Gönderen Konu: Hasankeyf  (Okunma sayısı 767 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı sserayy

  • Kıdemli Üye
  • *
  • İleti: 146
  • Teşekkür: 5
Hasankeyf
« : 16 Kasım 2008, 03:38:15 »
Dicle'nin kıyısında, kayalara ve kayaların uzantısı vadinin içine sığınmıştı Hasankeyf yüzyıllar boyu. Türkiye'nin, doğası, tarihi ve kültürüyle bir bütün olarak korunmuş bu tek Ortaçağ kenti, Batı'nın Doğu ile karşılaştığı bu ilk kavşak, artık Ilısu Barajı'nın suları altında kalacak.

Dicle, aşağılarda, yeni demir köprünün ayakları arasından çağıldayarak akıyor. Dicle'nin fazla derin olmayan, yarı saydam suyunu gümüşi pırıltılar saçan bir yola dönüştüren güneş bu pırıltılarla bir hayal sahnesi yaratmakta gecikmiyor. Önce, suyun üzerinde birer ceviz kabuğu gibi yalpalayarak ama hızla yol alan karaltılar fark ediliyor. Görüntü giderek netleşiyor, konvoy hâlinde yol alan kelekler artık açık seçik görülebiliyor. Kürekçiler küreklere var güçleriyle asılıyor, dümencinin ise tüm dikkatini Dicle üzerindeki yıkık köprünün ayaklarına yoğunlaştırdığı belli. "Ortaçağ'ın en gösterişli ve en büyük köprüsü" olarak tanımlanan bu dev yapının orta kemer açıklığı 40 metreyi buluyor. Kürekçiler içinse ne bu özelliği ne de ayakları üzerindeki kabartma figürler önemli.

Hasankeyfliler, kendilerine mağaralara alternatif olarak sunulan afet konutlarında yaşıyor. Nüfusu 1960'larda 30 bini aşıyordu, bugün 3 bin 600 kişi yaşıyor. Ve Hasankeyf Türkiye'nin en geri kalmış ilçeleri arasında sondan üçüncü sırada. Tek neden, Hasankeyf'i sular altında bırakacağı 30 yıldır söylenen baraj.

Diyarbakır'dan yola çıkmışlar, bilmem kaç gündür yoldalar. Keleklere yüklü 52 tay ( 9620 litre ) buğday ve arpa Musul'a, oradan da Bağdat'a götürülecek. Yıl 1726 belki de 1727. Osmanlı, İran'ın Safevi Hanedanı ile savaşıyor; sınır boylarındaki kalelerde bulunan askerlerin zahire ihtiyacı bu yoldan ulaştırılıyor. Diyarbekir eyaleti, Basra ve civarının ihtiyacını karşılayan bir zahire ambarı gibi.

Yol hazırlıkları uzun sürüyor. Önce kelek tulumları sipariş ediliyor. Kelekçilik bölgede çok eskiden beri yapılıyor.Yolculuk suyun akış yönünde olduğundan kürekçilere pek fazla iş düşmüyor. Yalnızca nehrin yön değiştirdiği noktalarda ya da köprülerin altından geçerken bütün hünerlerini göstermeleri gerekiyor, hepsi o kadar.

Hısn Keyfâ'daki kalenin eteklerinden, çok önceleri yıkılmış köprünün ayakları arasından her yıl böyle yüzlerce kelek geçiyor. Bu konvoya kimi zaman Hısn Keyfâ'dan da zahire katılıyor. Tabii taşınan yalnız zahire değil. Bir keresinde Bağdat'taki barut imalathanelerinde kullanılmak üzere 200 kelek ardıç odunu, top döküm kalıpları için toprak, demir, tel ve kalay Diyarbekir'den yola çıkmış, Hısn Keyfâ'dan geçmişti. Basra'daki tophanede, döküm kalıplarının yapımında kullanılan toprak Hısn Keyfâ'dan gidiyordu.

Ilısu Barajı'nın mevcut projesi, baraj gölü su kodunun 527 metre olmasını öngörüyor. Yani mevcut proje uygulanırsa yeni köprü 26 metre suya gömülecek. Tabii beraberinde bütün kent... Oysa yerleşim tarihi Roma ve Bizans devirlerine kadar inen Hasankeyf Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu egemenliğindeki parlak dönemlerinden kalan yapılarıyla tarihi ve kültürel değerleri bir arada günümüze kadar koruyabilen ender Ortaçağ kentlerinden biri.

