Gönderen Konu: Kınar Sıvacıyan  (Okunma sayısı 1800 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Kınar Sıvacıyan
« : 25 Mart 2012, 15:13:29 »


Kınar Hanım, (d. 1876, İstanbul - ö. 13 Ağustos 1950, İstanbul), Ermeni tiyatro oyuncusu.

"Fasulyeciyan Topluluğu"`nda çalışan annesi Bercuhi hanım'ın, topluluk oyuncularından birinin ölümü üzerine boş kalan kadroya, annesinin önerisiyle henüz 14 yaşındayken Tekirdağ'da "Körün Oğlu" adlı oyunla sahneyle tanışan Kınar Hanım, Türk tiyatro tarihinde yer alan ilk oyunculardandır.

1894 yılında aynı toplulukla 1900 yılına kadar sürecek bir Balkan turnesine çıktı. 1901'de "Mınakyan Topluluğu"``na katıldı. 1908 yılından sonra oldukça tanınarak, artan tiyatro toplulukları arasında büyük talep gördü. Bir dönem Zabel Binemeciyan'la birlikte "Yeni Osmanlı Tiyatrosu" adlı bir topluluk kurdu. Darülbedayi'nin kurulmasıyla kuruma katılan Kınar Hanım, Muhsin Ertuğrul, Raşit Rıza, Şadi Fikret Karagözoğlu gibi isimlerle çalıştı. Bugünkü adıyla Şehir Tiyatroları olan Darülbedayi'nin ustaları arasında sayılmaktadır.

Şair Ece Ayhan'ın ilk şiir kitabı, Kınar Hanım'ın Denizleri adını taşımaktadır.

KAynak: Wikipedia
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Kınar Sıvacıyan
« Yanıtla #1 : 25 Mart 2012, 15:17:07 »
Bu yazımda sizi Türk Tiyatrosu'nun kuruluşundaki karmaşık günlere götüreceğim. O toz duman içinde kimlik arayan Türk Tiyatrosu'na çok emeği geçmiş olan bir büyük Ermeni oyuncudan söz etmek istiyorum. Tarihin gölgede unuttuğu Madam Kınar Sıvacıyan ya da daha çok bildiğimiz adıyla Kınar Hanım'dan konuşacağız bugün.

Kınar Hanım'ın zarafetini, sahne tutkusunu ve disiplinini neden bu kadar zaman sonra hatırladığımı (hatırlamak zorunda kaldığımı) okuyucunun yüce himmetine bırakıyorum.

 
Oluşum dönemini anlatarak başlayalım.
1839'da yayınlanan Tanzimat Fermanı, batıya yönelen Osmanlı'nın ilk eylemi kabul edilir. Yenilik her alanda farklı rüzgarlar estirmiş; bu arada sahne sanatları ve tiyatroda da yeni ve daha çağdaş sesler duyulmaya başlamıştı. Ancak 2. Abdülhamid (1842 - 1918) padişah olduğunda bu sesler yavaş yavaş boğulmuş, özgürlükler kısıtlanmış; her şeyde olduğu gibi tiyatroda da bir korku, bir durulma yaşanır olmuştu. Bu durma dönemi, 1908'e, Meşrutiyet'in ilanına kadar sürmüştü.

Ancak bu korku egemenliğinde, ağzını tutamayan, "tavına geldi, demiri dövmek gerek" diyen birkaç aykırı ses de yok değildi. 1860 yılında Tercüman-ı Ahval Gazetesi'nde İbrahim Şinasi (1826 - 1871) diye biri ; "devlete asker veren, vergi veren millet , devletin iyi mi kötü mü yönetildiği hakkında düşündüklerini söyleme hakkına da sahiptir" demiş ve başı belaya girmiştir. Türk Tiyatrosu'nun ilk metninin yazarı kabul edilen Şinasi'nin (Şair Evlenmesi) açtığı bu bayrak vatan şairi Namık Kemal'in (1840 - 1888) şiirlerinde daha da yücelmiş ve bu direnen kuşak 1876'da padişah Abdülaziz'i devirmiştir. Yerine geçen Şehzade Murat (1840 - 1904) akıl sağlığının bozulması yüzünden sadece 93 gün tahtta oturabilmiş; yerine Meşrutiyet sözü veren 2. Abdülhamid padişah olmuştur.

