Gönderen Konu: Pornografi Sineması  (Okunma sayısı 8206 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Pornografi Sineması
« : 19 Ocak 2012, 18:18:45 »
Pornografi
Cinsellik, hem toplumumuzda hem de diğer toplumlarda çok rahat bir şekilde açığa vurulmuş bir kavram değildir. O, her zaman varolmuştur ama, bazı sınırlamaları da her zaman mecbur tutmuştur. Cinselliği doğal doğrultusundan çıkarıp bastırdığınız ya da kısıtladığınız zaman farklı yerlerden akmaya başlar ve bu akışı kontrol altına almak çok zordur.

Toplumda yalnızca, cinsellik hakkında konuşmak değil, aynı zamanda cinselliği açıklayan ve anlatan belirgin tanımların varlığı da yasaklanmıştır. Ama cinsellik bu tip kısıtlamalarla önüne geçilebilecek birşey değildir. Örneğin cinselliğin en sıkı şekilde denetlendiği Osmanlı Harem'ini ele alalım. Küçük yaşlarda hadım edilmiş haremağalarının, haremin labirenti andıran koridorlarında yaşamları pahasına da olsa çeşitli yöntemlerle cariye ya da gözdelerle ilişkiye girmişlerdir. Osmanlı zihniyeti işi kökünden hallettiğini zannederken bir başka tuzağa, hem de en acımasızına düştüğünün farkına bile varamamış ya da görmezden gelmiştir.

Cinselliğin dışa vurulması toplumda kısıtlanınca ve cinsellik toplumda konuşulması "ayıp" ya da "yasak" bir kavram olunca, ilişkilerin çarpıklığı, sevimsizliği yalnızca kapalı kapılar altında kalmaz, kendisini çeşitli yollarla dışa vurma yolunu arar. İşte, pornografinin ortaya çıkmasının asıl nedeni de budur.
John Ellis, pornografinin bazı yasaklanmış simgeleri üretmek ve onları pazarlamak amacıyla geliştiğini söyler. Uzmanlar pornografiyi, gelişmekte olan porno endüstrisinin doğasından itibaren başlayan bir çeşit sunum, bir simge olarak görür. Bazıları da, pornografiyi anlamların yasaklanmış alanı olarak tanımlar.

Pornografinin kesin ve doğru bir tanımını yapmak zordur. Bunu yapmanın en güvenilir yolu, "Erotik Film" in tanımını yapmak ve onun pornografik filmlerle olan farkını açıklamaktır.

Erotik ve Pornografik Film
Erotik film, western ya da gangster filmi gibi değişmez kuralları ve tekrar karşımıza çıkan klişeleri olan bir janr değildir. Erotik film, mesajını iletebilmek için komediden gerilime kadar akla gelebilecek her değişik anlatım biçimini kullanır.

Ama eğer bir tanım yapmak gerekirse şöyle denebilir : Erotik film, maddileştirilmiş göstergenin bilinçdışından gelerek bilince tırmandığı, başka bir deyişle, erotik göstergenin, örtük bir bilinçaltı durumundan, ben buradayım bilinciyle ortaya çıktığı filmdir.

Erotik film çıplaklığın, cinsel ilişkinin, erotik serüven ve sapkınlıkların oluşturduğu bir kompozisyondur. Erotik film, erotiği gerçekten özgür kılacak bir tasarım, ütopya ya da kurtuluş projeleri üretmez; cinsel fantezilerimizi erotik tasarımlar oluşturmaya yönlendirmez, tersine sadece gösterir. Erotik filmlerin görevi mevcut statükoyu korumak değildir. Statükoyu koruma görevini tam olarak yüklenmiş film ise, bu bağlamda "porno"(seks) filmidir.

Pornografik filmler, aslında bir bütün olarak hiç de "erotik" olmayan bir etki yapan ve asıl dertleri, çıplaklık tabusunun yıkılması biçimimde özetlenebilecek çıplak-beden kültürü filmleridir. İlginç bir mistik hava taşıyan bu filmler çoğunlukla, insanı herhangi bir şekilde cinsellik üzerine düşündürebilecek, cinsellik ile ilişkili uzak ya da yakın en küçük ayrıntıyı değerlendirmemize destek verebilecek unsurlara yer vermez.

Pornografik filmlerde, sahte bir felsefi söylem ya da sahte bir tanrıbilimsel söylem, cinselliğin sergilenmesinin bir aracı konumundadır. Erotik filmin tam tersine, pornografik filmlerde cinsellik bir tür çaresizliğin ve umutsuzluğun adı olup çıkmıştır. Bu filmlerde cinsellik, modern insanın boşluğunun, Tanrı'ya olan uzaklığının bir parçasıdır. İnsan, içinde Tanrı'nın olmadığı, ama boşluğunun hissedildiği bir alanda yalnız ve çaresizdir. Bu durumdaki bir insanı, artık cinsellik de kurtaramaz.

Erotik bir film güzel, içten ve dostça olduğu yerde bile, hazzın yaratıcısı değil göstericisidir, gösterilmiş hazdır veya hatta yetersizliklerin, acıların da gösterilmesidir. Fakat, içerdiği felsefi boyutlar ne olursa olsun pornografik filmlerin verdiği mesaj ; filmlerde çıplak bir bedenin, hatta apaçık bir cinsel birleşme sahnesinin gösterilerek, film boyunca inatla, seksin iyice iflah olmaz, çürük, hastamsı bir ilişki olduğunu vurgulamaktır.

Pornografik filmlerde yapay karakterler, yapay bir olay örgüsü ve rasgele seçilmiş mekanlar yer alır. Çünkü bu filmlerde temel amaç, izleyiciye cinselliği ve her tür cinsel ilişkiyi en ince ayrıntısıyla yalnızca sunmaktır. Bir filmde olması gereken diğer anlatım özelliklerinin pek bir önemi yoktur. Fakat erotik film izleyiciye cinselliği, belli bir olay örgüsü içinde, belli karakterler kullanarak ve bir öykü çerçevesinde sunar. Erotik ve pornografik film arasındaki en temel farkın bu olduğu söylenebilir.


Pornografiye Olan Temel Yaklaşımlar
Pornografik filmlerde cinselliğin somut, açık-seçik gösterilmesine karşı toplumsal kesimlerden gelen itirazlar sonucu ortaya çıkan başlıca 3 yaklaşım vardır. Bu yaklaşımların hepsi, pornografiyi farklı birer nesne olarak tanımlar. Bu yaklaşımlar, sunum tiplerini pornografik olarak sınıflandıran tanımlar üretirler ve sunumun sosyal etkisi ile görevi konusunda tartışmalar yaratırlar. Bütün bu yaklaşımlar arasındaki genel toplumsal kabul-görürlük, pornografi endüstrisinin günümüzdeki halini yaratmıştır. Pornografi endüstrisini daha iyi anlamak için, temel yaklaşımları açıklamak gereklidir.

1. Işık Festivali
John Ellis'in Longford Raporu 'ndan esinlendiği isimle Işık Festivali denilen bu yaklaşım, Batı toplumlarındaki kilisenin ve devlet kurumunun tepkisini oluşturan muhafazakar yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre, sinemada cinselliğin gösterilmesi tıpkı sosyal hayatta olduğu gibi önlenmeli ve o, tabuların örttüğü bir alan olarak korunmalıdır. Aksi durumda bu yaklaşım kendisini "aklaki bir çöküntünün" tehdidi altında hissedecektir.

Bu tutucu kanadın yaklaşımına göre, pornografik sunumlar, insanın cinsel pratiğini doğal olmayan biçimde zorlar ve çarpıtırlar. Pornografik sunumların amacı, sadece izleyiciyi vahşete kışkırtmaktır. Bu yüzden pornografi, nerede olursa olsun mümkün olduğunca yasaklanmalı ve kesinlikle çocuklardan uzak tutulmalıdır.

Dinsel söylemin, daha doğrusu din kurumlarının ve burada temellenen ahlaki yaklaşımın, pornografik sunumlara karşı çıkışını bu kurumlaşmanın tarihine bakıp anlamak mümkündür. Ne var ki, dinsel ve ahlaki yaklaşımlar, akla dayalı bir eleştiriye kapalı oldukları için onlarla tartışmanın, onları çürütmeye çalışmanın da bir anlamı yoktur.

2. Feminist Yaklaşım
İkinci yaklaşım, her ne kadar pornografiye bakış açısı farklı olsa da, kendisini muhafazakar yaklaşımla ilişkili bulan Feminist Yaklaşım 'dır. Feminist yaklaşım özellikle dişinin, kadının onur ve haysiyetini korumayı argümanının temeline yerleştirmiş modernist yaklaşımdır. Cinselliğin bir sömürü metasına dönüştürüldüğünü ileri süren bu yaklaşım pornografiyi, toplumsal özelliklerinden yoksun bırakılmış cinsel aktiviteler olarak tanımlar.

Birçok feminist pornografiyi, cinsler arasındaki genel "nefret" in bir ürünü olarak tanımlar. Bu yaklaşıma göre erkekler pornografinin "öznesi" dir ve pornografi onların zevki için üretilir. Kadınlar ise, pornografinin "nesnesi" dir ve birer seks objesi olmak için küçültülmüşlerdir. Toplumdaki cinsellik ve onun sunumları erkekler tarafından pazarlanmaktadır, kadınlar ise onların kurbanlarıdır. Cinsiyetler arasındaki nefreti temel alan bu yaklaşıma göre, her sunum pornografik bir özellik taşır. Çünkü erkek zevki kadını cinsel bir obje olarak görmeyi ister.

Feministlerin pornografiye olan yaklaşımı, kanunlara ve geleneksel ahlaki düşüncelere güvenmez. Çünkü toplumda kabul gören en etkin sunum tipleri, kadınları erkeklerin cinsel aktivitelerinin bir nesnesiymiş gibi sunar. Kadınların cinselliğinin erkek zevki için üretilmiş bir "ürün" olduğunu düşünen feminist yaklaşım, bu yüzden kadınları bu tipte gösteren tanımlara ve sunumlara karşı çıkar.

3. Williams Raporu
Pornografinin sunumuna, her türlü canlandırma ve anlatım biçimine karşı çıkan üçüncü yaklaşım ise, John Ellis'in Williams Raporu diye adlandırdığı liberal yaklaşımdır. Bu yaklaşım, modern Batı kültürünün izin verdiği sunum yollarının sadece ve sadece psikanalitik anlamda kaydırma ve bastırmayı daha da sağlam, daha da dirençli hale getirdiğini söyler.

Bu yaklaşım, "mahrem" ve "namahrem" arasındaki ayrımı çok kesin bir şekilde yapmıştır. Feminist ve muhafazakar yaklaşım bu iki kavramı birlikte algılamakta ve ikisi arasında bir ilişki kurmaktaydı. Oysa bu yaklaşıma göre bu iki kavram birbirinden çok farklıdır, çünkü her ikisi de değişik özgürlük kavramları içermektedir. Yani, Williams Raporu denilen bu yaklaşımın en önemli özelliği, bireylerin genel olarak toplum içinde diğer bireylerle olan ilişkilerine bir limit getirmesi ve böylece onların haklarını koruma altına almasıdır.

