Gönderen Konu: Bir gezginin gözünden İstanbul  (Okunma sayısı 1503 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı greyangell

  • Genel Moderatör
  • *
  • İleti: 297
  • Teşekkür: 2
  • Cinsiyet: Bay
Bir gezginin gözünden İstanbul
« : 07 Haziran 2009, 17:27:05 »
Topkapı Sarayı’nın Gizemli Köşesi: HAREM
İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, Topkapı Sarayı’nın yapımına Sarayburnu’ndaki Bizans’tan arta kalan kalıntılar üzerinde 1465 yılında başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderinde rol oynayan bu saray kompleksi Saray-ı Cedid-i Amire (Yeni Saray) ismiyle 1478’de tamamlanmıştır. Osmanlı devleti yönetim yapısı niteliğindeki saraya haremin ne zaman taşındığı konusunda kesin bir tarih verebilmek çok zordur. Bu konuda yazılı belge olarak yalnızca Arabalar Kapısı üzerinde 1578 tarihli bir kitabe dışında başka bir belgeye rastlanmamaktadır. Bazı tarihçiler, Saray Atik’den (Eski Saray) Haremin Kanunî Sultan Süleyman devrinde (1520-1566) taşındığını ileri sürmüşlerse de bu iddia da bir belgeye dayanmamaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahın evi anlamında olan Haremde padişahlar çiniler, ocaklar, çeşmelerle bezeli dairelerinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Burada acı-tatlı bir yığın olay birbirini izlemiştir. Padişahlar ölmüş, öldürülmüş, masum şehzadelerin canına kıyılmış, gün gelmiş devletin varlığını tehlikeye düşürecek olaylar, saray entrikaları birbirini izlemiştir. Bütün bu entrikalarla dolu ortamda yaşayanlar büyük olasılıkla kendilerini mutsuz hissetmişlerdir. Sultanlar, sultan eşleri, cariyeler, valide sultan, şehzadeler, hizmetçiler, köleler, ağalar zengin bezemeli Harem dairelerinde yaşamış, dış dünyadan kopmuşlardır. Bütün bu insanların yaşamı, güvencesi tek bir kişiye; Padişaha ve onun ağzından çıkacak bir çift söze bağlanmıştı...

Haremde yaşayan kızların çoğu yabancı kökenli olup Darüssaade Ağası tarafından güzelliklerine göre seçilip satın alınmışlar veya bir baskında ele geçirilmişlerdir. Sonra da Haremde İslam kurallarına göre yetiştirilip nakış, dans, müzik öğretilmiş, içlerinden en iyileri, güzelleri Sultanın hizmetine sunulmuşlardı. Sultanın yatağına girebilme onuruna ulaşanlara gözde, birliktelikleri süreklilik kazananlara da ikbal denilmiştir. Sultandan çocuk doğuran ikbal haseki olurdu. Bunlardan erkek çocuk doğurana haseki sultan, kız çocuk doğurana da haseki kadın ismi verilirdi. Hasekilerin Haremde farklı yerlerde daireleri, özel gelirleri, özel hizmetçileri olurdu. Sultanın en büyük oğlunun annesi baş haseki sultan olurdu. Bu çocuk padişah olduğunda da annesi Osmanlı’nın en güçlü kadını, valide sultanlık mertebesine erişirdi. Ancak Sultanın dikkatini çekmeyen, şanssız diye nitelenenler, çocuk doğurma yaşını aşanlar, çocuk sahibi olması yasak şehzadelere verilirdi. İçlerinden şanslı olanlar ise sarayda eğitildikten sonra saray dışında görev alanlarla evlendirilirdi.

Topkapı Saray’ında Harem, Babüsselâm’dan girildikten sonra ikinci avlunun (Birûn) sol yanından başlayarak üçüncü avlu (Enderun) içerisine kadar uzanmaktadır. İlk yapımından XIX. yüzyılın ilk yarasına kadar geçen süre içerisinde her padişah döneminde yapılan eklerle genişletilmiş ve 400’ü aşkın odasıyla adeta küçük bir şehir görünümüne ulaşmıştır. Böylesine uzun bir zaman süreci içerisinde yapılan eklerle çeşitli devirlerin mimari özelliklerini, bezemelerini görebilme olanağı vardır.