Ancak bir süre sonra anayasayı tanımadığını, meclisi dağıttığını, bütün gücün kendi elinde olduğunu bildiren 2. Abdülhamid tarihi bir manevrayla baskıcı sistemini uygulamaya başlamıştı. Yeni yeni filizlenen zavallı sanatın yine boynu bükülmüş, özgürlükçü düşünce zindanlara atılır olmuştu. Fakat ardı sıra gizli çalışmalar hız kazanmış, özgürlük itkisi, sallanan padişahlığı 1908'de 2. Meşrutiyet'i ilan etmeye zorlamıştı.

Bugünlerin (artık neredeyse cımbızla toplanan) tiyatro hareketiyle ilgili bilgilerini, Refik Ahmet Sevengil hocamızın kitaplarından öğreniyoruz. Sevengil'e göre bu yıllarda tiyatro adına üç çeşit çalışma vardı. Birincisi Mınakyan Efendi'nin (1839 - 1920), (Osmanlı Dram Kumpanyası'nın) çalışmaları, ikincisi soluksuz ve düzensiz tuluatçılar ve üçüncüsü Ahmet Fehim Efendi'nin (1857 - 1930) çalışmaları...

Meşrutiyet'in ilan edildiği 23 Temmuz 1908 günü, sahne sanatçılarının çoğu dilimizi iyi konuşamayan Ermeni oyunculardan oluşuyordu. Meşrutiyet'in özgürlükçü soluğuyla, bir çok Türk genci delirmiş gibi her sokak başında ( iki üç günlük ömürleri olan) topluluklar kurmuş; ama deneyimsizlik ve bilgisizlikten ötürü kaybolup gitmişlerdir kısa zamanda. (Üstüne üstlük oyunculuğun aşağılık bir iş sayıldığı günlerde olduğumuzu unutmamalıyız.)

Bu kontrolsüz özgürlükçü toplumsal kaynaşma, sadece dokuz ay sürmüş ve tarihe "31 Mart Olayı" olarak geçecek gerici bir ayaklanmayla son bulmuştur. Meşrutiyet'i istemeyen gericiler 12 Nisan 1909'da İstanbul'da ayaklanmış; Taşkışla'da ki askerler, Hamdi Çavuş adında birinin önderliğinde Ayasofya Camii'nin önünde toplanmışlardı. Yeni seçilen meclis bu camiye bakan bir binadaydı. Ayaklanma, hürriyetçi meclise bir gözdağı vermek anlamına da geliyordu aynı zamanda. Hatta öfkelerini kana bulayan 31 Mart eylemcileri; hürriyetçi gazeteci, aynı zamanda milletvekili olan Hüseyin Cahit (Yalçın) sandıkları Aslan Bey adındaki bir milletvekilini yol ortasında öldürmüşlerdi. Uzatmayayım, isyan Selanik'ten gelen 3. Ordu tarafından bastırılmış ama aynı anda 2. Abdülhamid'i de tahtından etmiştir. (31 Mart diye bildiğimiz bu hareket aslında 12 Nisan 1909'da gerçekleşmiştir. Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te olduğundan tarihe böyle geçmiştir.)

Gözün gözü görmediği bu siyasi çalkantıların yoğunluğunda tiyatro bir kez daha örselenmiş; İstanbul'da ki tüm oyuncular Rumeli ya da Anadolu'ya dağılmışlardır. Yeni padişah Mehmet Reşat (1844 - 1918) yani 5. Mehmet'in de tiyatroya özel bir ilgi duymaması, sarayın Müzika'yı Hümayun kadrosunun açıkta kalmasına neden olmuştur. Bu yıllarda Osmanlı'da sahne sanatları kan ağlamaktadır. Türk sahnelerinde olanlar sadece Ermenilerdir. Ve ilginçtir, yasaklı şair Namık Kemal'in oyunları da ilk kez bu Ermeni oyuncular tarafından oynanmıştır.



