Gönderen Konu: Türk Sinemasına Animasyon Ruhu  (Okunma sayısı 940 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı greyangell

  • Genel Moderatör
  • *
  • İleti: 297
  • Teşekkür: 2
  • Cinsiyet: Bay
Türk Sinemasına Animasyon Ruhu
« : 19 Ocak 2012, 19:06:48 »
Uzay gemisi, ejderha ya da cin görmek artık Türk sinemasında da mümkün. Animasyon ve dijital efektler nihayet sinemamıza uğradı. Sanal figüranlar daha da artacak.

Senelerdir ‘ha canlandı ha canlanacak’ denilen Türk sineması nihayet hareketlendi. Artık hemen her hafta bir film vizyona giriyor. Üstelik önemli bir kısmı görsel efektlerle süslenmiş durumda. Beyazperdeye oyuncuların yanı sıra farklı yaratıklar da yansıyor son zamanlarda. Kimi zaman bir ejderha, bazen bir örümcek ya da cin; hatta uzay gemisi... Minyatürdeki atlılar birden hareket ediyor mesela… Ya da Ayşen Gruda hararetle konuşuyor karşısındaki bir cin ile… Film ilerlerken bir ejderha arz-ı endam ediyor perdenin ortasında, Keloğlan rolündeki Mehmet Ali Erbil ile kıyasıya bir boğuşma sahnesi… Sadece yönetmenler için değil yerli oyuncu ve animatörler için de yeni bir tecrübe animasyon. Peki, sinemacılar için yeni bir deneyim olan animasyonun ne gibi sorunları var? Animatörlerlerle yönetmen ve set ekibi cephesinin dertleri ayrı perdeden. Buna rağmen görüştüğümüz herkes çözüm noktasında hemfikir: ‘Sinemanın endüstrileşmeye ihtiyacı var.’

Geçtiğimiz yıllarda ara sıra örneklerini gördüğümüz görsel efektler ve animasyonlar bu yıl izleyeceğimiz filmlerde daha sık karşımıza çıkacak. Hâlen vizyonda olan ‘Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu’ şimdiye kadar en çok efekt ve animasyon kullanılan filmlerden biri. Öncesindeki G.O.R.A. örneğini de hatırlarsak, sinemamızın animasyonla izdivaç süreci biraz sancılı geçecek. Türkiye için ertelenmiş bir tecrübe aslında sinemada animasyon uygulaması. Bu ihmalin ardında, sektörün genel sorunları yatıyor. Sinemamızın 80’li yıllarda düşüşe geçtiği; doksanlarda da durma noktasına geldiği unutulmamalı. Bu açıdan bakıldığında, ciddi masraf ve ekipman gerektiren animasyonun yetersiz oluşu yadırganmamalı. Yüksek bütçeli projeler hayata geçiyor şimdilerde. Sektör canlandı. İzleyici yeni filmlere rağbet ediyor. Bin dolarlar yerine milyon dolar bütçeli filmler çekiliyor; bu da animasyon talebine ortam hazırlıyor. Muhakkak son dönemdeki rağbet dünya sinemasından da bağımsız değil. Birçok ülkede animasyon, bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle ivme kazandı. Bilgisayar animasyon tekniğiyle filmlerin yapım süreci kısaldı; ilgiyi artıran önemli sebeplerden biri bu. Diğeri ise Toy Story, Shrek, Final Fantasy, Buz Devri gibi animasyon sineması örneklerinin, çocuklar kadar yetişkinler tarafından da ilgiyle izlenmesi. Bol animasyonlu bu filmlerin dışında, artık Hollywood örneklerinde efektsiz film neredeyse yok gibi. Anima’nın kurucusu Mehmet Kurtuluş’a göre Türk sinemasının gideceği mecburi istikamet de bu: “Yakın gelecekte Türkiye’de de dijital efektsiz film üretilmeyecek.” 2006 filmleri bunun kanıtı.

YATIRIM, İHTİYACIN ÜZERİNDE
Türk sineması için yeni ama reklâm sektörü uzun yıllardır animasyon ve görsel efektleri başarıyla kullanıyor. 70’li yıllarda animasyon, reklâm filmlerinde altın bir çağ yaşamış. 80’li ve 90’lı yıllarda ise duraklama dönemine girilmiş. 2000’lerde yeniden reklâm filmleri sayesinde şaha kalkan animasyon ve görsel efektler, bu dönemde sinemada da denenmiş az da olsa. 2001 yılında vizyona giren ‘Deli Yürek: Bumerang Cehennemi’ sinemada bu birikimin ilk uygulandığı örnek.