Bir keresinde de döküm kalıpları için Hısn Keyfâ'dan 5 kelek toprak, iki kantar demir tel, 8 kantar kalayla birlikte gönderilmişti.Yalnız askeri malzeme değil tüccar malları da bu yolla taşınıyordu. Hısn Keyfâ ise çeşitli malların, renk renk dokumaların satıldığı çarşılarıyla, ta Ortaçağ'dan beri hareketli bir ticaret hayatına sahipti. Burada dokunan sof ve abayi türü yünlü kumaşlar özellikle 16. yüzyılda çok ünlüydü.

Doğu ile Batı, Bizans ile Sasani, Hıristiyan ile Müslüman... Asya'dan gelen Sasani (Pers) ve Türk, güneyden gelen Arap ve İslam batıdan gelenlerle (Roma ve Bizans) bu bölgede tanıştılar ve şüphesiz birbirlerini etkilediler, kültürlerinden izler bıraktılar. Aralarındaki sınır kimi zaman az doğuda, kimi zaman da az batıda kaldı. İS 3. yüzyılda ise Bizanslıların elindeydi artık ve 7. yüzyıla kadar da bir Bizans kalesi olarak kaldı.

Hısn Keyfâ melikesi kentini, fethe gelen Halid bin Velid'in eline hiç savaşmadan teslim etmiş, böylece kenti yıkımdan kurtarmıştı. Saraylar, bahçeler, kale, o zamanlar orta kısmı ahşap olan köprü, mağara evler, en eskileri Erken Hıristiyanlık dönemine ait mağara kiliseler ve daha sonrakiler... Bir ara Süryani Piskoposluğu'nun merkezi de olan kentte kilise ve manastırlar 11. yüzyıla kadar kullanıldı.

Güneş ufkun altına indiğinde hayal sahnesi yerini gerçek görüntüye bırakıyor. Ufuk, yaşamın ve ölümün simgesi. Karayolunun geçtiği yeni çelik köprü, eski yıkık köprünün hemen yakınında. Dicle çok geniş yatağının sadece bir bölümünü kullanıyor. Nehrin sığ sularında biriken kumu römorklarına yükleyen traktörler son seferlerini yapıyor. El Rızk Camii'nde akşam ezanı okunuyor. Köprü ayaklarının dibindeki sığlıklarda, kümeslerine dönmeden önce son banyolarını yapan kazların çığlıkları... Dicle'nin karşı kıyısında Raman Dağı...Bu mesafeden tamamıyla çıplak gibi görülen Raman, Türkiye'nin güneydoğusunda bir petrol efsanesiydi... Altmışına merdiven dayamış petrol pompaları hiç durmadan dağın eteğinde akan Dicle'yi ve karşı kıyısındaki Hasankeyf'i selamlıyorlar. Hasankeyf onlardan çok daha yaşlı.

Hasankeyf, Hesna de Kepha, Hısn Keyfâ, Cepha, Kastron Piskephas... `İlkçağ Anadolu'sunda, o dünyanın Doğulu süper gücü Persler, Romalılarla sonra da Bizanslılarla burada karşılaştı. Batı'nın Doğu'ya karşı son kalesiydi Hasankeyf. Dicle ve Fırat o dönemlerde güç, hayat ve aynı zamanda felaket kaynağıydı. Dicle'yi geçiş için en uygun noktaydı.

`Bugün ayakta bulunan Hasankeyf Kalesi'nin eski Roma kalesinin bulunduğu yere yapıldığı sanılıyor...'' Hasankeyf'te kazı yapan Prof. Oluş Arık bu kale-kentin tarihini birkaç cümleyle böyle özetliyor. "İslam Devri'nde Diyarbakır'la birlikte Artukluların önemli merkezlerinden olan, tarihinin Asur ve Urartu'ya kadar indiği tahmin edilen Hasankeyf'in bugünkü adının kökeni Asurca kipani (kaya). Bu ad daha sonra `kaya kalesi' olarak Arapça söylenişiyle günümüze gelmiş.''