Bu noktada çok kısa ömürlü olsa da Madam Eliza Binemeciyan'ın tiyatro kumpanyasından söz etmek yararlı olacak sanıyorum. Madam Binemeciyan Kumpanyası 1912'lere yaklaşırken; "Masum Kaatil" adlı bir oyun sahneler. Ardından "Sabah-ı Hürriyet" ve "Sirkat ( Hırsızlık) Meselesi" adlı oyunlar sahnelenir. İnsanların linç korkusuyla sokağa çıkmaya korktuğu bu politik kriz günlerinde kumpanyanın yaşaması bir mucize olurdu zaten. Kumpanya Binemeciyan Hanım'ın tüm çabasına karşın 1912'de dağılır. Ancak Türk sahnelerinde gösteri yapmayı çok önemseyen Madam Binemeciyan vazgeçmez ve bir başka bayan oyuncuyla, Kınar Hanım'la bir araya gelerek gösterilerine devam eder.



Kınar Hanım, 1876 yılında İstanbul'da doğmuş, 1891'de henüz 15 yaşındayken Ahmet Fehim Efendi'nin gurubunda sahneye çıkmış, Mınakyan Tiyatrosu'nda oynamış, deneyimli bir oyuncudur. Türkçe'yi Ermeni şivesiyle konuşmasına rağmen seyirciyi etkilemiş ve sevilen bir sanatçıdır. (Cumhuriyet'ten sonra ki yıllarda, Türk kadınlarının sahnede yerini alması üzerine Kınar Hanım'ın konuşmasındaki şive bozukluğu daha çok göze batmaya başlamış; ve görevini yerine getirdiğini düşünen sanatçı, henüz kırklı yaşlarındayken sahneden çekilmiştir.)

O günlerde tiyatro sahnesine seyirci çekmek oldukça güç bir işti. Gösterinin yanı sıra başka etkinlikler de yapmak gerekiyordu. Kınar Hanım ya da Eliza Binemeciyan gibi sahneye tutkun sanatçılar açıkta kalmamak, sahneden uzak durmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu durumdan yararlanan İstanbul'un ünlü, ünlü olduğu kadar gözü açık bir fotoğrafçısı yaklaşan ramazan eğlenceleri için Ferah Tiyatrosu'nu kiralamıştı. Bu fotoğrafçının adı Mösyö Vaynberg'ti. Bu mösyö aynı zamanda sinema işletiyordu. Neyse uzatmayalım, uyanık mösyö, Kınar ve Eliza Hanımlara bu etkinlikte sahneye çıkmalarını teklif etti. Hiç durmadan esen fırtınada ellerindeki sanat mumunun sönmemesi için uğraşan bu iki tiyatro oyuncusu, 45 kişilik bir kadronun kurulmasına öncülük ettiler. Bu yeni gurubun adı tarihimize "Yeni Osmanlı Tiyatrosu" diye geçti. Şimdi sıkı durun, oynadıkları oyun Namık Kemal'in "Gülnihal" adlı 6 perdelik oyunuydu. (Şimdi bazılarınız niye sıkı durması gerektiğini düşünüyor olabilir. Niyesi var mı? Kadro Ermeni oyuncular, organizasyon ticaretçi Mösyö Vaynberg, sahnenin üstündeki, padişah deviren özgürlükçü zihniyetin adı Namık Kemal...)



Gülnihal oyununun el ilanında aynen şöyle yazıyordu.
"Edib-i azam (büyük edebiyatçı) Namık Kemal Bey merhumun asarından (eserlerinden) meşhur-i cihan (dünyaya ün salmış) Gülnihal.
 Feci dram, 6 perde. Büyük mizansen, kanlı sahneler."


Eşhas (Rol Dağılımı)
İsmet Hanım ....................................................Rozali Hanım
Gülnihal .......................................................... Kınar Hanım
Paşo Hanım .....................................................Binemeciyan Hanım
Yadigar ........................................................... Zabel Hanım
Mahkume Kız ...................................................Araksi Hanım
Rakkase ..........................................................Parasküi Hanım
(... ve diğerleri.)     

