Gönderen Konu: Kafe  (Okunma sayısı 961 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı grikurt

  • Genel Moderatör
  • *
  • İleti: 751
  • Teşekkür: 21
  • Cinsiyet: Bay
Kafe
« : 03 Şubat 2011, 09:32:44 »
Kuzey Kafkas Halk Dansları arasında bilinen ve oynanan en eski danstır. X. YY. dan bu yana oynandığı sanılmaktadır. Önceleri bir çift tarafından oynanan 'Kaafe' nin sonraları iki çift ya da gruplar halinde oynandığı da görülmektedir. Halk arasında yaygın bir şekilde ve özellikle yaşlılar tarafından beğenilerek oynanan bu dansın yorumunu ve öyküsünü sayın Osman ÇELİK şöyle anlatıyor. (kafe. 1985 ss 6-11)

Hanti efsanesi; kopuk yerleri birleştirilip, yırtık yerleri tamir ettikten sonra, kısaca şu şekilde anlatılabilir.

Kafkasya'nın hür ve mulu olduğu devirlerde Soylu asil bir Kabartay Prensi varmış. Geniş br bahçe içinde, güzel bir saray, tarlalar, meralar, binlerce baş hayvan, ikiyüzden fazla hizmetçi ve uşak.. Kısaca prens zenginmiş. Ne var ki mutlu değilmiş.

Prensin güzel bir kızı varmış. Bütün mutsuzluğu bu kızdan geliyormuş. Oğlu olmamış. Güzel, çok sevdiği karısına kıyıp yeniden evlenmemiş. Bütün sevgisini, varlığını kızına vermiş. Kızını soylu bir pensle evlendirmeyi tasarlamış. Soyunun, kızıyla devam edeceğini düşünür, avunurmuş.

Kız, büyüdükçe güzelleşmiş, güzelleştikçe huysuzlanmış. Somurtkan, konuşmasını bilmeyen tatsız bir kız olmuş. yemesini, içmesini, topluluk içinde nasıl hareket edileceğini bilemezmiş. Düğünlerde, ziyafetlerde, özel eğlencelerde; genç kız ve delikanlılar görgünün müsaade ettiği ölçüde neşeyle eğlenirken, prensin kızı, istifini hiç bozmazmış. Kaşlarını indirir ortalığa nefret dolu bakışla fırlatırmış.

Oysa babası, ona herşeyi öğremek için çalışırmış. prens, Kafkas Töresini en iyi bilen mürebbiyeler tutmuş kızına. Gülmesini, eğlenmesini bilsin diye, bütün adamlarını seferber edermiş. Komşu beyleri, Prensleri davet eder, eğlenceler tertip edermiş. bazen de kızını en yakın dostlarına gezmeye götürürmüş.

Prens ne yaptıysa nafile. kızını güldürememiş. Başka kızlar gibi, eğlenmesini öğretememiş. her gittiği yerden utanarak gönmüş. Evine gelenlere, utanarak kızını gösteremez olmuş.

Prens kızının bu halini çok düşünürmüş. neden? diyormuş. benim kızım görgüsüz olamaz! Başka kızlarla, mukayese edermiş kızını. Prens onlar fakir olduğu halde ne kadar görgülü ve neşeli dermiş. benim kızım zengin. sonra, kendi kendine karar vermiş. Bu kızın bir derdi var, mutlaka hasta. Hekimleri, falcıları, açık-gizli bütün hüner sahiplerini çağırmış. Avuçlar dolusu altın dökmüş önlerine Güldürün kızımı demiş.

Herşey boş, çaresiz kız gülmemiş. Yine somurtmuş eskisi gibi. Gittikçe de yüzü kırış kırış olmaya başlamış. Prens büsbütün telaşlanmış. Varını yoğunu dökmüş ortaya. Soylu asil olmaktan, soylu damattan vazgeçtim. demiş. Kızımı kim güldürür, hayata kavuşturursa, bütün malımı ona vereceğim, güldüren erkek olursa onu damat edineceğim. Prensin bu sözleri her tarafa yayılmış.

Kafkasya'nın dört bucağından, koşup gelenlere Prensin avlusu dolmuş. Her meslekten, her yaştan yüzlerce insan. Güneş tepeye dikildiği zaman, prens kızıyla inermiş avluya. Güzel neşeli kızlar, saf olurmuş iki tarafına prensin. Biraz uzaktan karşısında güzel tığ gibi delikanlılar. Sağ ve sol gedikleri kapatan kalabalık gruplar.

Gelenler sırayla göstermişler hünerlerini. kimi dans eder, kimi şarkı söylermiş. Kimi de çalarmış. Güzel konuşan, fıkralar, hikayeler anlatanlar olurmuş. bazen de sihirli bir kuvvete sahip olduğunu iddia ederek ortaya çıkanlar olur, Prensin avlusunu dumana boğarlarmış. Bütün bunlar olup biterken, güzel Kabartay kızı ayağında meşin çizmeler yüksek ahşap takunyalar üstünde dimdik dururmuş. Yüzü hiç gülmez, konuşmazmış.