Akkoyunluların, Artukluların, Emevilerin, Abbasilerin, Bizanslıların, Romalıların ve belki daha eskilerin de kalesi... Bu yaşlı kale-kentin geçmişi hakkında iyi kötü bir şeyler kayıtlara geçmiş. Örneğin, Akkoyunlular zamanında (1461-1482) Safevi Şah İsmail'in geldiği, kız kardeşini Hasankeyf Emiri Halil Şah ile evlendirirken nasıl şenlikli bir düğün yapıldığı ya da daha önceleri Hısn Keyfâ'da yaklaşık bir buçuk asır boyunca (1102-1231/32 yılları arasında) hüküm süren Artuklu hanedanının, bir yandan Urfa Haçlı Kontluğu'yla mücadele ederken bir yandan da ilim ve kültürle nasıl iç içe yaşadığı biliniyor.

Bir Selçuklu kumandanının soyundan gelen Artukluların kendilerine başkent yaptıkları bu kale-kenti saraylar, bahçeler, su tesisleri, çarşılar, hanlar, hamamlar ve taştan güzel evlerle donattıklarını, Dicle üzerine yaptıkları yüksek ve güzel köprüyü, kurdukları medreselerde tıp, riyaziye, mühendislik, felsefe dersleri okutulduğunu, bu medreselerde ünlü bilginlerin yetiştiğini, kentin yalnız ilim değil ticaretle de ünlendiğini, burada üretilen malların Dicle yoluyla Musul'a ve Bağdat'a kadar gönderildiğini tarih kitapları yazıyor.

Bugün Dicle üzerinde yükselen ayakları bile köprünün eski görkemi hakkında ipuçları veriyor. Ünlü Artuklu paralarının basıldığı darphanenin yeri, kanallarla getirdikleri suyu kalenin bulunduğu tepeye çıkaran sistem insanı hayrete düşürüyor.

Şimdilik sakin sakin akan Dicle'nin üzerine yapılması planlanan iki baraj var. Biri Cizre Barajı. Şırnak'ın aynı adı taşıyan ilçesinin hemen kuzeyinde. Diğeri ise Cizre'nin yaklaşık 50 kilometre kuzeyindeki Ilısu.

Bir Ortaçağ kalesinin bütün özelliklerini taşıyan Hasankeyf'te kuşatma dönemlerinde Dicle'ye ulaşıp su alma olanağı sağlayan gizli geçitler bulunuyordu.

Kale, ulaşılması en güç noktada, Dicle kenarında bir duvar gibi yükselen kayalığın üzerinde doğallıkla. Zikzaklar çizerek Dicle'ye inen, kayaya oyulmuş gizli geçitler, yine zikzaklar çizerek kaleye yükselen, bu arada yedi kapıdan geçen taş döşeli, basamaklı yol... Bir yanı dev bir yarık; eski kervan yolu. Yarığın iki yanı yaklaşık bir kilometre boyunca kaya duvar, duvarlarda mağara evler, gizli geçitler... Bir yanı bu dev yarığa bakan, bir yanında kayaların duvar gibi yükseldiği basamaklı yol boyunca sıralanan mağara-evler, dükkânlar...

Paul Bowles'in Esirgeyen Gökyüzü'ndeki bir tanımını hatırlıyorum. Turist ile gezgini karşılaştırıyor, `aradaki fark aslında bir ölçüde zaman kavramıyla ilgilidir...'' diyor Bowles. Ben ikisinin arasındaydım galiba. Evet, zamanım kısıtlıydı ama bir gezgin gibi kullanıyordum zamanı. Bir turistin tam tamına bir saatte gezip inebileceği kalede bütün bir gün kalmıştım. Her bir mağaraya girdiğimi söyleyemem. Yanımda Hasankeyfli bir rehberim de vardı ama yine de kimilerine ulaşacak yolu, daha doğrusu kaya geçidini keşfedemedim. Kimileri ise kaleye çıkan basamaklı yolun kenarındaydı. Ahşap kapıları sımsıkı kapalı olanlar dükkânlar olmalıydı.