Bir tarafta zevk-ü sefa!... Bir tarafta zulm-ü cefa! Bu piyese mükemmel bir ince saz takımı ilave olarak iştirak edecektir.   
Köylerde oturanların gece dönüş vapurlarına yetişebilmeleri için piyesler önce oynatılacak, sinema piyesten sonra gösterilecektir.
Serinlik için tiyatromuza bir çok vantilatör konulmuştur.




Türk Tiyatrosu'nun aktif olarak başladığı yıl kabul edilen 1916 yılına geçmeden; Kınar Hanım'a ait parça parça dokümandan toplamaya çalıştığım bir biyografik bilgi aktarımı yapmalıyım.

Kınar Hanım (Sıvacıyan), 1876 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Bercuhi Hanım, Fasülyeciyan Tiyatro Topluluğu'nda oynayan bir oyuncuydu. Kınar Hamın'ın yine bu topluluk oyuncularından Takuhi Heranuş'un ölümü üzerine (1890) onun yerini tutabilecek gayretli bir eleman arandığı sırada annesi Bercuhi Hanım'ın önerisiyle ilk kez aynı toplulukta sahneye çıktığını bildirir Türk Tiyatrosu Ansiklopedisi. (Yazanlar : N. Nihat Özön, Baha Dürder / Remzi Yayınları / 1967) Bir başka kaynaktaysa sahneye çıkış hikayesi biraz farklı anlatılır.

Ahmet Fehim'in hatıralarında Kınar Hanım'la ilgili şöyle bir bölüm vardı. 1306 yılında (1890) Tekirdağı'nda bir hanı tiyatro haline getirmek için sahipleriyle sözleşme yapmıştım. Yeri sağladıktan sonra topluluğu kurmaya başladım. Heyetimizde kadın olarak yalnız Ofelya vardı; İstanbul'a geldik. Ahşap köprü üzerindeki kahvede Fasülyeciyan'a rast geldim. Trabzon turnesinden dönmüş, Siranuş'u unutamıyordu. (Siranuş; Gedikpaşa, Bursa ve Fasülyeciyan Tiyatroları'nın güzel aktristi ve Fasülyeciyan'ın sevgilisidir. O sırada yeni ölmüştür.) "Gel beraber çalışalım, kederini unutursun" dedim. "Yorgunum, çalışamam; yanımdaki çocukları sana vereyim" dedi. Biri uzun boylu, saraylı gibi bembeyaz, al yanaklı, sırma saçlı güzel bir kız. Adı Roza Felekiyan. Ötekisi ufak tefek, çok genç, çok şirin bir kızcağız. Adı Kınar. Fasülyeciyan bu iki genç kızla kontrat yaptı. Kızlarla Tekirdağı'na gittik. Kınar Tekirdağı'na annesi aktrist Bercuhi ile beraber gelmişti. Bir müddet sonra Fasülyeciyan'la yine bozuşmuştuk. Kınar, Roza ve Bercuhi ile bir iki aktörü alıp, Selanik'e oyun vermeye gitti.

Kınar Hanım sahne hayatına girer girmez Arşak Sıvacıyan adlı bir güldürü oyuncusuyla evlenmişti. Ancak kocası çok genç yaşta ölmüş, Kınar Hanım'a da bir erkek evlat bırakmıştı. Kınar Hanım bu beklenmedik acıyı atlatmak için bir yandan oğlunu büyütüyor; bir yandan da tek teselli bulduğu sahneye sıkı sıkıya tutunuyordu. O dönem Mınakyan Tiyatrosu'nda sahne alan Kınar Hanım tiyatroya karşı o kadar disiplinli, o kadar saygılıydı ki, onun adını anan hiç kimse ona sadece "Kınar" diyememiş; adının sonuna mutlaka "Hanım" takısını eklemek zorunda kalmıştı. Kınar Hanım bir süre sonra tüm çabasına karşın tek çocuğunu da kaybeder. (Bence 1918 olmalı) Canı öyle yanar ki... Sadece sahnedeyken coşkulu duygulara yer vardır artık. Öyle böyle değil ama, duygusal sahnelerde seyircinin ciğerini sökercesine bir konsantrasyon halidir bu. Ancak oyunculuğu (bu yoğun odaklanmanın uzantısıyla ilişkili olabilir) melodramda bile daha yoğun bir melodrama kayıyor; seyirci, içinde derin bir acıya kapılıyordu. Üstüne yeknesak ve şiveli bir dil eklendiğinde seyircinin acı çekmesi kaçınılmaz oluyordu.