Sırasını savanlar, Prensin yağlı tatlı yemeğinden yer civarda gezerlermiş. Bütün umutları, sıraları gelinceye kadarmış. prensin kızını güldüremeyince tümü küplere binerlermiş önce, sonra boşver derlermiş. Bizim neşemiz onun zenginliğinden daha iyi. Böylece Prensin kızını düşünmeyi bir yana bırakarak, kendi aralarında eğlenirlermiş. bazen Prensin besili atlarına biner ava çıkarlarmış.

Bir gün sırasını savan iki genç civarda dolaşmaya çıkmışlar. Bir ormanı geçip bol sulu bir dereye inmişler. Manzaranın güzelliğini aşan bir ses duymuşlar. İnsanı dinlendiren, ruhu okşayan bir ses. Rüzgar yamaçlarda hışırtı ile esiyormuş. Su derede şıkırtı ile akıyormuş. Kesik kesik, ince kalın sesler çıkarıyormuş kuşlar. Birkaç dolgun inek saklanbaç oynuyorlarmış gibi, ağaçlar ve yüksek otlar arasıda bir çıkıp bir kayboluyorlarmış. Bütün bu ses ve hareket armonisine ahenk veren bir melodi.. O güne kadar gençler bu melodiyi hiç duymamışlar. Sesi çıkaran aleti hiç görmemişler. meraklanmışlar Acaba rüyamı görüyoruz diye birbirlerinin yüzüne bakmışlar. Sonra sesin geldiği yeri aramışlar. Gençler dayanamayıp. 'Hey' diye bağırmışlar. Bir müddet sonra yüksek otlar arasından bir baş yükselmiş. Dağınık saçlı bir baş. Koşarak gitmişler yanına. Yirmi yaşlarında, çocuk bakışlı, ürkek bir genç. Gençler sormuşlar 'Nedir o elindeki? Çocuk bakışlı uzun kirpikli çoban, kekeleyerek cevap vermiş. 'hiç oyalanıp vakit geçiriyorum' gençler: 'Deminkini çalsana demişler. Çoban, itirazsız boyun eğmiş, oturmuş daha içli çalmaya başlamış. Gençlerden biri 'Dur' diye bağırmış. 'Sen Prensi duymadınmı? Kızını mutlu kılana bütün servetini verecek' Çoban korkulu bakışlarla: 'Duydum' demiş. 'Ben fakir bir çobanım. Prens kızlarını mutlu kılamam' Diğer genç atılmış 'Böylesini cihan duymadı Mutlaka gitmelisin' demiş.

İki genç çobanı yaka paça önlerine katmışlar. Kalabalık dağılmak üzere iken avluya girmişler. Gençlerden ikisi de heyecanla çal demişler. Çoban çalmış, herkes yerinde donup kalmış. Gürültü olur diye başını bile çevirmemiş çokları. Çoban hem çalmış, hem de yütümüş. prensesin önüne gelmiş. Avluyu dolduran yüzlerce insanda, sadece gözler canlı kalmış. Kulaklar ise, çobanın çıkardığı nameyi büyük bir iştahla yutuyormuş.

Kabartay kızı Prenses, ilk defa sarsılmış yerinde. Çobanı görmek için başını çevirmiş sağa sola. Yüzü gevşemiş. Gözleri aydınlanmış. Canlıca açılmış. Yavaş yavaş, tahta takunyaları üstünde yükselmiş. Başını sola çevirmiş. Çobanı görünce sağ kulağı ile dinlemiş. Öylece kalmış uzun bir müddet. Sonra atlamış takunyaların üstünden, raksetmeye başlamış.

Çoban onu takip etmiş. Bakanlar şaşırmışlar. Görmemişlerdi böylesini, ilk dinliyorlardı bu melodiyi, ilk görüyolardı bu raksı.

Prens, coşkun coşkun koşarak gelmiş. Tüm töreyi çiğneyerek önce çobanı, sonra kızını kucaklamış. Öpmüş her ikisini. Sonra kalabalığa dönmüş. Sesinin gücüyle bağırmış. 'Allah ve buradakiler şahit olsun ki, kızımı bu delikanlıya veriyorum.'

Prenses, yelpaze gibi açılan geniş eteğinin içinde, bir daha dönmüş. Çoban onu izlemiş. Son dönüş için bir başlangıç olmuş.

Kafkasya'nın derin vadilerinde, yüksek yaylalarında; hanti (kafe) sevgililerin türküsü olmuş. her aşık sevgilisine, yeni bir hanti sunmuş.

Prenses ile çobanın dansı hanti (kafe) idi.

Alıntı: http://www.circassiandiaspora.com