Arabalar Kapısı’ndan, yekpare demir iki kanatlı kapı ile içerisine girilen Haremin yuvarlak kemeri üzerinde, siyah zemine altın yaldızlı bir kitabe yerleştirilmiştir.

Güzin-i Padişahan han-ı Murad-ı âlişân
Letafetiyle beridir, der behişti acip
Haim-i cennet-i âlide bab-ı Sultan
996 (1588)

Arabalar kapısından Haremin asıl giriş kapısına kadar uzanan, üzeri açık, ince uzun avlunun çevresinde Dolaplı Kubbe, Şadırvanlı Taşlık, Kule, Başhazinedar Ağa ile Başmuhasip Ağa’nın daireleri, Meşkhane Kapısı, Karaağalar Mescidi, Karaağalar Koğuşu, Kızlar Ağası Dairesi sıralanmıştır. Bu avlunun karşısına gelen küçük bir holün ardında da Haremin asıl giriş kapısı bulunmaktadır. Buradan da tonozlu koridor üçüncü avluya (Enderun) açılan Kuşhane Kapısı yer almaktadır. Haremin belli başlı bölümlerini Dolaplı Kubbe, Şadırvanlı Taşlık, Kule, Karaağalar Mescidi, Karaağalar Koğuşu, Kadın Efendiler Taşlığı, Valide Sultan Daireleri, Hünkâr Hamamı, Hünkâr Sofası, Ocaklı Sofa, Murad III Has Odası, Ahmet I Okuma Odası, çifte Kasırlar-Şehzadeler Daire oluşturmuştur.

Topkapı Saray’ı Hareminin her bölümü ayrı ayrı gezilmelidir. Bu bölümler Osmanlı tarihi tarihinde acı ve tatlı pek çok olaya tanık olmuştur. Burada entrikalar, aşklar, kıskançlıklar yaşanmış ve bir çok acımasız olaylar birbirini izlemiştir. Kısacası her bölümün ayrı bir öyküsü vardır.

İşte, bunlardan bir örnek: Söylenenlere göre Mehmet isimli bir Harem ağası sevdiği, ümitsiz aşkına ortak olmuş genç bir cariye ile birlikte Dolaplı Kubbe’nin içerisinde eskilerin değişi ile sır olmuş, yani yok olmuştur. Söylentiye göre padişahın biri bu aşkı öğrenmiş, hançerini çekerek “Kanın benim elimden akacak melun” diyerek zenci ağayı kovalamıştır. Canını kurtarmak için kaçan Mehmed, Dolaplı Kubbe’ye kaçmış, ancak elbisesinin ucu kapının dışında kalmıştır. Peşinden koşan padişah kapıyı açtığında zencinin yerinde yeller estiğini görmüştür. Bu olay genç cariye içinde söylenmiş ve saraylılar bir anda yok olan çiftin erdiğine inanmışlardır. Bunun üzerine de Dolaplı Kubbe’nin kapıları yeşile boyanmış, üzerine bir daha açılmaması için kilit vurulmuştur.

Haremde yaşayan en önemli kişilerin başında da Kızlar Ağası gelirdi. Karaağaların başı olan Kızlaraağası’nın resmi ismi de Darüssade Ağası idi. Padişahın görevlendirdiği Darüssade Ağası son derece nüfuslu olup resmi protokolde sadrazam ile eş tutulurdu. Ancak onunda kaderi padişahın iki dudağı arasında idi. Padişahı kızdıran Darüssade Ağası’nı yalnızca Sultan azlederdi. Bu durumda kendisini saygıda yine kusur edilmez, yol hazırlıklarını yapması için sarayda daha birkaç gün kalır, sonra da bir gemi ile Mısır’a gönderilir ve orada ölünceye kadar yaşardı; ancak padişahın gazabına uğrayanlar sarayın Balıkhane Kapısına getirilerek orada korku içerisinde bekletilirdi. Burada bekleyen ağanın karşısına ya cellat ya da kendisini Mısır’a götürecek olan geminin kaptanı gelirdi.