Rehberim Hikmet Ayhan `Diyarbakır'ın nüfusu 4 binken Hasankeyf'inki 10 bindi. Dicle üzerindeki köprünün bir yanı Siirt, bir yanı Mardin'di' diye başladı söze. `Otuz yıl önce hep evdi burası. Ben bu çarşıyı faaliyetteyken görmüşüm. Berber vardı, yemek, eczaneci, dişçi, kırık çıkıkçı... Çok muazzamdı,' diyordu.

`Alışveriş merkezi, yaşam buradaydı. Batman iki evdi o zaman. Şimdi oraya giden mallar buraya geliyordu. Burada yün kumaş dokunuyordu, tezgâhlar vardı. Mağaralarda otururken herkes o kumaşlardan elbiseler giyiyordu...''

Dicle kıyısında gizli geçidin yakınındaki `Yolgeçen Hanı' eski günlerle ilgisi olmayan turistik bir mekân.

Anlatmaya kelimelerin yetmediği bütün bu detaylar, bütün özgünlüğünü 30 yıl öncesine kadar koruyabilmiş bir Ortaçağ kentindeki yaşamı, o baş döndürücü karmaşayı en ince noktasına kadar canlandırmak için hazır bekliyor. Hem de inanılmaz bir doğal dekor içinde...

Kaledeki mağara evler 30 yıldır doğanın yıpratıcı etkisi altında. Kimi yerleri çökmüş, olur olmaz yerlerde delikler açılmış. İstediğinden içeri gir. Kimi odaların duvarında küçük nişler, iki yanda oyuklar; lambalıktı belki de. Bazılarında şömine oyuntusu, kayanın içinden yükselen duman gideri... Kimi duvarlarda sıvalar duruyor, kimilerinde Arap harfleriyle yazılmış yazılar... Keşke okuyabilseydim.

Kale içinde kayaya oyulmuş bir küçük cami, El-Rızk Camii'ne tepeden bakan Küçük Saray, yüzü duvar gibi dümdüz tıraşlanmış kaya kütlesinin kenarından aşağıdaki Dicle'yi gözleyen Büyük Saray, kalenin `paratoner kulesi'' de denilen burcu, bir büyük cami... Bu Ulu Cami'de bir kılıç ve tarihi bir kuran bulunduğundan söz ediyor, `hutbe okunurken, imam minberde olduğu sürece kılıç müezzin tarafından sağ elle tutulurdu. Kılıçla alınan kentlerde bu adetti'' diyor Hikmet Aydın. Bu gelenek 1968-69 yıllarına kadar yani halk kaleden ininceye kadar uygulanmıştı.

Bu uzun gezi içinde yalnızca bir kez mola verdim. Karşı kıyıdaki Zeynel Bey Türbesi'ne, bulutların izniyle arada sırada vuran gün ışığını izledim. Her şey ne kadar dingindi. Bir de o iki çoban köpeğiyle yaşadığım kâbus olmasaydı.

Karşılaştığımızda kalenin ayakta kalan son iki kapısından birinden geçmek üzereydik, sürüye yaklaşan kurt görmüş gibiydiler. Korktuğum gibi üzerimize atlamadılar ama o sakin, huzur ortamının bütün sihri bu iki köpeğin hırçın havlamalarıyla uçup gitti.

Aslında, benim yaşadığım kâbusun, bir süredir Hasankeyf'i saran bir başkasının yanında sözü bile edilmezdi. Kendini 30 yıl önce belli etmişti. Sunay zamanıydı diye hatırlıyorlardı Hasankeyfliler. O zamana kadar ĞRoma Devri'nden beriĞ oturulan mağaralardan aşağıda düzlükte kendileri için yapılan afet konutlarına yerleştirilmişlerdi. Ne kadar da iyi niyetle, aslında. Hem insanlar bu devirde mağara yaşamından kurtulsun, hem de tarihi eserler yıpranmasın diye şüphesiz.

Mağaralar... Aralarında dubleks ya da tripleks Roma Devri villaları bile vardı belki. Su getirilmişti, kanalizasyonu da vardı. Kışın sıcak, korunaklı, yazın serin...

Oysa yeni konutlar... Kâbus işte o taşınmayla ilk kez kendini gösterdi. Çünkü Hasankeyf'in aşağı şehriydi burası ve bütün kalıntılar dozerlerle düzlenip atılmıştı söylediklerine göre.