Yoğurt Teknolojileri’nden yapımcı Cemil Türün, reklâm sektörünün animasyon ve dijital efektler alanında pek çok ülkeye nazaran ileri olduğunu düşünüyor. G.O.R.A filminde görsel efektler için çalışan Merih Öztaylan da aynı kanaatte. İki yıllık Almanya tecrübesi olan Öztaylan’a göre Türkiye’deki yatırım, ihtiyacın üstünde. Hollywood uygulamalarının hepsi reklâm sektörümüzde kaim; ama sinemada durum biraz farklı. Kullanılan malzeme iki alanda aynı; fakat uzun metrajlı film için tekniğin de mantığın da farklı işlemesi gerekiyor.

12 yıldır sektörde çalışan görsel efekt sanatçısı Merih Öztaylan şu sıralar Makine Prodüksiyon’da işlerini sürdürüyor. Çok sayıda reklam filmi ve jenerik çalışmaları var; ama ilk sinema deneyimi G.O.R.A. Bunun sinemamız için abartılı bir başlangıç olduğu kanaatinde Öztaylan: “2000-2500 katlı bir filmin 900 katına efekt kullandık ki bu Hollywood standartlarının dahi üstünde.” Sürpriz taleplerin işin kalitesini etkilediğini düşünüyor. Animasyon kullanılacak yapımlarda özel efekt yönetmeninin de bulunması gerekiyor. Çalışılacak zaman önceden belirleniyor ve tamamen planlar dâhilinde hareket ediliyor. Animatörün filmin tamamı hakkında bilgilendirilmesi de önemli. Özellikle içinde görsel efekt varsa, tasarlanmadan ve hele de storyboard’ı (çekim planlarının çizimi) hazırlanmadan Hollywood’da film çekilmiyor. Çünkü çok ince hesaplamalar gerektiren bu planlar on binlerce dolara mal olabiliyor. Ciddi masraflara ve en küçük hatalara karşı uzmanlarla çalışılıyor. “Uzmandan destek alacak yönetmenlik anlayışı henüz Türk sinemasında gelişmedi.” diyor Cemil Türün. Reklâm sektöründeyse durum farklı, yıllardır işin ehillerinden yardım alınıyor.

SİZDE HANGİ EFEKTLER VAR?
G.O.R.A.nın girizgâhında boy gösteren uzay gemisi de plansızlıktan nasibini almış. Filme başlamadan önce böyle bir fikir olmadığı halde 3D modelcisi tarafından tasarlanmış. “Bize tam manasıyla veri geldiği söylenemez. Filmi çekip şuradan gemi geçsin, ışınlansın gibi taleplerde bulunuyorlar; ama bunların nasıl olacağı bizim yaratıcılığımıza kalıyor.” diyen Öztaylan, bazen adeta raftan alıp sunacaklarmış gibi ‘sizde neler var?’ türünden sorulara maruz kaldıklarını anlatıyor. Bütün talepler post prodüksiyona (çekim sonrası yapım aşaması) bırakılınca işi kurtarma derdine düştüklerini anlatıyor Öztaylan. G.O.R.A.da altı kişi çalışmış; fakat böyle bir projede dünya standartlarında 300-500 elemana ihtiyaç duyuluyor: “Bir efekt sanatçısına iki plan verilir ve çalışır birkaç ay. Bizde bu kadar süremiz var, şunlar yapılacak hadi deniliyor.” Bu durum yönetmenin kafasında tasarlaması gereken birçok şeyin animatöre bırakılması manasına da geliyor. Öztaylan, “Onlar adına biz cümle kuruyoruz, bu filmlere zarar veriyor.” diyor. Ona göre yönetmen talepte bulunacaksa, görsel efekt ya da animasyonu bilmeli.