Williams Raporu, pornografik filmlerin izleyicileri vahşete yönlendirdiğini düşündüğü için, film sansür kurulunun özellikle çocukları korumak amacıyla bu tarz filmleri, içerdikleri pornografik sunumlara göre gruplamasını sağlamıştır. Böylece British Board of Film Censors filmlere P, PG, XR, X gibi sertifikalar vermiştir.

Bu yaklaşıma göre sinema çok kuvvetli bir araçtır. Öyle ki; yakın çekimler, hızlı kesmeler, inanılmaz makyajlar ve özel efektler ile etkili bir müzik geniş perdede bir araya gelince, ortaya başka hiçbir kitle iletişim aracının yaratamayacağı bir etki çıkmaktadır. Böylece biz izleyiciler, filmlerde gördüğümüz şeylerden hangisinin gerçek hangisinin ise fantazya olduğunu ayırmakta zorluk çekeriz.

Pornografi Kurumu
Muhafazakarlar, feministler ve liberaller kendi pornografi görüşleri doğrultusunda değişik tanımlar yapmışlar ve değişik açılardan pornografiye yaklaşmışlardır. Bu yaklaşımların hepsi de birbirinden farklıydı ve kendi içlerinde çatışmaktadır. Varolan bu üç yaklaşım günümüzde yapılan "yasal müstehcenlik" tanımıyla birleşince ortaya belirli bir endüstri çıkmıştır. Bu endüstri ise Pornografi Kurumu olarak tanımlanır.

İngiltere'de genel kurallar çerçevesinde pornografik olarak tanımlanan kavramlar şunlardır:
• Erkek ve kadınların genital organlarının(göğüsler hariç) gösterilmesi,
• Açık bir şekilde canlandırılan veya gösterilen cinsel ilişki,
• Vahşet ve iğrençlik içeren seks sahneleri.

Genel amaçları, izleyicinin cinsel zevklerini tatmin etmel olan sunumlar da bu sınıflamaya girer. Ama son yıllarda ortaya çıkan ve pin-up denilen(çıplak kadın vücudunun sanatsal fotoğrafı) sunumlar pornografik olarak nitelendirilmez. Çünkü bunlara, artık hemen hergün gazetelerde rastlanılmaktadır.

Pornografide yapılan başka bir sınıflama da, temeli Amerika olan Hard-core ve Soft-core pornografidir. Bu terimler sunum sırasında oluşan, meydana gelen gerçek veya canlandırılmış seks sahnelerini kapsar, özel bir anlamı yoktur. Soft-core pornografi halka açık sinemalarda gösterilen filmler ve bayilerde satılan magazinlerdir. Fakat hard-core pornografi sadece el altından, kaçak olarak pazarlanır. Soft-core pornografide eşcinsel ve lezbiyen ilişkiler bulunurken, vahşey ve iğrençlik içeren sahnelere yer verilmez. Fakat hard-core pornografide hayvanlar ve cisimlerle cinsel ilişkiden tutun da en vahşi, iğrenç, sadist ve mazohist özellikler taşıyan akla gelebilecek her türlü sahneye bolca yer verilir.

Genellikle pornografiye dışarıdan bir şüphe ile bakılır. Pornografi kurumu da kendisini ifade etmek için bu şüphenin çağrıştırdığı şeyleri sömürür. Bu nedenle pornografik magazinlerin kapağında veya filmlerin afişinde her zaman çıplak veya yarı-çıplak bir kadın bulunur. Böylece izleyicide bunların içeriklerinden önce çağrışımları meydana gelir. Buradan da anlaşılır ki, pornografi kurumu kendini asla pornografik olarak tanımlamaz. Bu, ona dışarıdan atfedilen bir terimdir.

Pornografi kurumu, her biri kendine ait farklı pazarlama ve yayılma sürecine sahip uygulamalardan oluşur. Örneğin, sadece soft-core porno film gösteren sinemalar veya her türlü seks materyalini bulabileceğiniz, her türlü porno filmi izleyebileceğiniz "özel kulüpler" bulunmaktadır. Bunun yanında, gelişen video pazarı da bu alana her türlü malzemeyi temin ederken, aylık ortalama tirajları 150.000-250.000 arası olan ve sadece özel dükkanlarda poşet içinde satılan pornografik magazinler de pazara büyük kar sağlarlar.

Fakat burada unutulmaması gereken ve asıl önemli olan şey, tüm bu pornografik uygulamaların ve sunumların içinde yoğun bir "şiddet" öğesinin varolması ve bunun insanları hiç de olumlu etkilemediğidir.


Pornografik Sunumlarda Yer Alan Şiddet
Pornografi ve şiddetin gösterildiği yayınların artması, bugün yaşadığımız toplum içinde giderek çoğalan bir sorunsalı oluşturmaktadır. Pornografi ilk önce, büyük kentlerdeki "saygın" semtlerin dükkanlarını ve eğlence merkezlerini istila etmiş, daha sonra da film ve video sayesinde evlerimize kadar girmiştir.
Pornografi, kitle iletişiminin pazarındaki değişmelerden dolayı önce, sadece "müstehcen" ya da "erotik" olmayı aşarak pornografik bir nitelik almış, sonra da şiddet ile cinselliği birleştiren çok daha kapsamlı bir pornografi türü olan "sado-mazohistik" pornografiye varmıştır.

Ünsal Oskay pornografide varolan şiddet öğesini temel iki kavramla açıklar : sexist bias ve machismo. Cinselcilik(sexism) ve bundan türeyen cinsiyete dayanan taraf tutmayı ifade eden(sexist bias), kültürel ve toplumsal bir olgudur. Machismo kavramı ise, cinsel güçlülüğü erkekliğe ve ergilliği(virility) erkekçe olabilme gururu'nun kaynağı saymayı ve aynı zamanda bir tür narsizmi ifade etmektedir. Ayrıca machismo, kadın cinsini erkek için bir araç saymayı, kadını kullanmayı, kadına erkeğin istediği gibi davranabilmesini ve cinsel birleşmede erkeğin doyum sağlamak için kadına şiddet kullanabilmesi anlayışını ifade eder. Yani denilebilir ki, "machismo" bugün "maçoluk" diye bilinen kavramın ta kendisidir.

Ünsal Oskay, bu nedenlerden ötürü pornografik sunumlarda yer alan erotizmin "eros" tan uzaklaşmış, cinsel birleşmeye yönelmeyen, kırbaçlama, zincire vurup işkence yapma gibi şiddet uygulamasına dayanan bir durum olmasının, günümüzde pornografinin erotik yanının zayıflamış olduğunun bir işareti olduğunu söylemektedir.

Böylece günümüz pornografisindeki şiddet uygulamasıyla, pornografide yer alan aşk ve cinsellik giderek, eros'tan yoksun olan hasta bir cinselliğe(eros karşıtı bir cinselliğe) dönüşmüştür. Bu da bize, insanın en doğal yanı olarak bildiğimiz "aşk ve cinsellik" in bile giderek daha yoğun bir şekilde "kültürel bir yan" haline geldiğini, yani giderek yok olduğunu göstermektedir.

Şiddetin, hem düz hem de pornografik olarak evlerimize, kitapçılara, büfelere, bayilere, video kaset satan yerlere kadar girmiş olması kişisel bir bozukluk sorunu olduğu kadar, aynı zamanda toplumsal bir sorundur.

Pornografi ve bunun yaydığı şiddet sunumunun yaygınlaşmasıyla, günümüzdeki toplumsal yaşam koşullarının çok sıkı bir ilişkisi vardır. Şöyle ki, günümüzde insan toplumsal yaşamda giderek daha pasif duruma düşerken, bu "fantazya" dünyasının içinde yer alan şiddet öğesine ayrılan yer de artmaktadır. Eskiden, K.İ.A. ile sunulan en ufak şiddet öğesine bile karşı çıkan toplum, bugün çizgi filmlerde bile en yoğun şekilde sunulan şiddeti normal karşılar olmuştur.

Pornografide sunulan şiddet bütün şiddet gösterimlerinin içindeki en yoğun ve en etkin gösterim biçimidir. Çünkü, pornografide cinselliğin yerini şiddet almıştır ve satılan(veya tüketilen) şey ortadaki yaşama üslubudur. Yani gerçek, toplum yaşamının değişik yöntemlerle hafifletilmesi ve hissedilmez kılınmasıdır.

Ünsal Oskay'a göre pornografi sunumları, radyo-gazete ve televizyonda verilen haberlerden çok daha etkili bir şekilde, toplumsal sistemden ve onun gündelik hayatın işleyişi içindeki yeniden üretiminden yana bir iletişim türü oluşturur.

Kadının Pornografiden Aldığı Haz
Laura Mulvey Görsel Haz ve Anlatı Sineması isimli makalesinde geleneksel anlatı filmlerince sunulan haz ve hoşnutsuzluğu incelerken, geleneksel filmlere ve onların sağladığı hazza karşı çıkmadan önce kurgu, mekan, anlatı gibi sinemasal kodların ve onların dış yapılarla olan ilişkilerinin kırılmış olması gerektiğini belirtir.

Mulvey'e göre sinemada üç farklı bakış açısı vardır:
1. filme yatkın olayları kaydeden kameranın bakışı,
2. bitmiş filmi izleyen izleyicinin bakışı ve,
3. perdedeki yanılsamada ortaya çıkan karakterlerin birbirlerine bakışı.

Anlatısal filmin uzlaşımları, ilk iki bakışı yalanlar ve onları üçüncüye bağımlı kılar. Bunun amacı, daima araya giren kameranın varlığını tasviye etmek ve izleyicide meydana gelen uzaklaştırıcı farkında olmayı önlemektir.

Mulvey, izleyicinin narsist bir gözetleme(scopophilic) dürtüsüne sahip olduğunu söyler. İzleyici perdede gördüğü figürlerle kendisini özdeşleştirir ve bunları dışarıda varolan "kendisi" imiş gibi algılar. Burada da karşımıza iki kavram çıkar

Röntgencilik ve Fetişizm
Mulvey'in tanımladığı fetişizm, kadınların penise olan ihtiyaçlarını reddeder ve bu yüzden kadının genital organları ile penisi bir fetiş nesnesi olarak göstermekten kaçınır. Fetiş sunum izleyici ve sunulan nesne arasındaki mesafeyi kaldırmaya çalışırken, röntgencilik ise bu mesafeyi korumak için uğraşır. Böylece izleyiciyi sunulana karşı güvenli bir ortamda tutmuş olur. Bu da, sinemada kurgunun, mizansenin ve anlatının gelişmesini sağlar. Fetişizm ise, sürekli olarak bu farkı ve mesafeyi azaltmak için uğraşır.