    Dönemi içindeki metin eksikliğinden oyunculuk tekniğine, sabit ve sofitalı dekor anlayışından tiyatro sanatının çaresiz güdüklüğü ve aşağılanmasına kadar yüzlerce sorun olduğunu hatırladığımızda; bu yoğun odaklaşmanın, Kınar Hanım'a eksi değil artı bir özellik kattığını düşünmeliyiz. Bir tek o mu? Kınar Hanım oyunlardan bir sözcük bile çıkarılmasına taraftar olmayan; her sözcükte ayrı bir anlam, ayrı bir duygu olduğuna inanmış bir oyuncuydu. Bir oyundan replik çıkarmayı yazara saygısızlık olarak nitelerdi. Behzat Butak onun için; "Sahneye ilk çıktığım tarihte Kınar Hanım'dan utanırdım. Geç geldiğimi görüp de beni ayıplamasın diye ödüm kopardı" der. (Günümüzde provalarına saatinde gelmeyen, üstelik bunun sıradan olduğunu düşünen oyunculara tokat gibi bir derstir Kınar Hanım'ın bu disiplini)

Bir başka tiyatro ustası Vasfi Rıza Zobu'ysa (1902 - 1992) 1950 yılında ölen Kınar Hanım için yazdığı bir yazıda onun üstün özelliklerini bakın nasıl anlatıyor.

Bu büyük sanatkarı ilk defa 1912'de Şehzadebaşı'nda Ferah Tiyatrosu'nda oynarken gördüğüm zaman on yaşında bir çocuktum, üzerimde büyük bir tesir bırakmıştı. Beş sene sonra Darülbedayi'ye öğrenci olarak kabul edildiğim zaman, prova salonundan içeri girince derhal kendisini tanımış, evvelce sahnede seyrettiğim arkadaşlarının hiçbirini hatırlamamıştım. 1917'den 1924'e kadar Darülbedayi'de bir sahnede çalışmak bahtiyarlığına eriştim; sanat ve sanatkar terbiyesinin ne olduğunu onun günlük hayatından öğrendim... Onun nazarında, sahnenin dışında kalan her şey bir hiçti. Onu yaşatan, ona nefes aldıran, onu Tanrı katına götüren yol yalnız ve yalnız tiyatroydu... On beş yaşına kadar esaslı bir eğitim görebildiğini sanmıyorum. On beş yaşından sonra da sahnede çalışırken bir okula girebileceği ihtimal dışıdır. Ama Kınar Hanım yalnız sahnemizin değil, döneminin de okur yazar kadınlarındandı... Darülbedayi'ye girdiğimin ikinci senesiydi, onu Kadıköyü'nden İstanbul'a inen vapurda Fuzuli Divanı'nı okurken gördüğüm zaman hayret etmiş, hayran olmuştum. Köprüye gelinceye kadar bana sevdiği mısraları vezniyle, ahengiyle parça parça okudu. Şairin bu mısralarla ne demek istediğini anlattı. (Sonra) hayret edilecek derecede kuvvetli (bir) hafızası vardı... O, yeni gelen (bir) piyesi alır, rolünü yazarken mi, yoksa piyesi okurken mi pek bilmem ama arkadaşları provada kekelerken ... o çatır çatır sanki evvelce oynadığı bir rolmüş gibi ezbere söylerdi. Yalnız kendi sözlerini değil, karşısında oynayanın laflarını da ezberlerdi... Mınakyan Kumpanyası ile Rumeli'de turnede bulundukları bir sırada bir şehirden başkasına hareket edipte temsile başlayacakları zaman piyesi geldikleri şehirde unuttuklarının farkına varan kumpanya mensupları ne yapacaklarını şaşırmışlar. Kınar Hanım o gece suflör deliğine girmiş, herkesin rolünü ezbere sufle ederek o gece temsili idare etmiş ve yürütmüş.

