Gönderen Konu: Mimarlık  (Okunma sayısı 2864 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Mimarlık
« : 18 Ocak 2009, 12:41:32 »
Belirli ölçü ve kurallara uygun olarak yapı yapma sanatı.

Mimarlık resim, heykelcilik gibi öbür sanat dalları arasında müzikle birlikte yaratıcı açısından en özgür olanıdır. Mimarlık kaynak, zaman, yer, yapıların kullanılacakları alanların gerektirdiği niteliklerle koşullandırılmıştır; ayrıca bu sanatın insanı çeşitli etkinliklerinde barındırma, yapımın güzelliğiyle göz zevkini okşama gibi görevleri de vardır.

MİMARLIĞIN İŞLEVİ
Mimarlığın çeşitli dalları yapıların işlevine bağımlıdır. Temelde dinsel mimarlık ve sivil mimarlık olarak ikiye ayrılabilir (günümüz şartları bu ayrımı neredeyse tamamen yok etmiş sivil mimarlığı ön plana çıkarmıştır) . Dinsel mimarlık türleri dinlere göre çeşitlilik gösterir ve etkisi özellikle Avrupa'da Eskiçağ'dan Rönesans'a kadar ağır basmıştır; sivil mimarlıksa Eski Roma forumundan, okullar, araştırma merkezleri ve belediye saraylarına kadar kamu yaşamının geçtiği yerler olan yapıları, yönetim merkezlerini, toplantı yerleri gibi bütün kamu yapılarını kapsar.

İŞLEVSELCİLİK
XX. yy. mimarların büyük ayrıcalık tanıdıkları işlevsellik akımının akılcı bir biçimde düzenlenmesi çok yeni tarihlere raslar. Bu görüş, yapı sanatının her zaman için yol gösterici ilkelerinden biri olagelmiştir. Le Courbusier'nin konut birimi ya da Niemeyer'in ideal başkenti (Brasilia) özel ve yönetimsel yaşamın çağdaş gereksinimlerini kesinlikle karşılayacak niteliktedir. Ama savunma düzenekleriyle donatılmış olan surlarla çevrili Ortaçağ kenti de, işlevselci anlayışın korunak-kent anlayışıyla çakıştığı dönemlerdeki gereksinimleri, aynı etkinlikte karşılayabiliyordu.

Mimarlık bütün sanatların en bilimsel olanıdır; yapı sanatının yarattığı sorunlara çözüm getirmek zorunda olduğu ve her yapı için belirlenmiş programın özel koşullarını göz önünde tutması gerekiği için sürekli yenilik peşindedir. Mimarlık üsluplarının çeşitlililiği, çağlar boyunca,yapı ustalarının üç sorun dizisini çözebilmek amacıyla benimsedikleri yollardan kaynaklanır. Söz konusu sorunlar şöyle sıralanabilir: Teknik sorunlar (yerçekimi,temellerin oturtulması, gereçlerin nitelikleri,yerel jeoloji ve topografya koşullarına uyma); estetik sorunlar (zamanın modasına, güzellik anlayışına, beğeniye, vb'ne göre değişir). Birbirinden ayrılamayan son iki sorun, ayrı ayrı çözümlendiklerinde ortaya birbirine taban tabana karşıt dogmalar çıkabilir. Bu konuda yalnızca yararcı ereklikte göz zevkini kaynaştıran bağdaştırmacı bir çözüm doyurucu olabilir. Demek ki mimarlığın evrimi, soruna bağlı olarak gerçekleşmiştir.

TEKNİK İLKELER
Matematik ve geometri üstüne kurulmuş olan mimarlığın teknik ilkeleri daha Eskiçağ'da, Eski Yunanlılar tarafından belirlenmiştir. Klasik kurallar, yeni hammaddelerin (demir, beton ve plastik maddeler) kullanımlarıyla ilgili yeni ilkelerin doğmasına yol açtıkları ve mimarlık yapıları repertuvarını tümüyle yeniledikleri döneme kadar yapı sanatının başlıca temelleri olarak kullanıldı. Rönesans döneminde yayımlanan çok sayıdaki incelemede ( özellikle Alberti'ninkiler, Vignola'nın  Regola degli cinque Ordini d'Architettura'sı [Mimarlığın Beş Düzeninin incelenmesi], Palladio'nun Quatro Libri dell'Architettura'sı [Mimarlık üstüne dört kitap] Eskiçağ mimarlık düzenlerini belirleyen kurallar derlenip tamamlandı: Bir binanın çeşitli yapılarının boyutları, ölçü birimi olarak alınan  bir sütunun taban çapının yarısına  eşit olan modül'den hareketle hesaplanır. Bu kurallar Eskiçağ mimarlarından alınmışsa da, her mimar kendi öğretisini önerir ve "ideal" orantılar kişilere göre değişir: Sözgelimi, Palladio'ya göre Korinthos düzeni'ndeki bir sütunun ideal yüksekliğinin modülü on dokuz, Vignola'ya göre de yirmidir.