Mulvey'e göre fetişizm röntgencilikle çelişmektedir. Çünkü, fetişizm hadım etmeyi ve cinsel ayrımcılığı kabul etmez. Oysa ki, röntgencilik cinsel açıdan farklı olmayı onaylayarak, kadını cinsel bir bakış nesnesi olarak görür ve böylece onu cezalandırır.

Kamera kendi bakış açısıyla izleyicinin bakışını asıl gücünden mahrum bırakır. Böylece dişi imgenin fetişistik sunumu yanılsamanın büyüsünü bozmakla tehdit eder ve perdedeki erotik imge doğrudan izleyiciye ulaşır. Burada ise fetişleştirme olgusu devreye girer ve izleyicinin bakışını dondurur. İzleyiciyi sabitleştirerek onun, karşısındaki imgeden uzaklaşmasını önler.

Pornografinin temel yapı taşlarından birisini oluşturan Fetişizm olgusunu ve pornografi ile olan ilişkisi, Freud'un bu konuda yazmış olduğu o ünlü makalesiyle birlikte incelemek gerekir.

Fetişizm ve Pornografi
Freud Fetişizm isimli o ünlü makalesinde, kadınların penis yokluğu çektiklerini ve bu yüzden bu arzularını vücutlarının bir parçasıyla, bir nesneyle ya da diğer duyumlarıyla gidermeye çalıştıklarını ve böylece de kadınların kendi penislerine sahip olma duygusunu yaşadıklarını söyler.

Fetişizmde, fetiş nesne veya onun görüntüsü cinsel bir tahrik sağlar. Freud bu duruma sadece erkeklerde rastladığını belirtir. Fetişizm bir algılama yapısı olarak kadınlarda da bulunabilir. Fakat, Freud'un fetişizm kuramının temelini penisin yokluğu veya varlığı oluşturur.

Penisden yoksun olma, kadınlar için bir dayanak olan Fallus(Phallus) kavramını oluşturur. Freud bu kavramı 50 yıl önce ortaya atmıştır. Kadın, penisi andıran ince ve uzun herşeyi onun yerine koyar ve bu fallus arzusu kadındaki fetişizm duygusunu kuvvetlendirir. Buradaki düşünce şöyle özetlenebilir : "Evet, kadının fallusu yoktur. Ancak, kadın için fetiş nesne olan herşey bir fallustur."

Konuyu daha iyi incelemek için, Shine on the Nose örneğinden söz etmek yerinde olur. Freud'un bir hastası olan genç bir adam, onu cinsel açıdan uyaran yegane şeyin partnerinin "burnundaki parıltı" (shine on the nose) olduğunu söyler. Genç adam "burundaki parıltıyı" fetişistik bir önkoşul derecesine çıkarmıştır. Bu olayın şaşırtıcı açıklaması ise şöyledir: Hasta bir İngiliz evinde doğup büyümüş, daha sonra da Almanya'ya gelmiş ve burada ana dilini neredeyse tamamen unutmuştur. İlk çocukluk yıllarına kadar uzanan fetişin Almanca değil de, İngilizce anlaşılması gerekmektedir. "Burundaki parıltı" İngilizce'de shine on the nose, Almanca'da glanz auf der nose, gerçekte ise glance at the nose yani "burna bakış" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla fetiş olan "burundaki parıltı" değil, "burun" un ta kendisidir ve hasta, o burnu başkalarının algılamadığı bir parlaklıkla donatmıştır.

Freud fetişin, ilk çocuklukta son derece önemli olan ama sonra kaybedilen özel bir penisin yerine konulması olduğunu söyler. Yani fetiş, oğlan çocuğun kadında(annesinde) olduğuna inandığı ve vazgeçmek istemediği penisin yerine konmasıdır.

Dolayısıyla, oğlan çocuk kadında(annesinde) penisin olmadığını algılar, fakat bu gerçeği kabul etmez. Çünkü bir kadın iğdiş edilmişse kendi penisi de tehlike altında demektir.

Çocuğun, annesini gözledikten sonra kadının penisi olduğu inancını aynen koruduğu doğru değildir. Çocuk bu inancı hem korumuş hem de terketmiştir. Evet, onun kafasında kadının herşeye rağmen bir penisi vardır, ama bu penis artık eskisi gibi değildir. Yerini başka birşey almıştır, sanki yerine başka birşey konmuş ve daha önce penise yönelen ilgiyi miras almıştır.

Gerçekte fetişizm illaki bakmayı gerektirmez; koklanan, duyulan veya hissedilen herhangi bir şey de fetiş nesne olabilir. Vücudun bazı kısımları, duyumlar ve nesneler genellikle fetiş nesne olarak tanımlanırlar. Çünkü tüm kültür, onları cinselleştirmiştir.

Fetişizme, benzer bir yaklaşım da Christian Metz'den gelmiştir. Metz The Imaginary Signifier isimli makalesinde, fetişizme sinematik aygıt, yani kamera ile olan ilişkisi açısından yaklaşmıştır.

Metz sinemada bazı yönetmenlerin, kameramanların ve izleyicilerin "teknik bir fetişizm" sergilediğini belirtir. Bu anlamda kamerayı bir prop, yani bir araç olarak tanımlar. Çünkü bu araç, şey'lerin yokluğunu reddeder ve bunu kanıtlamak için de şey'leri yaratır. Örneğin bu araç, penisin yokluğunu kabul etmeyerek onu, arzulanan ve sevilen bir nesne olarak tekrar yaratır.

Metz'e göre, sinemada teknik malzeme ne anlama geliyorsa, fetişizmde arzulanan vücut da o anlama gelir. Fetiş, sinemada teknik performansdır. Sinema fetişisti tekniğin gücü ve kapasitesi ile kendinden geçer, büyülenir. Filmi izlerken her saniye düşünür ve bundan da sinematik bir haz duyar. Fetiş, tüm vücudu arzulanan bir nesne olarak sunar. Bu bağlamda, sinema fetişisti için teknik ve malzeme de "sinema aşkı" nı sunmanın özel bir yoludur.

Sinemada fetişizm, iyi ve güzel olan nesne ile ilişkilidir. Fetişin görevi o nesnenin iyiliğini yeniden kurmaktır. Sinemada fetiş fiziksel bir durumdadır, yani fetiş her zaman bir materyaldir.

Metz'e göre, eğer çocuk hala annesinin bir penisi olduğunu zannediyorsa o zaman fetişe ihtiyacı yoktur. Ama, çocuk artı annesinin bir penisi olmadığını çok iyi biliyorsa o zaman bir fetişe ihtiyacı vardır. Başka bir deyişle fetiş sadece bir red, bir inkar değerine değil, aynı zamanda bir bilgi değerine de sahiptir.

Laura Mulvey'in bahsettiği fetiş formların sunumu, bize bugünkü pornografiyi hatırlatır. Çünkü fetişizmin bazı yapıları günümüz pornografisinde de yer almaktadır.

Pornografik filmlerde ve fotoğraflarda kadının cinsel organına ait benzetmeler ve sunumların yanında, bir de lezbiyen davranışlar yer alır. Bunlardan en çok rastlanılanı "kadınların yaptığı mastürbasyon" dur. Feministler, bu mastürbasyonun sunuluşunu pornografiyi kuvvetlendirdiği için eleştirirler. Fakat konu "lezbiyenlik" olunca hiçbirşey söylemezler, çekimser kalırlar. Oysa ki, bu tarz pornografik sahnelere halka açık sinemalarda ve her yerde satılan pornografik magazinlerde çok kolay rastlanılmaktadır.

Bu sunumlarda yer alan fetiş nesneler, bir fallus halini almış kadının temiz ve sade vücudu değildir artık. Onlar kadının cinsel zevkidir. Yine de, kadın cinsel zevk sırasında bir fallusa sahiptir. Fakat kadın orgazm sırasında fallusu olmadığını inkar eder. Kadınları sunuluşu pornografik olarak tanımlandığı için, toplumda bu tür konulardan söz edilemez.

Orgazm sırasında kadın artık bir fallus değildir, o artık fallusa sahiptir. Pornografi sektöründe üretilen filmler izleyici üzerinde bir etki sağlamak için, sürekli olarak kadınların cinsel haz duyduğu sahneleri tekrarlarlar. Erkeklerin cinsel haz duyduğu sahneler ise ilgi çekmez, çünkü izleyicilerin çoğu erkek olduğu için bu sahneler onlara sıkıcı ve ayrıca yapay gelir. Filmler ve fotoğraflar gibi bütün pornografik sunumlar, kadınların orgazm olduğu sahneler etrafında döner.

Kadının duyduğu cinsel haz, bir fetiş olarak cinsellik içeren sunumları sağlamak amacıyla erkek izleyicilere pazarlanmıştır. Bu nedenle kadının aldığı cinsel haz, bu hayalet uzantı yani "olmayan penisin varlığı" yüzünden günümüzdeki pornografik sunumlar içinde en etkili fetiş haline gelmiştir.

Toplumda, kadınların aldığı cinsel hazzın erkeklere bağlı olduğuna dair bir önyargı vardır. Bu da, kadının aldığı cinsel hazzın sorgulanmasını sağlar: Kadın kendi fallusunu orgazmda bulur ve o orgazm kadına erkek tarafından verilir. Erkeğin fallusu, kadının cinsel zevk alması için gereken ve daima kabul edilen bir koşuldur.

Pornografik sunumlarda yer alan fallus kadınlara, izleyiciler arasındaki erkekler tarafından temin edilir. Yani bu fallus, kadınların orgazm olmasını sağlayan ve ona erkek tarafından verilen bir armağandır.

Tüm bu anlatılanlardan sonra ortaya "Kadının cinsel hazzı nedir ?" gibi bir soru çıkar. Bu sorunun cevabı pornografik sunumlar içinde yer almaz. Bugünkü pornografik filmler bu sorunun cevabının çıplaklığın ve hazzın doğasında yattığına inanır.

Pornografik filmlerde dikkat ve ilgi her zaman kadınlara ve onların cinselliğine çekilir. Erkek izleyicinin cinselliği her zaman bir koruma altındadır. Erkeklerin cinsel zevki yeterince incelenmiş varsayılır, bu da erkek izleyicinin güvenliğini sağlar.

Tüm bunlar bize özellikle sinemada, cinselliğin pornografik sunumunda bir kararsızlığın olduğuna işaret eder. Burada önemli olan, sinemanın pornografik cinselliğin sunuluşu ve kadınlar(hatta erkekler) için önerdiği olanakları göstermek için izlediği yoldur.

Bir Sonuç Niyetine
Burada anlatılan genel yaklaşım, pornografiyi çeşitli estetik açılardan oluşan bir sunumlar arenası olarak tanımlamaya çalışmıştır. Bu arenanın sınırları ahlak, cinsellik, sunum ve bunun gibi pornografik sayılabilecek kavramlarla sınırlandırılmıştır. Eğer bu pornografik arenayı, sunumlar üzerindeki estetik bir alan olarak kabul edersek, kanunları da bu alan için sağlanan koşullar olarak nitelendirebiliriz.