Her şey çok sonraları fark edildi Yeni konutlar için seçilen yerin yanlışlığı da Hasankeyf'i sular altında bırakması planlanan Ilısu Barajı projesi de... Bu arada artık oturulmayan kalede, eski evler ve mağaralar korumasız kalmış, doğanın etkisiyle yıpranma sürecine girmiştir. Hasankeyf nihayet 1978'de 1. Derece SİT Alanı ilan edilir. Ne yazık devlet bir yandan korumaya aldığı bu kenti, diğer yandan sular altında bırakmanın, kendi kararını çürütmenin yollarını aramaktadır...

Geçtiğimiz Haziran ayında Şanlıurfa'da Başbakanlık GAP İdaresi başkanlığında yapılan GAP Toplantısı'nın sonuç bildirgesinde Hasankeyf için şöyle deniyor:

`Birinci Derece Arkeolojik ve Doğal SİT Alanı olan, bütünselliğini koruyabilmiş tek Ortaçağ kenti örneği Hasankeyf bu özellikleriyle Ortaçağ Anadolu kültür sentezinin başlangıç noktasını (ilk adımlarını) temsil eder. Bu nedenle Hasankef'in olduğu gibi korunması birincil bir hedeftir.'

Bu bildirgeyi imzalayanlar üniversitelerden uzmanlar sadece. Peki ama toplantıya katıldıkları halde ne DSİ'den, ne Enerji Bakanlığı'ndan, ne GAP İdaresi'nden bir yetkili ne de Başbakanlık başdanışmanlarından biri... Neden biri olsun imza atmıyor?

Bunun nedeni ancak şimdi, baraj yapımı için bir İsviçre firmalar grubunun (Sulzer-Hydro ve ABB) başkanlığındaki konsorsiyumun çoktan kurulmuş olduğu, İngiltere, İtalya ve İsveç'ten firmaların yanı sıra Türkiye'den Nurol, Tekfen ve Kiska'nın da buna katıldığı ve İsviçre Merkez Bankası'ndan talep edilen kredinin garantilendiği haberlerinin duyulmasıyla açıklığa kavuşuyor. İnşaatın da yakında başlanacağı söyleniyor. Anadolu Ajansı'nın haberine göre de baraj inşaatı 1999'un Mart ayında başlayacak.

Başta UNESCO olmak üzere pekçok uluslararası kuruluş önemli anıtların tehtid edildiği durumlarda alternatif projelerin geliştirilmesi ve anıtların yerinde korunması yönünde aldıkları ilke kararları ve önerileriyle dünya kamuoyunu sürekli uyarıyor. Türkiye de bu kararlara imza atıyor. Belki baraja onay veren Türk hükümeti, uluslararası sözleşmelere attığımız bu imzaların hepimizi bağladığını bilmiyor!..Geniş yatağının yalnızca bir bölümünden akan Dicle'nin getirip kenarlara yığdığı kumlar, kamyonlara yüklenirken kıyıda, yine bu kumsalda kurulan çardaklar bölge halkının eğlence ve piknik alanı oluyor. Sıcak günlerde çardak altına sığmayanlarsa masalarını Dicle'nin serin sularına taşıyor.Alternatif projeler mi? Anıtların yerinde korunması için baraj kodunun düşürülmesi kabul edilebilir en uygun çözüm gibi gözüküyor. Yeter ki bölgedeki enerji potansiyeline bir bütün olarak bakılsın. Duyarlı çevreler ve uzmanlar baraj kodunu 50 metre düşürerek hem Hasankeyf'i sular altında kalmaktan kurtaracak hem de bölgedeki enerji girdisini kat kat arttıracak alternatif projeler üretiyor, ilgililerin masalarına koyuyorlar.

Artık oturup Ilısu baraj projesini yeniden incelemekten ve -kentlerin içinde bulundukları doğal ve fiziksel ortamın ayrılamaz parçası olduğunu unutmadan- Hasankeyf dışarıda kalacak şekilde yeni bir proje hazırlamaktan başka çare gözükmüyor. Baraj, Hasankeyf'in ufkunda Demokles'in kılıcı gibi hâlâ asılı duruyor.

Alıntı:
arkeo.org
Atlas Dergisi Sayı: 7 Ocak 1999