Halen vizyondaki ‘Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu’ filminde de benzer sıkıntılar yaşanmış. Filmin görsel efektlerini RedSofa adındaki bir şirket yapmış. Ekipte bulunan Volkan Öztürk, başlangıçta iki yüz planlanan animasyon sayısının 1350’ye çıktığını anlatıyor. Bu problemin başlıca sebebi işin tam olarak tanımlanmaması. Öztürk, “Sizin animasyon dediğinizle film sektörünün anladığı aynı değil.” diyor. Mesela film çekilirken kılıçlı bir kavga sahnesi beğenildiği için, bir dakikayken yedi dakikaya çıkarılsın deniyor. Hâlbuki altı dakikalık zaman dilimi için birkaç aylık çalışma süresi gerekiyor. ‘Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu’ filmi için 22 kişilik animasyon ekibi, altı ay boyunca çalışmış. Ana ekip Türk; ama sinema animasyonundaki tecrübe eksikliği sebebiyle iki Fransız’dan da destek alınmış. “Projeyi yaparken kendi yeteneğimizi de gördük aslında, enerjimizin gereğinden fazla olduğunu fark ettik.” diyor Öztürk. Filmde üç uzay gemisi, bir uzay taksisi olmak üzere dört hava taşıtı tasarlanmış. Filmin başından itibaren animasyon ekibi sürece dâhil edilmiş. İyi kalitede animasyon çıkarmak için senaryoya bazı müdahaleler yapan ekipten iki supervisor çekimler süresinde yönetmen ve görsel yönetmenin yanında bulunmuş. Başlangıçta animasyon ekibi ile film ekibi birbirini anlamakta sıkıntı yaşasa da, sorun kısa sürede çözülmüş.

TÜRK SİNEMASI ANİMASYONA NE KADAR HAZIR?
Yoğurt Teknolojileri’nde çalışan animatör Başar Moluk ve yapımcı Cemil Türün yıllardır sektörün içinde. Onlara göre Türk sineması henüz animasyona hazır değil. “Endüstriyel bir iş olan görsel efektler için onlarca kişi aylarca çalışmak mecburiyetinde. Fakat bizim yönetmenlerimiz ve sinema kadrolarımız bunun için yetersiz. Sinema sektöründe bunun uygulanabilmesi için profesyonel bir yaklaşım gerekiyor; finansman ve işleyiş açısından.” Türk sinemasının henüz endüstrileşmemesi, yönetmen ve yapımcıların diğer kadrolarla irtibatsızlığına da sebep oluyor. Herkes diğerinden bihaber çalışmalarını sürdürüyor. Sıkıntıların giderilmesi için ortak bir paylaşım mecrası; özetle herkesin aynı yerden çay içmesi şart.

Ezel Akay da, Türkiye’de 1980’lerden bu yana örgütlülüğün zihniyet ve mekanizma açısından büyük darbe aldığına işaret ediyor: “Endüstrinin temellerinin atılması beraberinde örgütlülük ve bilgi transferini gerekli kılacak.” Animasyon zaviyesinden bakarsak animatörlerin ve yönetmenlerin böylece birbirlerine bilgi aktarılması ve problemlerin üstesinden gelmeleri mümkün kılınacak.

“Birçok yönetmenin bizlerden haberi yok.” diyen Moluk ve Türün’ün yönetmenlere bir de mesajı var: “Biz burada teknoloji üretiyoruz. Yönetmenlerin kesinlikle bizlere ihtiyacı var. Bu işlerin kamerası program yazmak. Filmlerinize özgün görsel, özel efekt, animasyon yapmak istiyorsanız bunun araç gerecini de tanımlamanız, yazdırmanız ve ürettirmeniz lazım. Ülkemizde bunu yapabilecek kapasite de imkânlar da var. Bu potansiyelden hepimizin istifade etmesi şart. Yönetmenlerin, ‘Filmimde sanal karakterler kullanacağım, nasıl yapabiliriz?’ gibi sorularla bize gelmelerini bekliyoruz. ‘Hiç olmayan mekânlarda film çekeceğiz.’ diyebilirler mesela…”