Buradaki yaklaşımlar, genel bir kanı tarafından "pornografi" diye nitelenen ve toplum tarafından da kabul görmeyen sunumları temel almıştır. Burada bahsedilen türde sunumların üretilmesi ayrı bir endüstrinin işidir. Her ne kadar fark edilmemiş olsa da, pornografik sunumlarda estetik bir çaba ve bir tat vardır. Eğer bizim pornografiye olan yaklaşımımız "Evet, pornografi diye bir şey var, ama ben onu görmemezlikten gelmeyi tercih ederim." şeklinde olursa, bu estetik tattan yoksun kalmış oluruz.
Malesef pornografi ve sunumları, sanki istenmeyen bir "üvey" evlatmış gibi toplumdan dışlanmıştır. Toplumda, değil pornografik sunumları görmek, onlar hakkında konuşmak bile yasaklanmıştır. Bu yöntem toplum tarafından kabul görmüş, ama yanlış bir yoldur. Doğru ve aynı zamanda zor olan, pornografiye de diğer türler gibi önyargısız yaklaşabilmek, ondaki estetik hazzı tadabilmektir.

Şu asla unutulmamalıdır ki, pornografi bize uzaydan gelmiş yaratıklar tarafından miras bırakılmamıştır. O, insanların en doğal ve en güzel yanlarından biri olan "cinsellik ve sevgi" nin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Biz ne kadar pornografiyi görmemezlikten gelmeyi ve onu yasaklamayı sürdürsek de, çok iyi biliyoruz ki, pornografiyi oluşturan temel öğeyi hiçbir zaman yok sayamayacağız. İnsanlar yaşadıkça varolacak bu öğe, bize Tanrı tarafından bahşedilen ve insanlık için en önemli özellik sayılan "yaşam" ın devam etmesini sağlayan "üreme" dir.

Şu çok iyi bilinmelidir ki; cinselliğin dışavurulması bir toplumda kısıtlanırsa veya yasaklanırsa, o toplumdaki ilişkilerin çarpıklığı ve sevimsizliği yalnızca kapalı kapılar ardında kalmaz, başta sinema olmak üzere tüm sanat dallarına da bulaşır.



S. Serhat SERTER
ssserter@anadolu.edu.tr


KAYNAKÇA
1)- Ellis, John. "On Pornography" , The Sexual Subject: A Screen Reader in Sexuality. London: Routledge, 1992
2)- Evren, Burçak. "Bir Bilete İki Porno" , Radikal . 9 Haziran, 1997
3)- Freud, Sigmund. Cinsellik Üzerine . Ankara: Öteki Yayınları, 1997
4)- Metz, Christian. "The Imaginary Signifier" , Screen . 16, 2, Summer 1975
5)- Mulvey, Laura. "Görsel Haz ve Anlatı Sineması" , 25. Kare . 3, Ocak-Şubat, 1993
6)- Oskay, Ünsal. Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri . Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1982
7)- Roloff, Bernhard ve Georg Seeblen. Erotik Sinema . İstanbul: Alan Yayıncılık, 1996
8)- Özön Nijat: 100 Soruda Sinema Sanatı, İstanbul, Gerçek Yayınevi, Nisan 1984, s: 132

Kaynak: kameraarkasi.org
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Pornografi Sineması
« Yanıtla #1 : 19 Ocak 2012, 18:28:03 »



Seks Filmlerinin Unutulmaz Yıldızı Behçet Nacar Konuştu...
"Yattıklarımızla Kardeş Gibiydik"


1960'larda doğanlar ergenliklerini onun filmleriyle yaşadılar. Bir dönemin efsane ismi Behçet Nacar, erotik filmlerin kamera arkasını anlattı

Beyoğlu'nun arka sokaklarında eski bir binanın giriş katı…
Işıksız küçük bir daire…
Duvarlarda, filmlere, dizilere kiralanmak üzere yığılmış asker, polis kostümleri, aksesuarlar, afiş dolapları, raflarda tozlu film bobinleri…
Salonun köşesinde eski bürokrat makamlarını anımsatan geniş bir masa…
Masanın üzerinde sayfaları sararmış, kenarları kıvrılmış, eski püskü bir kâr-zarar defteri…
Defterin başında, gözlüğünü burnunun üzerine devirmiş, sarı kağıtlara rakamlar karalayan 70'lik bir yorgun adam:
Behçet Nacar…
Ya da bizim onu hatırladığımız adıyla 'Parçala Behçet…!'

Türk tipi erotizm
Başını kaldırdığında, ilk gençliğimizin hafızasına yerleşen simasının iyi bir makyajla ihtiyarlatıldığını düşündürüyor.
Ama sadece sima değil eski perdelerden kalan adamın farklılığı:
O vuran, kıran, ufalayan; dövdü mü yaman döven, sevdi mi parçalayarak seven adamdan eser yok.
Torun tosuna karışmış, hesap defterleri arasına gömülmüş, biraz bezgin, ama müşfik bir dede görüntüsü…
İnsan onun bir dönem 'Türk tipi erotizm'in en popüler kahramanı olduğuna ve bir kuşağın ergenliğine damgasını vurduğuna inanamıyor.



Porno salgını
'70'lerin ikinci yarısıydı.
Sokaklar içler acısıydı.
Kadınlar sinemalardan çekilmiş, eski aile salonlarının koltuklarına ekşimtrak bir rutubet kokusu sinmişti.
Daha önce benzeri görülmedik sahneler vardı '3 Film Birden'in perdelerinde…
İşin ilginci daha sonra da benzeri görülmeyecekti.
Sadece o kuşağın gençlerine musallat olacak bir hastalıktı sanki…
Projektörün ışığının düştüğü yerdeki kadınlar, Arzu Okay'lar, Zerrin Doğan'lar, Figen Han'lar, Dilber Ay'lar, Zerrin Egeliler'ler, Feri Cansel'ler, Melek Görgün'ler, Mine Mutlu'lar, hiç olmadıkları kadar çıplak ve arzuluydular.
Erkekler iki çeşitti:
Aydemir Akbaş gibiler komikti. Soyundular mı kemikleri sayılırdı, ama nedense kadınlar onlara bayılırdı. Öttür Kuşu Ömer ya da Hababam Git Gel türünden adlar taşıyan filmlerde bütün zavallılıklarına rağmen, salonu dolduran benzerlerine cesaret veren bir sefil cazibeyle o kadından, bu kadına koşarlardı. Seyreden erkeklerde "Bunların peşinde bu kadar kadın varsa, ben alâsını ayıklarım" duygusu yaratırlardı.
Mete İnselel de, Bülent Kayabaş da öyleydi mesela… Güldürerek severlerdi. Sonraları bu role Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman, Sermet Serdengeçti gibi 'komikler' de soyunacaktı.

Sert erkekler
Bir de 'sert erkek'ler vardı:
Kazım Kartal, Tamer Yiğit, Kuzey Vargın gibi…
Bunlar bıyıklı, asık suratlı, kavgacı adamlardı. Öyle sululuk sevmezlerdi. Aslen dövüşür, ama yeri geldi mi de sevişirlerdi.
İşte onların kralı, Behçet Nacar'dı…
'70'lerde perdelerde tam bir 'Behçet hastalığı' vardı.
1975'te Parçala Behçet filmiyle başrol oyuncusu olmuş ve 5 yıl boyunca perdede eline ne geçirirse parçalamış atmıştı.
O kadar ki, onun filmi oynadı mı, ekşi kokulu salonlar dolup taşar çıkışta yüzlerce erkek beyninde bir Behçet imgesiyle sokaklara koşardı.
Evde ezilmiş, okulda sinmiş bir kuşağa sevişmeyi de dövüşmeyi de onlar öğretmişti.
Gençlerine kadını, erkeği, vücudun sırlarını öğretemeyen, arkadaşlığa cevaz vermeyen, cinselliği lanetleyen bir eğitim sisteminin ürünüydüler; geçimlerini de o sistemden sağladılar.
Bir kuşak, kadını, erkeği, sevişmeyi, seksi öyle bir şey sandı; yanıldı.
'Parçalanmış', sakatlanmış bir erkekler ordusu, arkalarında ekşimtrak kokulu salonlar bırakarak ve kafalarında "Tokmakla Beni" diye inleyen kadınlar taşıyarak sokaklara dökülürken, onlar sessiz sedasız ortadan kayboldular.
Kimi unutuldu gitti, kimi sinema, tiyatro kariyerine –geçmişinde hiç bunlar yokmuş gibi- devam etti.
Ama ne zaman sahneye, perdeye çıksalar, o ordunun erkekleri, onları hep beyaz donlarıyla anımsayacaktı.

Neydi o günler?
'60'ların başlarında doğmuşları '70'lerde perdelerde büyüten adama, 2000'lerde "Pişmanmısın"ı sormak istedim.
Nasıl girmişti bu âleme; kaç film çekmiş, çekerken neler hissetmişti? Zengin olmuş muydu? Aile kurmuş muydu? Huzur bulmuş muydu?
Parçala Behçet, Scognamillo-Demirhan imzalı Erotik Türk Sineması (Kabalcı, 2000) kitabının sayfalarını çevirirken, bir kuşağın hayata bakışını belirleyen filmlerinden, sıradan bir 'ilik açma, düğme dikme' faaliyetiymiş gibi söz ederek, samimiyetle yanıtladı sorularımı…
Beyoğlu Rüya sinemasının önünde gezinirken, bir dönem her seans 'ful çaktığı' 800 kişilik salonların yeni müşterileri bu 1.90'lık ihtiyarı kayıtsız gözlerle süzdüler. Pornonun internete taşınıp tek başına izlendiği çağda artık sadece bayramdan bayrama dolan sinemanın gişesinde yaşlı adamla "Neydi o günler" muhabbeti yaptılar.
Bir ara ben de parçalanmış ergenliğimi hafızamdan boşaltıp katıldım sohbete:
"Sahi, neydi o günler?"



Avantür Behçet

"Cüneyt Arkın'ın çok dayağını yedim"
Nasıl başladınız sinemaya?
İstanbul'da Sultanahmet'te doğdum. Sanat okulu mezunuyum. Esas mesleğim dökümcülük… Bir ara şoförlük yaptım. Sonra 1964'te sinemaya bir figüran arkadaşımın davetiyle figüranlıktan başladım. Günlük işlere giderdik. Kalabalık sahnelerde kalabalığı temsil ederdik yani…

Sonra nasıl tırmandınız?
Figüranken yardımcı kavgacılığa başladık. İyi bir kavgacı olduk. O zaman figürana 10 lira yevmiye veriyorlardı. Sonra 25, 50, 100 liraya atladık. Dayak yiyenleri oynuyorduk. Bir yumruk yiyip devriliyorduk. İş çoktu. Günde 2-3 işe gittiğimiz oluyordu.

