Asya Türk santını mitolojik yönden inceleyen Jean Paul Rouks şöyle der.
''Fakat şunu eklemeliyim ki bu destanlarda hayvan (Börü) ancak bir surettir ve altında başka gerçekler gizlenmektedir. Destanın değişik şekillerinde şu unsurlar (varlık), Işık (Nur) doğa üstü özelliğe sahip Gök Börü ve başka varlıklar, diğer tarafta yer ve yere bağlı durumlar vardır'':
Başlık: Ergenekon destanı
Gönderen: Wolfeye - 05 Aralık 2008, 23:31:26
Ergenekon destanı, Göktürkler'in türeyişini anlatan bir Türk destanıdır. Genel olarak, düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanlarıyla çarpışmalarını anlatır.

Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: "Türklere hile yapmazsak halimiz yaman olur"

Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkleri öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

O çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye Ergenekon dediler.

Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar,  Aradan dört yüz yıl geçti.

Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.

Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tengri'nin yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.

Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına girdi.

Kaynak: 2
İlhan (Mogol) Türk yurduna Hakan olunca (olduğu zaman) Tatar yurdunda da Sevinç Han hüküm sürerdi. İkisi de aynı yaşta idiler. Aralarında vuruşmalar başladı. Hep İlhan üstün gelirdi,Sevinç Han Kırgız hakanına değerli armağanlar gönderdi, onu kendi tarafına aldı. Dedi ki bu Moğolların (Türklerin) okunun ötmediği kolunun yetmediği dünya yüzünde yer kalmadı. Biz bunları yok etmezsek onlar bizi kırıp geçirecekler, el ele olalım öç alalım. Kırgız Han da öyle olsun dedi. Türkler, üzerine bütün düşmanlarının birden geldiklerini görünce, çadır ve sürülerini bir tarafa yığıp, hendek kazdılar, beklediler. Sevinç Han geldi vuruş başladı, on gün savaş oldu, on günde Türkler üstün geldiler. Sevinç bunun üzerine bütün han ve beylerini toplayıp dedi ki, eğer hile ile bunları yenemezsek bizi bitirecekler, kaçıyormuş gibi yapalım.

Mallarını olduğu gibi bırakıp, tan ağarınca kaçmaya başladılar. İlhan'ın askerleri, malı bölüşmeye başlayınca, birden geri dönüp, savaşa girdiler, Türklerin etrafını sardılar, çadırlar bir arada olduğundan, erkek kadın, çocuk hiç bir Türk kurtulamadı. Böylelikle dünyada hiç bir Türk kalmadığını sandılar. Sevinç Han Türkleri vurduktan sonra memleketine çekilmişti. İlhan'ın oğulları bu savaşta ölmüştü. Ancak en küçüğü olan Kıyan kalmıştı, Kıyan o yıl evlenmişti. İlhan'ın kardeş oğlu olan Nöküz de Kıyanla aynı yaşta idi. Nöküz de o yıl evlenmişti, bunların ikisi karılarıyla beraber savaşın başladığı gün en önde vuruşuyorlardı. Sevinç Han'ın askerlerinin önüne düşmüşlerdi, arkalarında ki ezginliği (yenigiyi) görünce, dağlar arasında kimselerin gözünün görmeyeceği bir yer aradılar, Yaban koyunlarının çıkabildiği ince bir taş yoldan sarp dağların içine düştüler. Yalçın kayalı boğazlardan atlaya atlaya ancak bir keçinin güçlükle geçebileceği, yukarısı başı dumanlı dağ, altı gürül gürül su akan bir boğazı yedi günde geçip, yedi günde de tepelerden inip, üzeri çeşitli otlarla kaplı, her türlü hayvanın yaşadığı, pınarların kaynaştığı, geniş, göz alabildiğine geniş bir düzlüğe geldiler. Hemen yere kapanıp, Tanrı'ya dua ettiler, şükürler kıldılkar. Kışın mallarının etini yerler, derilerini giyerler, yazın sütünü içerlerdi. Oraya Ergenekon adını verdiler.

''Ergene'' nin anlamı ''bir dağın kemeri'' oturdukları yer. ''Kom'' anlamı da ''diklikdi'' Bulundukları yer gerçekten çevrenin en ulu dağının, en düzlüğü idi. Tanrının  kendilerini ulaştırdığı yere en güzel adı bulmuşlar ve koymuşlardı.

Kışın malların etini yer, derilerini giyer, yazın sütlerini içer demiştik. Bu yaşam onların sadece çoğalmalarını sağlıyor, ama dedelerinin mutlu günlerinin özlemini yüreklerinden çıkaramıyorlardı.

İlhan'ın küçük oğlu olan Kıyan'ın anlamı ''Dağdan yıldırım hızı ile inen sel'' demekti. İlhan küçük oğluna bu adı neden koymuştu bilinmez. Yalnız, Kıyan taşıdığı ada layık bir yiğit idi. Nöküz'le Kıyan'ın evlatları öylesine çoğaldılar ki, soy sopa göre onlara ayrı ayrı oymak (Orok-Urug) adı verilmek gerek idi. Daha sonra Arablar Irk, Uruk kelimelerini Türklerin bir orok (uruğ) adından aldılar. Kıyan ve Nöküz'ün dördüncü kuşaktan sonra ki oymak (oruk)ları birer büyük aile haline geldiler. Büyük aile anlamında oymaklara ayrıldılar.