Osmanlı Haremi’nin tarihe geçmiş en ünlü kadınlarının başında Kösem Mahpeyker Sultan gelmektedir. Kocasının, iki oğlunun ve bir torununun zamanında Haseki Sultan, Valide Sultan ve Büyük Valide Sultan olarak yarım yüzyıla yakın sarayda saltanat sürmüştür. Reşat Ekrem Koçu’nun deyişiyle; sevmiş, sevilmiş, baş tacı edilmiş, Osmanlı sarayında her türlü entrikaya karışmış ve rakiplerinin hepsini yere sermiş, saltanatı uğruna cinayete varıncaya kadar her şeyi meşru görmüştür. Osmanlı sarayına on üç yaşında gelmiş, on dört yaşındaki şehzade Ahmet’in koynuna sokulmuştur. Aslında adalı bir Rum kızı olup, bir papazın evlatlığı idi. Sultan I. Ahmed ona “Kösem” (sürünün başında giden) ismini yakıştırmıştır.

Osmanlı tarihinin en kanlı olaylarından biri olan Alemdar olayı da yine Haremin çevresinde geçmiştir. Alemdar Mustafa Paşa, Sultan III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak için Babüssaade Kapısını kırıp içeri girdiğinde, padişahın cesedi ile karşılaşmıştı. Bu sırada tahta çıkardıkları Sultan IV. Mustafa’nın yerinde kalabilmesi için isyancılar Şehzade Mahmud’u öldürmeye koşmuşlardı. Ancak genç şehzadeyi Cevri Kalfa isimli cesur bir kadın korumuş, taş merdivenin başında eline geçenleri isyancıların üzerine attıktan sonra elini kül dolu çömleğe sokarak merdivenleri çıkmaya çalışanların üzerine kızgın külleri atmış, genç şehzadenin damdan dama atlayarak kaçmasını sağlamıştı. Bu mücadele Alemdar Mustafa Paşa’ya zaman kazandırmış ve Sultan II. Mahmud Osmanlı tahtına çıkmıştır.

Sultan I. Abdülhamit ise Ruhşah isimli bir Başkadın’a aşık olmuş; ancak ömrünün sonuna kadar Onun yüzünden aşk acıları çekmiştir. Harem de yazmış olduğu mektuplarda bu aşkın izleri açıkça görülmektedir.

“Ruhşanım, Hamidin sana kurban ola, Cenab-ı Hallâk-ı Âlem, cal mahlûkatın hâlihidir. Bir kusur ile azap eylemez. Efendim sana bendolmuş bir kulunum. İster darp eyle ister öldür; sana teslimim. Bu gece gel niyazımdır. Billâki sebeb-i illetim gözüm sürerek reca eylerim, kendimi zaptedemiyorum billâhilâzım.”

Padişahların zevk ve sefa sürdüğü Haremin hamamında iç oğlanlar, cariyelerin oluşturduğu görünümler batılı gravürlerde de yer almıştır. Nitekim Tarihçi Reşat Ekrem Koçu Haremin hamamına kendine özgü üslubu ile anlatmaktadır:

“Muhteşem bir saray hamamının mermer ve altın yaldızlı bronz akisleri arasında saçı sakalı ağarmış bir padişahın, gözleri nefis lezzeti ışıkları ile parlayarak cennet kaçkını huri ve gılman misali, çıplak kızlar veya oğlanlar tarafından yıkanması, altın taslar, sızma işlemeli kırmızı peştemallar, sızma veya ince işlemeli tasmaları ile sedef kakmalı âbânoz nalınlar, tepe camlarından çubuk çubuk süzülen ışıklar, ne muhteşem bir tablodur.”

Osmanlı’da padişahların tanrısal bir niteliği olmamasına karşılık hanedanın dokunulmazlığı vardı. Özellikle bu durum padişahta kutsallık olarak yoğunlaşmış ve bir köle aristokrasisine dönüşmüştür. Padişahın bile özel yaşamının olmadığı bu sistemde Haremde yaşayanların da hareketleri yasalarla, törelerle sınırlanmıştır. Bu saray sistemi Osmanlı Devletini XX. yüzyılın başlarına kadar taşımıştır.
Erdem Yücel