Zor muydu kavga rolleri?
Zordur kavga rolü yapmak. Dayak yiyeceksin, kendini yerden yere atacaksın, yumruğu yedin mi merdivenlerden yuvarlanacaksın; kolay değil yani. Herkes yapamıyordu. Ama ben çabuk alıştım. Hiç sıkıntı çekmedim. O zamanlar 30 yaşındaydım ve iriydim. Boyum 1.90'dı ve 100 kiloya yakındım.

Nasıl kavga taklidi yapardınız?
Dublajda elimizi şaklatıyorduk, yumruk niyetine… veya sopayla vuruyorduk. Bir ara her yumruğun karşısına Amerikan filmlerinden alınmış yumruk sesleri döşedik. Efektler güm güm öterdi. Hatta seyirci, öyle ezberlemişti ki, bana ağızlarıyla o sesleri yaparlardı. Tekme için ayrı, surata yumruk için ayrı ses koyardık.

Rol gerçek oluyor muydu bazen?
Tabii… Mesela Kuzey Vargın'ın bir kavga sahnesinde kazara kaşım yarıldı. Cüneyt Arkın'ın da çok dayağını yedim.Malkoçoğlu'nda göğsüme attığı bir tekmeden sonra perende atarken bayıldım. Allah'tan kendisi doktordu da kurtardı beni… Yine de hoşuma gidiyordu. Eğlenceliydi. Hep jönün karşısında kötü adamı oynuyordum. Arada sevişme sahneleri de çekiyordum. Şoförlüğü hepten bıraktım. Ekmeğimi buradan kazanıyordum artık.

Parçala Behçet
"Batırdık bıçağı, gösterdik kanı"
Erotik film salgını nasıl başladı?
Televizyon sinemayı öldürmeye başlamıştı. Erotik ecnebi filmler ilgi görünce, sinemalar da iş yapmayınca patladı bu iş… Bu tür film yapmayan büyük artistler bir kenara itildi. Çünkü bir sinemaya erotik film geldiğinde karşısına en iyi film de konsa, o filmi altına yatırıyordu. Ve o zaman sevişme sahnesi çekmeyen adam kalmadı. Bakma, şimdi hepsi kenara çekildi; ortada sadece birkaç kişinin ismi dolaşıyor ama bak bakalım afişlere hangisi çekmedi ki..?Ali Poyrazoğlu da, Hadi Çaman da, Aydemir Akbaş da erotik film çekti, sevişti. Hepsi yatağa girdi çıktı... ama o yatakta biraz daha abartılı sevişiyormuş, o biraz daha abartısız sevişiyor, var mı bir fark? Yok.

Siz ne zaman 'dayak atan' rolüne terfi ettiniz?
1972 senesinde Parçala Behçet'le ilk başrolü yaptım. Avantür erotik bir filmdi. Daha önceki avantür filmlerde de bazı sevişme sahnelerinde oynuyorduk. Stüdyoya gittiğimde çocuklar "Yırt, parçala" diye takılırlardı. "Parçala" aşağı, "Parçala" yukarı… Sonunda böyle bir film yapalım dedik. Çok hazırlandık.

Ne yaptınız?
Hususi elbiseler diktirdik. Hiçbir jönün yapmayacağı kavga sahneleri koyduk. Mesela hiçbir jön, bir satırı alıp da karşıdaki adamın suratına patlatmaz. Öldürse bile gayet kibar öldürür. Biz yeri geldi sopayla adamın kafasını kırdık. Ne bileyim bıçağı tekrar tekrar batırıp seyirciye, iyice kan gösterdik falan… Film tuttu.

Kaç para kazandınız Parçala'dan?
Biz o zaman Parçala Behçet'i satmadık. İşletme olarak verdik ama ben sonradan ayrıldım. Negatifleri onlarda kaldı. Film de sansüre takıldı. Ama sonra çok tuttu. Parçala Behçet'i 6 ay oynatan sinema vardır. Konya'daki galasına gittim yan yana iki sinemada toplam 7.000 kişi izledi.

Sonra?
Ondan sonra Behçet serisi devam etti: Helal Sana Behçet, Namın Yürüsün Behçet, Tipsiz… böyle Behçet'li 15-20 film olmuştur. Sonra hayvan isimlerine başladık: yok Akrep'miş, yok Çakal'mış… Ondan sonra Almanya'ya kaset davası çıkınca Müslüm Gürses'le 4-5 film yaptım.

Behçet'ler, hep seks filmleriydi.
Tamam içinde seks vardı, ama avantür filmlerdi. Daha doğrusu ayrıyetten o film için erotik sahneler çekiyorduk. İsteyen sinema onu koyuyordu, istemeyen koymuyordu. Afişlere de yabancı seks takvimlerinden kestiğimiz kızların resimlerini yapıştırıyorduk.

Kadın oyuncuları nasıl buluyordunuz?
Figüranlar bizim filmlere gelen kızlardı. Eli ayağı düzgün, birşeyler yapmaya çalışan bir insan olduğu zaman "Gel" diyorduk, iyi oynarsa bir dahaki sefer "Al bunu sen oyna" diyorduk, oynatıyorduk.

Hani filmlerdeki gibi, evinden kaçıp artist olmak isteyen kızlar mı?
Katiyen öyle bir şey yok; gelip gidenler hep belli başlı insanlar. Mesela ben hep Nuray'la Emel Özden'le filmler yaptım. Hep tanıdık yani.

Siz gidip izler miydiniz kendinizi sinemada?
İlk zamanlar giderdim. Nasıl bir etki yaptığını görmek için… Seyirci çok iyiydi. Salonlar ağzına kadar dolardı. Alkışlarlardı. Çok severdi seyirci beni... Parçala aşağı, Parçala yukarı… Kimseden küfür falan yemedim. Hepsi sarılıyor, öpüyordu. Anadolu'ya çok giderdik film çekmeye, her yerde yakınlık gördük. O da bir cesaret verdi yani.



Helal sana Behçet
"Külotlar çıktı, iş yozlaştı"
Sevişme sahnelerini yadırgamadınız mı başta...?
Valla yadırgamıyorsun hepsiyle arkadaş oluyorsun zaten. Yadırgayacak bir şey yok. Zaten benim filmlerimde aşağı yukarı hep aynı insanlar başrol oynar. İsimli stara lüzum yoktu. Bütçe de kısıtlıydı, zaten sırf Behçet ismi satıyordu. Sattığı için ben figüranla bile başrol çektim.

Sevişme sahnesi çekerken kendinizi role kaptırdığınız olmaz mıydı?
Herkesin merak ettiği şey… Ama şimdi bir seti düşünün, bir kameraman var, bunun bir asistanı var, 3 tane setçi var, 3 tane ışıkçı var, bir rejisör var, bir reji asistanı var, bir kostümcü var. Yani nerden baksan 15 kişi var etrafında, 2 de misafir olur. 20 kişinin arasında yatağa gireceksin. Ama alışmıştık biz artık. Oyun gibi gelirdi. Zaten filmlerde oynayanlarla kardeş gibiydik. Hiç öyle bir art niyetle bakmadık. Kimse kimseye zorla bir şey yaptırmazdı.

Kadın oyuncu için daha zor değil mi?
Kadınlar da alışmıştı. Zaten sana alışmış kadınlar gelirdi. Alışmışlardı. Hiç tanımadığı insanla başka, arkadaş gibi insanla yatağa girmesi başka…

Kadınlara da nasıl sevişeceklerini anlatır mıydınız?
Yok, zaten belli kadınlar çalıştığından, sevişmenin anlatılacak yanı yok. Rejisör bile anlatmazdı, o kadar alışmışlardı yani. Kamera zaviyesini iki sefer değiştirirdi. Kadın kalabalık istemezse, -ışıklar zaten sabittir-, ışıkçılardan biri kalır, diğerleri dışarı çıkardı.

Set dışında aranız nasıldı? Hiç gönül ilişkisi olur muydu?
Yok hiç olmadı, ben evliydim o zaman .

Eşiniz ne diyordu bu işe?
Eşim karışmazdı Allah rahmet eylesin… '56'dan beri evliydik. O da biliyordu buradan ekmeğimizi kazandığımızı...

Filmleri seyreder miydi?
Yok hiç seyretmezdi. Mahallede dedikodu falan olunca "Kocam bilir işini" der çıkardı, hiç karışmazdı.

Peki sansür de var bir taraftan, nelere dikkat ederdiniz sevişme sahnelerinde?
Valla şimdi bu sevişme sahnelerinde malûm, kadının göğsünün görünmesi bile yasaktı. Eh o zaman ne yapıyordu, filmden o sahneler ayıklanıp sansüre gidiyordu. Sonra gösterim sırasında ekleniyordu. Buna da 'parça' deniyordu. Bunu da bilmeyen yoktu. Sansür de biliyordu.

Ona rağmen takılanlar oluyordu.
Tabii ama açıklıktan falan takılmıyordu. Bir bahane buluyorlardı. Mesela final sahnesinde polis gelsin suçluyu yakalasın istiyorlardı. O yüzden bizdeki filmlerin çoğunun sonunda polis gelir.

Genelde öyle çok güzel vücutlu kadınlar değillerdi. Özellikle mi öyle seçilirdi, yoksa mecburiyetten mi?
O zaman sevişen kadınlar belliydi: Her kadın sevişmiyordu yani. Sonra isimli kadın olmazsa, dünyanın en güzel kadınını da çıplak oynatsanız seyirci tatmin olmuyor. Belli isimleri arıyor yani... Zerrin Doğan, Zerrin Egeliler gibiler, isim yapmıştı. Bu işe kendini adamıştı. Arzu Okay çok çevirmedi. Zor iş: Farzet ki, 20 kişinin içine çıplak gideceksin. Yabancı birini getirsen çekingen davranır, zorluk çekersin. Ama bu işin içinde olan, daha rahat oluyor.

Settekiler nasıl izlerdi çekimi?
İçerisi gürültü, patırdı, sigara dumanı bilmem ne… Eh orda sen yatakta film çekerken burada konuşurlar yani. Artık o kadar alışmış ki, kimseye enteresan gelmiyor.

Tamamen soyunmazdınız pek?
Son zamanda, 1-2 filmde oldu. Ondan önce kadın da, erkek de hiçbir zaman külotunu çıkartmazdı. Kadınların hepsinin üstünde külotu vardı yani… Bacağının arasına girer, külotu saklardık. O kızların hiçbiri porno çevirmedi. Bazen külotlarını da çıkarttılar, ama o işe hiç girmediler.

Sonra ne zaman çıktı külotlar?
Erkekler hiç çıkartmadı.. Kadının yan tarafı gözüktüğü için, o külotu çıkartıyor, bacağıyla erkeğin külotunu kamufle ediyordu. Böylece erkek de çıplak gibi görünüyordu.

Erkekler niye tam soyunmazdı?
Erkeği kim soyacak? Tamer Yiğit'i soyabilir misin? Beni soyabilir misin? Milyon versen, milyar versen soyabilir misin?