           Aradan dörtyüz yıl geçmişti,öylesine çoğalmışlardı ki,oralara sığmaz olmuşlardı.Yaşlılar bir araya geldiler,dediler ki:

           ''Atalarımızdan dinlerdik,çevresinde yaşadığımız bu illerin ötesinde,bizim asıl yurtlarımız vardır.Tatar baş olup,cümle düşman üzerimize çullanmış,bizi alt etmiş,kırmış,yurdumuzu almış.Tanrı'ya şükür şimdi çokluğuz,düşmandan korkup dağa kapanacak halde değiliz.Bir yol bulun bu dağdan göç edip çıkalım,bize dost olanla görüşür,düşman olanla güreşiriz''. Herkes bu düşünceyi doğru buldu,kurultayın uygun gördüğü bu düşünceyi yürütmek için cümlesi yollara düştü.Ne çare ki,bir yol bulamadılar,bir demirci şöyle dedi.

          ''Bir yer bilirim,orada demir madeni var,eritir kendimize yol açarız.Yeter ki bu istek yüreğimizi,demiri eritecek kadar doldurmuş olsun'',dedi.Gözler ışıldadı,herkes gücünün yettiği kadar odun topladı.Önce bu odunlar,dünya yüzüne o insanların buluşu olarak gelen kömür haline getirildi.Bir sıra odun,bir sıra kömür konuldu.Dağın böğründeki yarıklara istif edildi.Dokuzyüz devenin deridinden koca körükler yapıldı.Dağın sağına soluna da bu odun ve kömürler yığıldı.İhtiyarlar da ellerini açıp Yüce Tanrı'ya yalvardıla,en yaşlı gözü nemli,yüreği dertli odunu ateşledi.

           Tanrı Türkü korumuş,demir erimeye başlamış,odun kömür yığınları hep tazelenerek,bütün boylar başında nöbet tutarak,genç kızlar kurtuluş destanı okuyarak günler geçti.Demir bir devenin geçeceği kadar eridi,sevinç dağı taşı inletti.Yol açılmıştı,o ayı,o günü,o saatıbellediler.Hala bu günü getiren her yıl Türkelinde anılır.Şöyle ki,her obada yaşlı kişi bir demir parçasını ateşte kızdırır,örsün üzerine kor,çekiçle vurur,oyun oynarlar,kımız içerler.''Zındandan çıkıp ata yurduna geldiğimiz gün,bu ışıklı gündü''derler.

             Ergenekon'dan çıktıkları zaman,Moğolların hakanı (Türklerin)Kıyan soyundan ve Karlos uruğundan Börteçine idi.Bütün oymaklara elçiler gönderip,Tanrı'nın dirliği ile ERGENEKON'dan çıktıklarını bidirdi.''Haydin bir bayrakaltına''dedi.Gelenleri selamladılar,bağırlarına bastılar,gelmeyenleri kırdılar geçirdiler.Bütün oymaklara baş oldular.

          Ergenekon Destanına Ek:1

        Söylenen rivayet ve elde ettiği bilgilere göre Raşidüddin,Ergenekon destanında,dağı eritmek için yetmiş körüğün çekilip çalıştırılmasında şu kaydı vermektedir,

         ''Körüklerin çalıştırılması için en soylu ve baş boy olan Kıyan Boyu (körüklere üflemişti.Bu işte Negüs ve Uriyangkat boyları da yardımcı olmuşlardı.Bu boylar Ergenekon'da 70 körüğü çekmek işinde yardımcı olduklarını idda ederler.Gökte şimşeklerin çaktığı,yıdırımların yere fazla düştükleri zamanda göğe şimşeğe ve yıldırımlara söğmeleri ve onlara bağırmaları,onların (bu boydan) adetleridir.Eğer yıldırım bir hayvanın üzerine düşer de onu öldürürse o hayvanın etini yemezler.

           Ek:2

        Kıyan,Negüs,Uriyangkat,ve Karlas boyları yanı sıra kendinden bahsedilen ve Ergenekon'la igili olarak gösterilen önemli boylardan birisi de ''KONGRAT''boyudur.Bu boy için de şöyle deniyor:

         ''Bu boyda yukarıda nakledildiği gibi,Ergenekon'a sığınan iki kişinin (Kıyan ve Nöküz) soylarındandır.Söylendiğine göre Kongrat boyu,öbür boylara sormadan ve onlarla konuşmadanhemen Ergenekon'dan çıkmak istemiştir.Böyle birden bire çıkarken de öbür boyları ateşlerini çiğneyerek geçmişlerdir.Bu boy halkının hepsinin ayaklarında ağrı vardır.Moğollara göre,onlara bu ayak ağrısı Tanrı tarafından bir ceza olarak verilmiştir''.

         Diğer Moğol boylarının Kongrat boyu ile arası iyi değildir.Bunun sebebini de,onların kendilerinden önce Ergenekon'dan çıkmış olmalarında görürler.

              Ek:3

       ''Hakimler (bigeler) bizden gizlemesin

        Eğer eski zamandan bir haberin olursa

        Ne bilirsen eski zaman olaylarından

       Eski sergüzeştleri söyle

       Çünkü Oğuz Han'dan bin yıl önce

       Moğol  o  memleketde hüküm sürdü

       İşittin mi eski zamanda

       O ordu orada büyük bir savaş yaptı''.

                                       Şams-i Keşani

      ''Ben Hive Hanı EBÜLGAZİ BAHADIR HAN, dilerim ki dünya yüzünde Türklük var oldukça bütün yeni nesiller bu öz günü (Ergenekon'dan çıkılan gün) (kutlu günü)unutmasınlar.Onu kutlasın,demiri dünya yüzünde ilk kez eritenlerin ve kendilerine kurtuluş yolu,dünyaya önderlik yolu açanların kendi ataları olduğunu yılda bir kez hatırlasın ve yüreğinde aynı şavkı,aynı ateşi duysun''

                              Ebülgazi Bahadır Han -Şecere-i Türkiden naklen.

 

 

B.ÖGEL

Türk Mitolojisi 1