TELEVİZYONDA BAŞARI, BEYAZPERDEDE HÜSRAN
Animatörler cephesinde en temel sorun yönetmenlerin teknolojilerinden bihaber olması. Benzer sıkıntılar yönetmenler yakasında da mevcut. Onlar da sinema alanına dijital efekt ve animasyonların yeni uygulanmasından dolayı animatörlerden her zaman tam verim alamıyor. Ezel Akay’a göreyse sinemacılardan ziyade animatörler henüz beyazperdeye hazır değil: “Yeterli deneyimleri yok ve yaptıkları işi sinemaya adapte etmekte zorluk çekiyorlar, tekniği yeterince bilmiyorlar.” Animatörler bir yerde efektlerini hazırlıyor, yönetmenler laboratuarda filmlerini. Sonuçta çalışmalar birbirine adapte edilirken uyum sorunu yaşanıyor. Hem laboratuarlar alışık değil bu çalışma şekline hem de animatörler film baskı teknolojisine yabancı. Şimdilik çalışmalar deneye-yanıla ilerliyor. Önceden deneyim sahibi olanlar var muhakkak; lakin yeterli sayıda değil. Animatörlerin daha çok televizyon çözünürlüğüne uygun formatta çalışma alışkanlığı sorun Akay’a göre; hâlbuki yaptıklarının sinema ekranında nasıl görüneceğini de hesaba katmalılar. “Genelde, yaptıkları işleri perdede görmek soğuk duş etkisi yapıyor animatörler üzerinde.” diyor. Buna rağmen çok sayıda girişimcinin ve teknik altyapının varlığı umut vaat edici.

Bu dönemde içinde bol miktarda özel efekt barındıran filmlerden biri de Derviş Zaim’in yönetmenliğini yaptığı ‘Cenneti Beklerken’ idi. Sinefekt’in yöneticisi Kerem Kurdoğlu, filmin görsel efektlerini yapanlardan. ‘Cenneti Beklerken’ filmi 35 mm sinema perdesine aktarıldıktan sonra, önce Sinefekt’te, ardından başka bir sinema salonunda izlenmiş. Böylece hatalar asgariye düşürülmüş. Derviş Zaim, filmlerde yaşanan sorunların çalışma disiplininin yanı sıra finansal ve zamansal imkânlardan bağımsız düşünülmemesi gerektiğini hatırlatıyor.

Kerem Kurdoğlu ise her animatörün yönetmenle farklı bir ilişki geliştirdiğini ve kiminin animatöre daha çok inisiyatif bıraktığı halde bazılarının tamamen kendi kararlarını uygulamayı talep ettiğini anlatıyor. Dünyada büyük bütçelerle ve uzun sürelerde yapılıyor animasyon ve dijital efekt içerikli filmler. Fakat bu şartlar henüz Türkiye’de yok. Kurdoğlu, “Mecburen Türk usulü geliştirmek zorundayız. Kendi şartlarımıza göre hareket etmemiz zaruri.” diyor. Bunlar da beraberinde güçlükleri getiriyor. Peki, bu duruma olumlu tarafından bakmak da mümkün mü? En nihayetinde Batı’dan ülkemize intikal eden bir sanat sinema; animasyon teknikleri için de aynı durum söz konusu. Ülkenin içinde bulunduğu şartlar doğrudan taklidi mümkün kılmadığı için yeni bir üslubun gelişmesine vesile olabilir mi?

ZAİM, DİJİTAL VE MİNYATÜR...
“Biz yurtdışındaki yordamları ister istemez alacağız; ama farklı girişimlerde de bulunmamız gerekiyor.” diyor Derviş Zaim. Onun özellikle son filmini çekerken zihnindeki soru şu: “Bu ülkenin tarihinden, geçmişinden kaynaklanan birikimler var. Bunlar sinema sanatına aktığında şahsiyetli çalışmalara vesile olabilir mi?” ‘Cenneti Beklerken’, bu sorulara aranan bir cevap niteliğinde. Filmde dijital efektlerle minyatür sanatının sentezi farklı bir türü çıkarıyor ortaya. Çalışmalar da iki düzlemde ilerlemiş: Minyatürler canlandırılırken özellikle sanatın özü, anlatım özellikleri irdelenmiş. Zamana ve mekâna dair minyatür sanatının tavrını tayin etmeye çalışan ekip, minyatür sanatının sinemasal karşılığını bulmaya çalışmış. Minyatürler hareket ettirilirken, uygun düşmeyeceği endişesiyle, Amerikan üslubundan kaçınılmış. Zaim’e göre film bu yönüyle bir ‘araştırma-geliştirme’ projesi niteliğinde. Zaim’in çabası özellikle animasyonun sinemamıza uyumu sürecinde anlamlı görünüyor. Kopyala yapıştır usulü kötü taklitler yerine, mesajların kültürel hafızamızda yoğrularak ürüne dönüştürülmesi Türk sinemasının geleceği açısından da heyecan verici. Animasyon ve dijital efektlerin karşımıza daha çok çıkacağı aşikâr. Sinema üslubunda da etkili olacak bu tercih dileriz ki kültürümüzden de beslenerek kendine yeni ve özgün bir üslup mecrası bulur.