Ama soyunacak adam bulunurdu?
Sonradan cılkı çıktı. Sonra figürasyondan gelen sokaktaki adam soyundu, onları bile başrol oyuncusu yaptılar.

Yani külot çıkınca mı dejenerasyon başladı?
Tabii ondan sonra yarış başladı. İşletmeci de para hırsına doymadı. Ne kadar açılıyorsa o kadar iş yapıyordu. Bu Dilber Ay'la, Zerrin Egeliler'le yapılan filmlerdeki adamlar, sokaktan alınan insanlardır çoğu yani.

Nerde çekiliyordu filmler?
Platolar vardı eskiden ama çok berbat yerlerdi. Soğuktu. Gerçi yataktaydık ama üstünü örtmüyorsun ki… Işıklarla, spotlar ısıtırdık.

Sorması ayıp, gerçekten uyarmayı nasıl engellerdiniz? İlaç mı alırdınız?
Hiç öyle bir şey olmazdı.

Ama sonuçta bir kadınla yataktasınız...?
Ne olursa olsun… 22 kişinin arasında ayağa kalkıp, yataktan çıktığın zaman ne olacak, rezil olursun di mi?

Yatakta da sert bir adamdınız. Hakikaten kadınları hırpalar mıydınız?
Yok yok, ne diyorum ismim öyleydi yani… Yoksa tonla kadın olacak da birinden çıkıp birine gireceksin, yok öyle bir şey yani...

Peki özel hayatınızı hiç etkilemez miydi? Kavga , dövüş, seks… bunların içinden çıkıp eve giderdiniz.
Ben normal hayatta asla kavga etmem. Set çıkışı normal eve giderdim. Televizyon seyredip 9 gibi yatardım.



Mağrur Behçet
"Pişman değilim"
İzleyicilerinizin çoğu ergenlik çağında gençlerdi. Sizce Parçala Behçet onlarda nasıl bir iz bırakmıştır?
Valla Anadolu'ya gittiğimizde, herkes "Sizin sayenizde, bir şeyler öğrendik" diyor. Anadolulu fazla kadın görmüyordu, kadınlarla belli bir kural dahilinde yatıp kalkıyordu, göre göre öğrendiler herhalde.

Perdedeki kadınlar çok istekliydi, ama seyreden erkekler sokağa çıktığında hiç öyle kadınlar görmüyordu. O da bir hayal kırıklığı ya da saldırganlık yaratıyordu. Hiç bunu düşünüp pişmanlık duydunuz mu...?
Yok hiç...

Çok para kazandınız mı seks filmlerinden?
Allah bin bereket versin, şimdiki her şeyimi sinemaya borçluyum. Çok ekmek yedik, hâlâ da yemeye devam ediyoruz. Benim aşağı yukarı 100 tane negatifim vardır. Bunlar oynadıkça para alıyordum bu seneye kadar. Bu sene bütün filmlerin mülkiyetini sattım. Allah'ıma bin şükür yazlığım da var, kışlığım da… Oğlum çalışmıyor, ona bakabiliyorum, kızıma da bakabiliyorum,

Sizce bu filmlerin yararı mı oldu, zararı mı?
Valla erotik filmlerin sinemaya hiçbir kötülüğü olmadı. İnsanları bunalıma sokacak bir zararı dokunmadı. Sinemayı batıran Amerikan filmleri…
Onlar gelince maliyetler arttı, filmler iş yapmamaya başladı. TV'de diziler çoğaldı. Sinemalar kapandı, çoğu yıkıldı han oldu. Şimdi televizyondaki filmler bile bizim filmlerden kötü… O zaman "Sinemayı, erotik filmler öldürdü" dediler, oysa sinema çoktan ölmüştü. Bizim sayemizde sektöre hiç olmazsa para giriyor, insanların karnı doyuyordu.

Ne zaman bitti porno furyası?
1980'e kadar vardı işler. Sonra Almanya işi çıktı. Almanya'ya yönelik şarkıcı-türkücü filmleri yapılmaya başlandı.

can.dundar@e-kolay.net
Kaynak: kameraarkasi.org
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Pornografi Sineması
« Yanıtla #2 : 19 Ocak 2012, 18:29:28 »
Erotik Filmlerden Zevk Aldım
Türk sinemasına damgasını vuran yönetmenlerden Aram Gülyüz, 1970'lerde çektiği erotik filmlerden büyük keyif aldığını söylüyor. Gülyüz erotik filmlerin senaryolarının da gerçek hikayelerden alındığını anlatıyor.

Aram Gülyüz'ü daha çok "Tatlı Kaçıklar" dizisinin yönetmeni olarak tanıyoruz. Ancak o aynı zamanda bir döneme damgasını vuran erotik filmlerin yönetmenlerinden. 45 yıl boyunca yaklaşık 139 tane film yönetmiş. Son 20 yıldır da televizyon dizilerine ağırlık vermiş durumda. Sinema yapmanın çok zor ama daha tatmin edici olduğunu söylüyor. Reyting ölçen aleti çok merak ediyor. "Yıllardır bu işin içindeyim, evinde bu aletten bulunduran kimseye rastlamadım, benim ekmeğimle oynayan bu aleti görmek istiyorum" diyor. Çünkü reyting almadığı gerekçesiyle çektiği dizi özel kanallardan bir tanesinden daha dün kaldırılmış. Gülyüz, 6 yıl Londra'da yaşadıktan sonra Kore'de 18 ay askerlik yaparken tanıştığı Halit Refiğ'in aklını çelmesiyle sinemaya bulaşmış. "Aslında ben oyuncu olmak istiyordum. Ama kaderde yönetmenlik varmış" diyor. Türkiye'nin ilk balerinlerinden biri olan eşi Gönül Gülyüz ile tanışmaları da film setinde olmuş. Türkan Şoray'ın başrolde oynadığı bir filmdeki dans sahnesi için o zaman konservatuarda öğretmen olan Gönül Hanım'dan yardım alınmış. Bu vesile ile tanışmış ve bir yıl sonra da çıkmaya başlamışlar. Aram Gülyüz ile 45 yıllık sinema hayatını ve hayallerini konuştuk...

* Yeni sinema filmi projesi var mı?
'Kınalı Ah Kınalı' isminde bir film projemiz var iki yıldır. İnşallah bu yaz çekimleri yapacağız. Adada her milletten insan var. Bu ailelerden birinin Amerika'ya gidip sonra buraya dönüşünü ve Kınalıada'da yaşadıklarını esprili bir dille anlatıyor. Bu iş beni çok heyecanlandırıyor. Sponsor bulup başlarsak ilk işim gibi heyecanla çalışacağım.

* 1960'tan beri yönetmenlik yapıyorsunuz. Sayısız film çektiniz Keşfettiğiniz yıldızlar oldu mu?
Belki biraz İzzet Günay'da payım olmuştur. Ona çok güzel bir rol vermiştim, ondan sonra çok parladı. Ajda ile çok çalıştım. Herkese rağmen ben onu çok severim, çok mert bir insandır. Onunla bir dizi çekmek isterim ama tahammül edebilir mi bilmiyorum. Sabrı yoktur artık belki de...

* Sizin filmlerinizle parlayan başka kimler var?
En çok Sadri Alışık ile çalıştım. Onun gibisi de bir daha gelmez. O beyin şimdikilerde yok. Şimdi olsa neler yapardık neler. Biz o zaman tiyatroculardan kaçardık rolü abartır diye. Şimdi onlar kıymetli oldu. Sinemanın en büyük kaybı dublaj olayıdır. Kendi lisanına dublaj yapan başka bir ülke sineması göremezsiniz. Muhsin Ertuğrul zamanında bu iş platolarda sesli yapılıyormuş. Ama biri çıkıp dublajlı filmi ucuza getirince öyle kalmış. Ama artık yavaş yavaş sesliye dönecek.

* Benzer sorunlar şimdi de var mı?
Bir film tutunca herkes onun benzerini yapmaya çalışıyor. Zeynep Değirmencioğlu ile 'Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler' filmini çektik. Bir hafta sonra sokak cüce ile doldu ve o filmden sonra en az 6 cüce filmi daha çektim. Şimdi de öyle değil mi? Daha önce de mesela Ferdi Tayfur veya Orhan Gencebay'ın bulunduğu filmler çok tutuyordu. Hiç anlamadığım halde ufak çocuklarla arabesk filmler çektim moda diye. Biri reytingi tutturunca diğerleri de aynısını yapmak istiyor. O zamanlar star sistemi çok önemliydi. Prodüktör 'şu senaryoda bir film çekeceksin' yerine 'Bir Türkan, iki Cüneyt filmi istiyorum' derdi. Önemli olan kimin oynadığıydı.

* O zamanlar starlar daha mı çok kazanırdı?
Şimdi de astronomik ücretler alıyorlar ama şimdiki gibi nakit para yoktu. Senetle çalışılırdı. O dönem manevi açıdan daha çok tatmin oluyorlardı. Türkan'a (Şoray), Nebahat'e (Çehre), Fatma'ya (Girik) hayranım, hala bu işi yapıyorlar. Çok zor bir dönemden geçtiler çünkü. O zamanlar şimdiki gibi makyöz, terzi filan yoktu. Kendileri yapardı makyajlarını, hatta kıyafetlerini bile.

* Eski filmleri çok seven bir kitle var. Nedir bu sevginin temeli sizce?
O zamanlar masal anlatır gibi film çekiyorduk. Birçok kişi komik bulduğu için belgesel gibi seyrediyor. Örneğin Hisarüstü'nde şimdiki üniversitenin yeri boştu ve her filmimde oradan bir kare vardır. Eski İstanbul'u görüyorsunuz bu filmlerde.

* Erotik filmlerden sonra romantik bir film çekmeye başlamışsınız. Ancak istediğiniz gibi olmamış. Rol yapamayan kadına "Romantik olmak demek şudur; Erkek isteyecek sen vermeyeceksin" demişsiniz. Doğru mu?
Belki de ama sanmıyorum, hatırlamıyorum çünkü. Vurdulu kırdılı filmlerin dışında dini film de dahil her türü denedim. Benim için tür fark etmez, senaryo önemli. Senaryoda zeka belirtileri ve espri olması önemliydi.

* Bu saydıklarınız erotik filmlerde var mıydı?
Kesinlikle. 'Öğren de Gel' diye bir film yaptık. Kazım Kartal oynadı. Gerçek bir hikayeden alınma. Adam hayatında hiç kadınla birlikte olmamış ve sevgilisi bir eşek. Adam akşam eve gideceğine sevgilisi 'Nallı Leyla'nın yanına gidiyor. Sonra arkadaşları ona kadının ne olduğunu göstermeye çalışıyor. İtalyanlar bu filmi ve daha iyi koşularda çekmemizi istediler ama olmadı.

