Gönderen Konu: Telif Hakları  (Okunma sayısı 772 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı greyangell

  • Genel Moderatör
  • *
  • İleti: 297
  • Teşekkür: 2
  • Cinsiyet: Bay
Telif Hakları
« : 19 Ocak 2012, 18:49:36 »


Sanat ya da bilim ürünlerinin ticari meta haline getirilerek satılmaya başlanması Türkiye için son 100 değil, 30 yıldan da kısa bir sürenin ürünüdür. Toplumsal ilk gereksemelerinden olduğunun ayırdına varılarak sanat ve bilim ürünlerinin bütün toplumun el uzatınca yakalanabilecek denli yakınlarında olması gerekir. Bunu sağlamak da toplumsal organizasyonun, eğitim gibi, sağlık gibi en önemli görevlerindendir.

Ayrıca bu ürünlerin ticari meta haline gelmesi, üretenlerin de makine üretimi yapması gibi, alıcının isteklerine göre şekillenmesi sonucunu ortaya çıkarmakta ve sanat ve bilim özgürlüğünü de yozlaşmaya değin gidecek bir yönde sapmalara uğratmaktadır.

Elbette bu ürünleri üretenlerin üst düzeyde yaşatılmaları toplumun kesin ihtiyacıdır. Ama bunun saptırıcı ve yozlaştırıcı "kâr" ölçütüyle yapılmak yerine çok daha başka biçimlerde çözülmesi gerekir. Bunun çözümlerinin araştırılması yerine özellikle "sermaye"nin bulunduğu noktadan bakarak "kar" gerekçeli yasaklamaları getiren "telif hakları" çözümlerinin kesin olarak karşısında durulması gereklidir.

Kuşkusuz, bunu söylerken bir mafya düzeninin "sahiplik hakları"nın yerine geçmesini öneriyor değilim. Sanat ve düşünce ürünlerinin satılarak ve kar edilmesi amaçlanarak dağıtılması ile bunun mafya düzeni tarafından yapılıyor olmasının arasında en küçük bir ayırımın olmadığını düşünüyorum.

Osmanlı döneminde, uzun süre düşünce ve sanat ürünlerinin nasıl dağıtıldığını örnekleyerek bitirmek istiyorum.

Hattat Ahî "beyaza çekilecek" kitabı bir masa başında ve öğrencilerinden birine okutarak yazarmış. Kendisi satılacak kopyayı yazarken aynı masanın etrafında oturan öteki öğrencileri de yapabildikleri kadar aynı kitabı yazarlarmış. Hattat Ahî onların yazmalarını denetler, uyarılarla düzeltir, sonunda aynı kitabın birçok kopyası ortaya çıkarmış. Kendi yazdığı parası verilmiş olan kopyayı sahibine verip geçim parasını ondan alan Hattat Ahî, öğrencilerinin yazdıkları doğru ama görece o kadar düzgün olmayan kopyaları alır, Ahî örgütünde, Kervancıbaşı'na götürür verirmiş. Kervancıbaşı, yola düzülecek kervanları gözden geçirir, aynı kitabın daha önce gönderildiği yerleri de göz önüne alarak yeni kopyaları uygun kervanın kervancısına verir, geçeceği kentlerin nüfus, ilgililik, medrese kenti olup olmaması gibi verileri de değerlendirerek hangi kentte kaç tane satması gerektiğini kitapları verdiği kervancıya söylermiş. O kervancı da kervancıbaşının söylediği kentlerde ve o sayılarla kitapları satarmış. Sonra kitabın dağıtımında aynı süreç ulaştığı kentlerde yeniden başlarmış. Derler ki, Osmanlı'nın en büyük olduğu zamanlarda bile yeni yazılan bir kitabın İstanbul'dan çıkıp Afrika'da Mısır'a, Fas'a kadar, Avrupa'da Belgrat'a, Endülüs'e kadar, Doğu'da İran'a, Hindistan'a, Türkmenistan'a kadar ulaşması, şerh edilmesi, haşiyyelerinin hazırlanması, onların tekrar beyaza çekilmesi, yeniden bütün dünyaya dağıtılması, ve yanıtlarının hazırlanarak İstanbul'a yeniden ulaşması yalnızca altı ay sürermiş.

Sermayenin düzeni kapitalizmin her şeyi satarak dönen çarklarına beyinlerimizi de kaptırmış olmamız nedeniyle biraz utanmamız gerekmez mi?

1960'ların sonlarına doğru, Turhan Selçuk'tan esinlenerek oynanan Dostlar Tiyatrosunda Arif Erkin'in bestesi olan müziklerin arasında Genco Erkal'ın söylediği "Gözlüklü Samilerin şarkısı" geliyor aklıma:

Bu işin raconu böyle
Çıkarına bakacaksın
Uygun fiyat verirlerse
Ananı da satacaksın!..

Bu konuyla ilgili olarak Sevgili Can Yücel'in, şiir denebilir mi bilmiyorum ama, Orhan Pamuk'a ilişkin düşüncelerini yansıtan bir söyleyişini de paylaşarak bitirmek istiyorum:

GÜNCEL BİR KONU
Sepetinde üç dirhem pamuğu olmayan takımı
Fena halde tebelleş oldu Orhan Pamuk'a...
Yok efendim, bu Nışantaşı çayır züppesi
-Romancılık ne gezer serde!-
Reklâm yazarıymış düpedüz
Veya son model helikopteriyle kapı kapı dolaşan
Post-modern bir seyyar satıcı...
Ben ki pre-modern bir şairim, diyorum ki size:
Bakmayın Orhan'ın hep geçmişe mazilerden dem vurduğuna
Harem dairelerinde oryantal göbekler attığına!
O mu sanki edebiyatımızda tek yağmur kaçağı
Üslubu bihoş mesleği nakkaş muşambası makintoş!
Bakmayın sokaklarda bir müze bekçisi gibi dolaştığına
O tam Günün Adamı
Antika olan biziz asıl
Gırtlağına kadar beyaz eşyaya kara paraya batmış
Bu tüketim toplumunun has çocuğu o!
Bir kalemde yeni bir kalem sürdü piyasa ekonomisine
Kitapsızlar mahallesinde salyangoz bellenen, o yasaklı
O tu kaka KİTAP kapış kapış gidiyor sapamarketlerde
Orhan eskiden yok olan bir şeyi yok satıyor
Biz ne kızıllar gördük kızılı yok pahasına satan...
Varsın o da Kırmızı'yı okutsun ateş pahasına

Can YÜCEL
31 Aralık 1998, Datça

Not
Doğal ki bu düşüncelerin Sinemaya, özellikle de Türk Sinemasına nasıl uyarlanabileceği konusunda düşünce üretmemiz gerekir. Yeni filmlerin finansmanının nasıl olacağı, sektörün nasıl geçineceği konuları da doğal olarak bu yapının kurulması sırasında düşünülmesi gerekir. Avrupa film örgütlerini bir yana bıraktım, Sermayenin ana devleti rolünü özellikle ikinci dünya savaşından bu yana aşk ile şevk ile oynamayı sürdüren ABD'de bile Hollywood sineması için ne destekler verilmiş olduğu, verilmekte olduğu biliniyordur sanırım.

Sevgiler,
Ömer Tuncer

Kaynak: kameraarkasi.org