Oysa Roma döneminde yapılmış. korinthos Üslubundaki sütunların, gerektiği gibi ölçüldüklerinde, yüksekliklerinin on yedi buçuk modül olduğu görüldü. Ortaçağ şantiyelerinde çalışan ustaların, roman ve gotik üsluplardaki kiliselerin yapımında gerekli olan bilgileri nasıl edindikleri bilinmemektedir; günümüzde bu konuyla ilgili bilgi neredeyse yok gibidir (elde yalnızca krokiler içeren Villard de Honnecourt'un albümü vardır). Genellikle bu bilgilerin  sözlü gelenek yoluyla aktarıldığı ve mason derneklerine girmiş olanların öğrenebildiği sırlar olduğu kabul edilir. Rönesans'la birlikte Eskiçağ klasizmine dönüşten sonra, mimarlar sistemli bir biçimde zaman zaman yenilik getirmekle birlikte Eskiçağ düzenlerine özgü ilkeleri benimsediler. Bunlardan sözgelimi Philibert Delorme, yapılarını, yerel beğenileri de göz önünde bulundurarak oluşturdu ve XVII.yy'da kendini kabul ettirecek olan bir Fransız üslubunun temellerini attı. Öte yandan A.B.D'li Benjamin Latrobe (1762-1820) sütun başlıklarında, kenger yaprağı yerine yöresel bitkilerin (tütün ve mısır) yapraklarını kullanarak (Washington'daki Capitol için yeni bir sütun başlığı kabul ettireye çalıştı. Matematik formullerinin uygulanması, yerçekimi, gereçlerin direnci, düşey yapılarda (çeperler) yatay yapıların (yapı örtüleri) sağlamlık ve dengeleri için olduğu gibi, oranların uyumundan kaynaklanan zarifliği sağlamak için de gereklidir; ama yapının üslubu ve bütünlüğü de geniş ölçüde, kullanılan gereçlerin özelliklerine bağlıdır.

GEREÇLER
Mimarlık alanında kullanılan geleneksel gereçler ağaç, taş, tuğla ve temelini kilin oluşturduğu çeşitli harçlardır: Bölgesel bir mimarlığın üslubu belli ölçüde yörenin jeoloji özelliklerine, dolayısıyla kullanılan gereçlere, taşın niteliğine ve çeşitliliğine, ağaç yokluğuna ya da kullanımına bağlıdır. Bunun en dikkate değer örneği, zengin Mezopotamya uygarlığının mimarlığında görülür. Gerçektende yörede taş ocaklarının bulunmamasından dolayı Mezopotamyalı mimarlar, yaptıkları anıtlarda, Pers egemenliğinin kurulmasına kadar sürekli olarak tuğla kullanmışlardır. Buna karşılık Eski Yunan mimarlığı kolayca ve iyi işlenen mermer kullanımına bağlanır. Paris bölgesine özgü sarımtrak değirmentaşı, Armorik'e özgü koyu renk granit, Massif Central yöresinin siyah ve morumsu volkanik kayaları, Sudan anıtlarının lateritli poto-potosu (mangrov balçığı), Kolomboöncesi Amerika'ya özgü yapıların yeşilimsi bazaltları, Rus ahşap evlerinin ya da A.B.D.'nin kuzey kesimine özgü evlerin sağlam kütükleri, vb. belli ölçüde bu yörelerin her birinin mimarlık üsluplarını belirler.

Öte yandan, mimarlık biçimlerinin ve yapıların çeşitli öğelerinin tasarlanmasında iklimin de büyük önemi olmuştur. Bu etken yalnızca damların eğimli (yağışlı yerlerde iyice belirgindir) olmasını, güneşli ülkelerde binalara taraçalar yapılmasını, pencerelerin ve kapıların açıklığını koşullandırmakla kalmamış ama kapı sundurmaları, balkonlar, taraçalar, iç avlular, yağmur suyu olukları gibi pek çok yeniliğin gerçekleştirilmesini sağlamıştır. Beton ortaya çıktıktan sonraysa, geçirimsiz olma özelliğinden dolayı hangi iklim olursa olsun üsluplarda giderek aynı biçime yönelme başlamıştır.