* Erotik filmlerin bazılarının yapımcısı Manuk Manukyan'dı galiba?
Evet. Genelevler Kraliçesi olarak bilinen Matild Manukyan'ın yeğeniydi. Onun babası Ferdinand Manukyan ise bizim piyasanın en büyük tefecisiydi. Senet filan kırardı, çok insanı kurtarmıştır.

* O dönem birlikte çalışıp çok sevdiğiniz starlar kimlerdi?
Çoğunu da çok sevmiş ve anlaşmışımdır. Ama Feri Cansel diye bir arkadaş vardı erotik filmlerde oynayan. Çok sevdiğim bir arkadaşımdı. Parisien diye bir klüpte striptiz yapardı aynı zamanda. Bir gece Yeşilköy civarında film çekiyoruz. Senaryo gereği Feri, bir taksiye biniyor ve bir süre sonra iniyor. Bekliyoruz taksi gelmiyor. Bir süre sonra ağlayarak indi taksiden. "Değiştirin bu taksiciyi" dedi. Meğerse Feri'nin striptiz yapmaya başladığı ilk yıllarda fabrikatör bir sevgilisi varmış. Tesadüf bulduğumuz taksici bu adam çıkmaz mı! Adam her şeyini kaybetmiş ve taksici olmuş. Sonra adama para göndermişti arkasından. Tam film gibi...

* İçinde bulunduğumuz dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok başarılı gençler var. Kemal Kenan Ergen Türkiye'nin en iyi senaryo yazarlarından. Tatlı Kaçıklar'ı 60 bölüm o yazdı. Ama biraz dağınık çalıştığı için Türker (İnanoğlu) onu Kavacık'ta bir eve kapattı senaryolar aksamasın diye. Ama Kemal, sigaram bitti almam lazım deyip kaçmış, üç gün sonra çıktı ortaya.


Aynur ERDEM

Kaynak:kameraarkasi.org
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Erotik Filmler Furyası
« Yanıtla #3 : 19 Ocak 2012, 18:30:05 »
Atilla Dorsay seks filmleri furyasının nasıl başladığını şöyle anlatır: "(Bu tür filmlerin yayılması) Batı'daki yayılmayı izler biçimde 1970'lerden sonra oldu. 73'lerde ülke çapında yaygınlaşan TV yayınlarının etkisiyle sinemamız, tarihinde gördüğü en büyük bunalıma düşmüş, sinema salonları sinek avlamaya başlamış, aileler yeni "oyuncak"larının başında evlerine kapanmışlardı. sinema bunalımı atlatmak üzere TV'nin veremediğini, yani şiddet ve seksi vermeye ve özellikle TV alıp izleme düzeyinde olmayan bir kesime, "sokaktaki adam"a, gelir düzeyi düşük bir "lumpen seyirci"ye dönme gereğini duydu."
 
Seks filmlerinin aralarındaki rekabet ortamı sonraları giderek kızıştı ve daha çok seyirci çekmek isteyen bazı prodüktörler zamanla bu filmlerin arasına 60-70 metrelik pornografik parçalar eklemeye başladı. (Sinemacılar arasında bunun adına "blok-seks" denirdi.)

Seks filmlerinin pespayeliği önce adlarından belli oluyordu. Agah Özgüç'ün deyimiyle sinemamızı "hela duvarı edebiyatına" döndüren bu film adlarından kısa bir seçki yapalım: Ah Deme Oh De, Ah Ne Adem Dilli Badem, Bana Beş Avrat Yetmez, Beş Dakikada Beşiktaş, Dam Budalası, Fırçana Bayıldım Boyacı, Hababam Git Hababam Gel, Hasan Almaz Basan Alır, Kartal Pendik Gittik Geldik, Oh De Yavrum Oh De, Şipşak Basarım, Tak Fişi Bitir İşi, Vur Davula Tokmağı, Ye Beni Mahmut...

Seks filmlerinin çoğu erotik komedi tarzında çekiliyordu. Bu tür filmlerin baş erkek oyuncusu Sermet Serdengeçti'ydi. Daha sonra Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş, Hadi Çaman, Mete İnselel, İlhan Daner, Alev Sezer ve Bülent Kayabaş gibi tiyatro kökenli oyuncular da bu tür filmler çevirdi.

Bir başka tür olarak da "seks avantürleri"nden söz edebiliriz. Özellikle "Parçala Behçet" tipiyle büyük ün yapan Behçet Nacar'ın yanısıra "çapkın kabadayı" rollerinde Tamer Yiğit, İrfan Atasoy, Yalçın Gülhan, Yılmaz Köksal ve Cihangir Gaffari gibi isimlere rastgeliriz.

Seks filmlerinin ünlü kadın oyuncuları için kısa bir liste yapmak zor. Ama ilk akla gelen isimler olarak Zerrin Egeliler, Arzu Okay, Mine Mutlu, Bahar Erdeniz, Mine Soley, Figen Han, Dilber Ay, Harika Öncü ve Sabahan'ı saymak mümkün.

Seks filmlerinde karşımıza oyuncu olarak çıkan bir diğer kesim de pavyonlarda çalışan travesti, transseküel ve eşcinsellerdir. Özellikle "erkekten dönme kadınlar" seks filmlerinde bol bol boy gösteriyorlardı. Ameliyatla kadın olan oyuncular arasında en ünlüleri Christian Carol, Emel Aydan, Derya Sonay ve Aylin Berkay'dı.

Peki bu filmleri kimler çekiyordu? Seks filmi yönetmenleri arasında öne çıkan isimler olarak Nazmi Özer, Naki Yurter, Aram Gülyüz, Oksal Pekmezoğlu, Yılmaz Atadeniz, Ümit Efekan, Yücel Uçanoğlu, Ülkü Erakalın, Sırrı Gültekin ve Aykut Düz'ü görüyoruz.

Bu dönemin sonlarına doğru gerçek anlamda porno filmler de çevrilmeye başlandı. Başrol oyuncusu olarak ilk porno film çeken Zerrin Doğan'dır. Naki Yurter'in 1979 yılında yönetmenliğini yaptığı "Öyle Bir Kadın Ki" adlı filmde, Zerrin Doğan'ın filmin erkek oyuncusu Levent Günel'le en özel ayrıntılara kadar sevişmesi yakın planlarda sergileniyordu. Daha sonra bu porno yıldızları arasına Dilber Ay ve birkaç isim daha katıldı. Seks filmleri 1980 yılında hükümet kararıyla yasaklandı.



Kaynak
Sinema Dergisi
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Pornografi Sineması
« Yanıtla #4 : 19 Ocak 2012, 18:30:56 »
Erotik Sinema Deyince Akla Onun Adı Gelir!
Günümüz İtalyan sinemasının en popüler yönetmenlerinden olan Tinto Brass 26 Mart 1933'te Venedik'te doğdu. Hukuk öğrenimi gördü. Okulu bitirince Paris'e göç etti. Sinemayla yakından ilgileniyordu.  Dünyanın en geniş kapsamlı, en saygın sinemateklerinden biri olan Cinemateque Française'de arşivci olarak çalıştı. İtalya'ya dönünce de fiilen sinemada çalışmaya başladı. Alberto Cavalcanti, Joris Ivens ve Roberto Rossellini gibi yönetmenlerin asistanlığını yaptı. Otuz yaşındayken de yönetmen olarak ilk filmi Chi lavora e perduto'yu çekti. Aynı yıl tiyatro yönemenliği de yaptı. Sahneye koyduğu "Panzo di famiglia" beş sezon boyunca oynandı. İlk filminden bir yıl sonra, yani 1964'te, başrollerinde Silvana Mangano ile Alberto Sordi'nin oynadıkları La mia signora'nın iki bölümünü yönetti. Aynı yıl, aynı oyuncularla bu sefer de Il disco volante'yi çekti.

Brass, 1965'te Ca Ira'nın kurgusunu yaptı. Filme bu şekilde yön vermek hoşuna gitmiş olacak ki, bugüne değin bütün filmlerinin  kurgusunu kendisi yaptı. 1966'da çektiği ve başrolünde Jean-Louis Trintignant'ın oynadığı Col cuore in gola, Londra'da çekeceği bir seri filmin başlangıç noktasını oluşturdu. Bir yıl sonra, yani 1967'de ise, ilk kez sansürle tanıştı. O yıl çektiği ve dönemin aşırılıklarını yorumladığı iki filmi, Nero su bianco ile L'urlo, 1974 yılına kadar sansürü aşamadı. Aynı oyuncularla üst üste iki film çekme alışkanlığını, Vanessa Redgrave ve Franco Nero'yla sürdürdü. Londra'da çekilen Drop Out'u, İtalya'da gerçekleştirdiği La vacanza izledi. Camelot'un setinde tanışan iki oyuncunun bu beraberlikten hoşnut oldukları kuşkusuz. Oğulları Carlo, hoşnutluklarının kanıtı.

1970'li yıllarda ise, tabir caizse, aldı yürüdü. 1975'te çektiği Salon Kitty büyük ilgiyle karşılandı. 1930 yılının Nazi Almanya'sını anlatan filmde Bergman'ın oyuncusu Ingrid Tuhlin, Visconti'nin oyuncusu Helmut Berger başrolleri paylaşıyordu. Bu filmde işlediği randevuevi atmosferi onun sonraki filmleri için "anahtar" özellikler taşıyordu. Bu anahtarla "erotik üstad" olmanın kapılarını da açtı zaten.

Bir yıl sonra 3 saatlik bir tarihsel deneme olan Caligula'yı çekti. Filmi Penthouse dergisinin editörü Bob Guccione adına yönetmişti. Guccione maliyetin aşılmasına kızdığı için bazı sahneleri başka birine çektirdi ama yine de Caligula bir Brass filmidir. Bütün dünyada patlayan bu filmle yönetmen büyük şöhret kazandı. Deli Roma İmparatoru Caligula'yı oynayan aktör Malcolm McDowel'ın müthiş bir performans gösterdiği filmde dönemin sapıklıklarla dolu, ürkünç, mide bulandırıcı seks hayatı anlatılır.

1979'da Attraction'ı yönetti. Dört yıl sonra da 45 yaşındayken çırılçıplak soyunan Stefania Sandrelli'nin hem iyi bir oyuncu, hem hâlâ güzel olduğunu gözler önüne seren La chiave'yi (Anahtar). Bu filmden sonra "Sinyor Popo" ünvanını aldı. Anahtar'da inanmış Katolik aktör Frank Finlay'i oynamaya ikna etti. Filmde, bir profesörle karısının, cinsel fantezileri için ayrı ayrı tuttukları günlükler bir gün ortaya çıkar ve hepsi gerçek olur!

Tinto Brass bundan sonra yeni ve güzel popolar keşfetme konusunda uzmanlaştı ve filmografisi bir nevi güzeller resmi geçidine dönüştü: Serena Grandi, parlak keşfi Francesca Dellera, Debora Caprioglio, Claudia Koll... Arada gene bir ciddi aktörün, İtalyan ve Avrupa sinemasının en iyi oyuncularından Giancarlo Giannini'nin başrolünde oynadığı Snack Bar Budapest'i yaptı (1990). Ardından da Fermo Posta Tinto Brass ve Lola geldi.