GELECEĞİN ANİMATÖRLERİ
Türkiye'de animasyon eğitimi ciddi anlamda 1990 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Çizgi Film (Animasyon) Bölümü’nün kurulmasıyla başlar. Bugün İstanbul Maltepe Üniversitesi ve Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde animasyon bölümünde eğitim veriliyor. Fakülte ve atölye dışında animasyon için internetten online eğitim veren okullar da var. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Fethi Kaba, özellikle gençlerin bilgisayar animasyona ilgili olduklarını söylüyor. Ona göre gelişim çağlarında teknolojiye yakınlıkları, bu alana ilgi duymalarını da sağlıyor. Mehmet Kurtuluş, Anima gibi diğer ajansların da aynı zamanda bir eğitim kurumu gibi çalıştıklarını anlatıyor. Fakat temel sorun teknikten öte sanat eğitimi, bunun için okul da şart değil. "Bilgisayara yatkın, istekli bir genci bir senede teknikle donatabiliriz; fakat temel sanat eğitimi çok önemli. Renk, ışık, kamera, estetik dili hakkında fikir sahibi olmak şart." Kurtuluş'a göre Türkiye'deki görsel efekt sanatçılarının temel sorunu da bu.

ANİMASYON, GÖRSEL VE ÖZEL EFEKT NEDİR?
Görsel efekt, hareketli resimleri üst üste koyarak tek resim oluşturma çalışmasına deniliyor. Patlamalar, fonda gemi geçirmek, bir mekânı oluşturmak bu gruba dâhil. Animasyonda çeşitli türler var. Efekt animasyonuna, ateş görüntüsü yapılması örnek verilebilir. Karakter animasyonunda ise cin, canavar gibi yaratıklar perdeye yansıyor. Özel efekt ise gerçek hayatta mümkün olmayan durumların film setinde kontrollü olarak sağlanmasında kullanılıyor. Yağmur, rüzgar, patlama, araba çarpışması, kurşun deliği, kurşun kıvılcımı gibi.

UZUN METRAJ ANİMASYON FİLMLER YOLDA
Her ne kadar filmlere azar azar serpiştirilse de henüz uzun metraj bir animasyon filmi Türk sinemasında çekilmedi. Animasyon üzerine görüştüğümüz neredeyse bütün ajansların üzerinde çalıştıkları projeleri var. Fakat sektörün yeterince olgunlaşmaması, projelerine nokta koymalarına mâni. Animatör Mehmet Kurtuluş'a göre animatörlerin temel problemi; bu tarz çalışmaları kaldıracak bir tüketicinin yokluğu. Film üretildiği takdirde tekrar tekrar seyredilmesi ve dünyada satılması şart. Avrupa'da minimum 20 milyon dolar, Amerika'da 100-150 milyon dolarlık bütçelere sahip bu filmler, masrafları sebebiyle nispeten az üretiliyor. Başar Moluk, finansman ve girişimcilik sorununa da dem vuruyor: "Teknik açıdan iyi bir seviyedeyiz fakat finansmanda durum aynı değil. Türkiye standartlarında yapılacak bir animasyon filmin para kazanma ihtimali düşük. Bunun için en az elli kişiyle iki yıl kapanıp çalışmanız gerekiyor. Mevcut sermaye yapısında bu mümkün değil. Sinemada 2-2.5 milyon dolar harcanabiliyorsa sebebi 3-4 ay içinde çekilip, en fazla beş ay sonra satılabileceği içindir. Halbuki animasyon sineması için en az iki yıl çalışmak gerekiyor, bu da bireysel yatırımcılara cazip gelmiyor. Çözüm için sermaye, alıcı kitle ve zaman üçlüsünün bir araya gelmesi gerekiyor. Bu tekâsüfün gecikmesi animatörleri durduran sıkıntıların başında geliyor.”

Tuba ÖZDEN
Aksiyon Dergisi, Sayı: 631, 08.01.2007