MİMARLIĞIN EVRİMİ
Mimarlığın kökeninde, temel bir gereksinim olan korunma isteği yatar; çok eski çağlarda insanın bu gereksinimini mağaralar, kulübeler, vb. karşılıyordu. Cilalıtaş devri insanları tarım ve yerleşik düzenin ilk evrelerini oluşturdukları uygarlık düzeyine,  kentleşmeyle ve kendilerine özgü bir mimarlık oluşturmakla ulaştılar. Demek ki, en eski kentlerin, tarım etkinliğinin en erken görüldüğü Ortadoğu'nun "Verimli Hilal" olarak adlandırılan bölgelerinde kurulmuş olması normaldir. Gelişimini tamamlayamamış en eski kent merkezlerinin (Eriha, Yarmo, Truva) mimarisini daha çok üst üste konmuş taşlardan oluşan surlar, topraktan yapılar, silolar, vb. temsil ediyordu; buna karşılık Mezopotamya'da ve çevresinde dinsel mimarlık kalıntıları, henüz İ.Ö. IV. binyılda Eridu ve El-Ubeyd dönemlerinden başlayarak gerçek bir gelişmenin kanıtıdırlar. Ayrıca bu bölgelerde, Mısır'da ve Anadolu'da, III.yy'dan sonra önemli bir yayılma gösterecek olan büyük kentleşme merkezlerine de öncülük ederler. Bu yörelerin insanları tuğlayı bulmuş (kuru ve sırlı), büyük tapınaklar, hipojeler (bir çeşit yeraltı mezarı), tholoslar (bir çeşit mezar), megaronlar (ortasında ocak bulunan dikdörtgen biçimindeki büyük oda), sütunlar kullanmışlar, askeri mimarlık ürünleri yapmışlardır. Yalnızca, Eski Yunan mimarlığı, VI.yy'da benimsemek zorunda kaldığı oranların akılcı bir biçimde düzenlenmesi sayesinde bir model olarak ele alınmış ve betonun bulunmasına kadar mimarlık öğreniminin temelini oluşturmuştur. Yaratıcı insanlar olan Etrüskler tonozu bulmuşlar, Roma mimarları da bu öğeyi Etrüsklerden almışlardır.

Hıristiyan mimarlarına özgü ilk yapılarda Eski Yunan, Latin etkisiyle Ön hıristiyan (Paleokretiyen) Afrika ve Asya sanatlaruını etkileri görülür. Ne Bizans, ne de Roman sanatı geçmişle olan bağları koparmışlardır. Kullandıkları tonozlar, kubbeler, absidler, vb. hep Eskiçağ'a özgü buluşlardır. Yalnızca çan kulesinin Roman sanatının özgün bir niteliği olduğu sanılır. Ama aynı dönemde Ortaçağ'a özgü bir başka büyük dinsel mimarlık, yani İslam mimarlığı gelişme göstermiş ve özgün bir mimarlık öğesi olan minare ortaya çıkmıştır.

Yıkılmış Roma İmparatorluğu'nun toprakları üstünde yaşayan halklar arasında karşılıklı değiştokuşlar, aktarımlar olurken, Bizans ve İskenderiye, Sasanilerin elinde bulunan İran'la ilişkileri nedeniyle Doğu ile Hıristiyan Batı dünyası arasında gerçek bir köprü kurmuştur.

Gotik mimarlık, özgün öğelerinin sanıldığından da az olduğu kanıtlandığı halde, geçmişle tüm bağlarını koparmıştır; bu üslup yeni bir anlayışla karşılık verir ve değişik sorunları çözmeye çabalar. Fransa'da katedralleri yapan ustaların atılımları Yüz Yılsavaşlarıyla engellenmiştir. Ama bu üretim Rönesans'ın pek yerleşemediği Germen ve Anglasakson ülkelerinde uzun süre varlığını sürdürmüştür.

Buna karşılık Eskiçağ mimarlık sanatının ilkeleri XV.yy'dan başlayarak İtalya'da benimsenmiştir. Vitruvisus'un yapıtı yayımlanmış, sanatçılar yapım yasalarına egemen olan matematiksel uyumlar arayışına yönelmişlerdir. Floransa'da Santa Maria del Fiore'nin kubbesinin Brunelleschi tarafından gerçekleştirilmesinden sonra, bütün İtalya saraylar, kiliselerle donatılmış ve yapılar kendilerini gerçekleştirmiş olan mimarlara Avrupa çapında ün kazandırmışır. Rönesans dönemi İtalyan sanatçılarının Eskiçağ'dan almak istedikleri şey perspektif yasalarının ve oranlardaki uyumların bilimsel yollarını elde etmekti. Bu dönemde benimsedikleri yöntem her türlü akademicilikten yoksundu. Taklit etme anlayışı daha geç bir dönemde, XVI.yy'ın sonunda Palladio'da ortaya çıktı; Palladio, yeni klasikçiliğin kesin kurallarını ilan etti. İngiltere, yetiştirmiş olduğu İnigo Jones ve Wren gibi üstün mimarların ardından, yeni-klasikçiliği XX.yy'a kadar İngiliz mimarisinin  içine kapandığı kesin bir dogma olarak benimsedi. Buna koşut olarak XVII.yy'da, İtalyan sanatçıları dinsel mimarlığa barok üsluba özgü formullerle yep yeni bir hava getirdiler. Bernini ve Borromini gibi sanatçılar tarafından yaratılan ve Karşı-Reform'un propandalarıyla  desteklenen bu üslup, XVII.yy. ve XVIII.yy'larda pek çok ülkeye yayıldı, özellikle de Latin Amerika'da yerleşti. Fransa'da biraz daha farklı bir evrim gösterdi; burada Rönesans dönemine ve baroka özgü aşırılıklar ılımlı kılındı ve dengeli klasizm doğdu. XVIII.yy'ın ikinci yarısında eskiçağ mimarlığına bir dönüş oldu ve yeni-klasik üslup bütün Avrupa'ya ve Amerika'ya yayıldı. Fransızların yaratmış oldukları ampir üslubunun temsilciliğini de Percier ve Fontaine yaptı.
midena pro tou telous makarize