Tutucular, dinciler tarafından "dinsiz bir anarşist" olarak tanımlanan Tinto Brass'ın yaşı çoktan kemale erdi ama bildiği, benimsediği yoldan şaşmıyor yine de. Cinselliğin tutkuyla altını çizdiği filmler yapmayı sürdürüyor. Üstad kendisine "erotizmin ustası" ünvanı lâyık buluyor.
 
Kaynak: kameraarkasi.org
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Sanatta Pornografi ve Görüntü İlişkisi
« Yanıtla #5 : 19 Ocak 2012, 18:31:30 »
"Birine pornografik görünen, bir başkası için dehanın kahkahasıdır."
D. H. Lawrence

Tarih boyunca cinsellik tüm sanat dallarında yer almıştır. Fakat zaman zaman, sanatta cinsellik önüne engel konmuş, tartışılmış ve abartılı bulunmuştur. Pornografi ve erotizm hep karşımıza çıkmakta fakat anlam bakımından neyin pornografik, neyin erotik olduğu konusunda farklı kişilere göre farklı zamanlara göre, farklı yaklaşımlar olmuştur. “Pornografi sözcüğü insanların çoğuna çirkin gelir. Bilinçli ya da bilinçsiz bir utanç duygusu uyandırır.

Peki pornografi nedir?
Sözcük, yunanca pornographos sözcüğünden türetilmiştir ve ‘fahişelik edebiyatı’ anlamına gelir. Yani asıl anlamıyla fahişelerin ve müşterilerinin yaşamını, tavırlarını, alışkanlıklarını akla getirir. Genellikle, pornografinin asıl özelliğinin cinsellik olduğu konusunda görüş birliği vardır. Dolayısıyla pornografi kapsamına girebilmek için edebiyat, resim veya heykel, cinsel arzuyu uyandırmalı ya da böyle bir amaca yönelmelidir.”

Aslında sanatın önüne engel olarak çıkan cinsellik değil müstehcenlik ilkesidir. Tüm bu tanımlamalardan sonra sanat eserinin pornografik, müstehcen ya da edebe aykırı olup olmadığına nasıl karar verilmektedir. Daha önce de bahsedildiği üzere bu yargı tamamen görecelidir. Yani görüş birliğine varmak imkansızdır. Ahlaki açıdan bile değerlendirildiğinde sanat eseri için ahlaki değer sorgulaması yapmak anlamsızdır. “Ahlaki ya da ahlaksız kitap diye bir şey yoktur. Kitaplar ya iyi yazılmışlardır ya da kötü. Hepsi bu.”

Sanat toplumsal hayatı yansıttığı için, cinsellik de doğal olarak sanatta yer almaktadır. Etik, toplumsal hayatta karşımıza sıkça çıkmaktayken sanata baktığımızda estetik ön plana çıkar. Etik değerler dönmeden döneme değişir Toplum kendi etik değerlerini belirler. Etik yasaklar barındırır, içinde yaptırımlar yer alabilir. Fakat sanat özgür bir tutum ister. Her şey sanatın konusu olabilir, sanatçı belirlediği konu üzerinde estetik değerlerlerle çalışır.

Dolayısıyla sanatta var olan şey nesne figür, her neyse, etiksel değerlerle yorumlanamaz. Fakat, diğer taraftan toplumsal yapı, etik değerler, psikolojik durum, ya da daha bir çok etken sanatta özellikle görülen şeyin cinsel çağrışımlar yapıp yapmadığı konusunda etkilidirler. Yani sonuç, algılanan şey sadece sunulan, ile sınırlı kalmaz. Aksine algılayan kişinin tutumlarına ve içinde bulunduğu duruma göre de belirlenir. İzleyici, okuyucu, ya da sanatın sunulduğu kişilere göre algılama ve zihinde canlanan düşünceler değişir. Örneğin, resim sanatına bakıldığında resmedilen şeyin erotik ya da pornografik olduğuna nasıl karar verilir. Çıplak kadın resmi midir erotik olan? Nü resimlerde asıl kahraman hep gizlidir. Resimdeki figurse "seyirlik”tir, seyreden erkek olarak kabul edilir.

Nü, cinsel kışkırtma amacıyla yapılan estetik değerleri de içine alan bir resimdir. Örneğin Bronzino’nun Venüs Küpid, Zaman ve Sevgi adlı eserinde çocuk kadını öpmektedir, fakat kadın çocukla ilgili değil resmedilişyle ilgili gibidir. Resimdeki kadın seyirciye yani erkeğe bakmaktadır. Onun için resmedilmiş gibidir. Dolayısyla resimdeki cinsel imge, bilinçli olarak yaratılmış ve resmedilmiştir. Avrupa nü sanatında ressamlar seyirciler erkekti, resmedilen kişilerse çoğunlukla kadındır. Bu seyirlik olma durumu günümüz toplumsal yapısını bile etkilemektedir. Kadınların dişiliklerinin farkındadırlar ve sergilemektedirler, izlendiklerini de bilmektedirler.

Estetik, pornografik, erotik ve cinsellik kavramları sinemada da çok tartışılan kavramlardır. Şimdi içinde olduğumuz konumda sinema hâlâ kolektif bir çalışmanın ürünüdür. Ama baş yaratıcı, ana yaratıcı yönetmendir. Bir yönetmenin filmini üretirken yaratıcılığına en uygun alan kurmaca sinemadır. Burada yönetmen kendi özgün, kişisel, keyfi sinemasını yaratabilir. Alan buna müsaittir. Yönetmen, bir sinema dünyası kurar, bunun senaryosunu yazar ve herkesi, her şeyi bu senaryoya göre oynatır, onları kendi sinema dünyasının, sinema öznelinin nesnesi yapabilir.

Cinsel hayat, hatta erotizm sinemada ilk filmlerden itibaren işlenmiş, yansıtılması görsel olarak kolay olmuştur. Filmlerde konu olarak cinselliğin, ne kadar, nasıl, ve ne amaçla kullanıldığı önemlidir. Öyle ki bu durum zaman zaman abartılmış hatta erotizm ağırlıklı filmler seks furyası halinde sinema tarihinde yer almış, bir şekilde sömürülmüştür. Zaman zaman, sinemada cinsellik önüne engel konmuş, tartışılmış ve abartılı bulunmuştur.

Sinemada cinsellik de özellikle kadın vücudunun estetik ya da estetik olmayan sunumuyla ortaya çıkmıştır. Özellikle Hollywood’un “seks bombaları” furyası ile beyinlere kazınan kadın imajı, sarışın çekici seksi alımlı hatta sonradan “famma fatale” kadındır. Hollywood’da bu durum abartılmış ve geleneksel kadın rolünden çıkan kadınlar fallik biçimde yer almıştır. Öyle ya da böyle sinemada cinsellik amaç ya da araç olarak başlangıcından bu yana yer almıştır. Zaman zaman engellense de ya da zaman zaman bu sunum abartılmış olsa da kabul edilen bir gerçek vardır ki, obje olarak özellikle kadın kullanılarak erotik sinema yapılmış, kadının seyirlik etkisi hep ön plana çıkartılmıştır. Ama film karelerine ya da imgelere bakıldığında erotik film kavramı ya da görüntülerin erotik ya da müstehcen olup olmadığı tıpkı diğer sanat dallarında olduğu gibi estetik değerlerle açıklanabilir.

Son dönem sinemaya baktığımızda, cinsellik, erotizm, pornografik görüntü gibi kavramlarında daha gelişmiş bir bakış açısı görmekteyiz. Hatta daha özgürlükçü bir yapı oluşmuştur. Fakat bunun yanı sıra soyunan kadının obje görevi, cinsel imgeleri içeren sahneler filmin tümüne bakıldığında çok az bir bölümü işgal etseler de “her nedense” bu görüntüler filmin tanıtım fragmanında ya da afişinde mutlaka kullanılmaktadır.



1. Berger John, Görme Biçimleri, Çeviren: Yurdanur Salman, Metis Yayınları, 6. Basım, 1995, İstanbul.

2. Gabbard O. Glen, Gabbard Krin Psikiyatri ve Sinema Çeviren: Yusuf Eredam-Hasan Satılmışoğlu, 1. Baskı, Eylül 2001, İstanbul.

3. Hyde H. Montgomery, Pornografinin Tarihi, Çeviren: Feride Çiçekoğlu, Kalem Yayıncılık, Birinci Basım, 1986, Ankara

milliyet.com.tr
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Erotik Sinema
« Yanıtla #6 : 19 Ocak 2012, 18:32:02 »
Ahlakın ve dinin etkisinin eskisi kadar hissedilmediği ve bu yüzden çok daha özgürlükçü olduğu savunulan günümüz toplumunda “erotik olan” tabuyla özdeşleştirebileceğimiz kapılar arkasında gizlenmiştir. İşte o kapının arkasında, çıplaklık, cinsel ilişki ve kapının sıkı sıkıya kapalı oluşundan cesaret alan çeşitli “sapkınlıklar’’ yan yana durmaktadır. Erotik film bu çıplaklığın, cinsel ilişkinin, erotik serüvenlerin ve sapkınlıkların bir kompozisyonudur denebilir.

Erotik filmler de, eğlence sanayinin bütün öteki ürünleri gibi, yapıldıkları yılların sosyal koşullarının ve kolektif psikolojisinin birer aynasıdır. Erotik sinema ve onun alt türleri olan seks ve porno filmleri, sansürle ve toplumun püritan-babaerkil baskısı ile mücadele ede ede, sayısız ifade yolları bulmuşlardır. Zaman zaman salt metaforlarla ve göstergelerle erotiği 'ima' ederken, zaman zaman toplumun artan hoşgörüsü oranında erotiğin doğrudan gösterimi yoluna gitmişlerdir. Erotik film, bu yönüyle kültürün ve popüler kültürün sinema alanındaki en muhalif türüdür. Bu muhalifliğin niteliği ve dozajı bizi popüler kültür üzerinde bir kez daha düşünmeye çağırmaktadır.

Öte yandan kadının son yüzyıldaki özgürleşme taleplerinin doğrudan bu sinemaya yansıyış biçimi, yerleşik kadın-erkek rollerinin ekonomik bakımından da ayrı bir önem taşımaktadır. Erotik sinemanın olduğu kadar, genelde erotiğin de olağanüstü bir kuramsal analizini içeren bu metin, özellikle kendi babaerkil saplantılarının direncinden kurtulabilmiş erkeklerin yazdığı bir metin olması bakımından da çok ilginçtir.


Kaynak
Bernhard Roloff, George Seesslen
Erotik Sinema / Cinsellik Sinemasının Tarihi ve Mitolojisi / Sinema Temelleri 2
Alan Yayınları / Düşünce Dizisi
midena pro tou telous makarize