Bir zamanlar bizde devamlı tiyatro temsilleri yalnız ramazan gecelerinde verilebilirdi. Kınar Hanım, ramazana üç beş gün kala yatağıyla, mutfak takımlarıyla göç eder, sahnedeki odasına yerleşirdi. Ruhuyla, vücuduyla bağlandığı bu karanlık sahnenin dört duvarı arasından bayrama kadar bir yere çıkmaz(dı). 

1918'den ölümüne kadar (ağzından hiç düşmeyen sigarası ve) matem elbisesiyle gezen, dünya zevklerine, kadınlık süslerine yan bakıp meyletmeyen Kınar Hanım, yaş konusunun açılmasından hoşlanmaz, başkaları hakkında da olsa söze girmezdi. Söyleyenleri ve söylenenleri de dinlemezdi. 74 yaşında öldüğüne göre 1920'de 44 yaşında olması gerek bu büyük sanatkar, "Kayseri Gülleri" (oyununda) genç okullu kız çağındaki Diyana rolünü tekrarlayabiliyordu.

Onun tek eski arkadaşı olan İbn-ür Refik Ahmet Nuri (Sekizinci) Bey: Vaktiyle, Bir Çiçek İki Böcek piyesindeki o fevkalade oynadığı hala rolünü ona bir türlü kabul ettirememiştik. (Belki iyi oynarım beğenilir de, bundan sonra ihtiyar rollerini, "Aman Madam, çok başarılısınız iltifatıyla üstümde bırakırsınız, ondan korkarım" sözleriyle reddetmişti) demişti.

Doktor Hüseyin Suat Bey, dilinin ucuna geleni söyleyiverirdi, bizde edebi heyet üyesiydi. Beyoğlu'nda Hammalbaşı'nda ki okul binasında prova salonunda bir dinlenme saatinde Kınar Hanım elinde bir yün işi örüyordu. Hüseyin Suat kapıdan çıkarken baş ucunda durdu: "Maşallah hiç yaşınızı göstermiyorsunuz Kınar Hanım" dedi, "ben tıbbiyede öğrenciyken siz yine böyleydiniz." Biz gülmedik, hatta duymamazlığa geldik. O heyecan dolu kadın, sinirini büyük bir soğukkanlılıkla maskeleyerek bize döndü, dramatik bir tonla: "Hey Allahım! Lane-i Melal'in o ince şairi bu mudur?" dedi.

* (Lane-i Melal: Keder Yuvası. Doktor Hüseyin Suat Bey'in kitabının adı. Melal; can sıkıntısı ya da bıkkınlık anlamındadır.)



Kınar Hanım ilk kez 1891'de Tekirdağ'da "Körün Oğlu" adlı oyunda, Viktor rolüyle sahneye çıktı. 1892 - 1893 yıllarında Fasülyeciyan Topluluğu'yla İstanbul'da; 1894'te de altı yıl sürecek bir turneyle Bulgaristan ve Romanya'da sahneye çıkmıştır. 1901'de tekrar İstanbul'a dönmüş ve Mınakyan'la çalışmaya başlamıştır. Az sonra bazı oyunların el ilanlarındaki ayrıntılarla, sahne performansından elimizde olan birkaç fotoğrafını yıllara bölerek sizinle paylaşacağım. Ama biz yinede oynadığı birçok oyundan (bulabildiğim kadarıyla) bir döküm yapalım.

Oyun Adı                                                           Rolü
Dalida ............................................................... Marta
Kantocu Kız ...................................................... Somine
Ekmekçi Kadın .................................................. Klaris
Simone ve Mari.................................................. Mari
Fanfan .............................................................. Klodine
Gülnihal ............................................................ Gülnihal
Huşenk ............................................................. Münije
Alemdar ............................................................ Cevri Kalfa
Çürük Temel ..................................................... Pervin
Bir Çiçek İki Böcek ............................................ Servinaz Hanım
Kundak Takımları .............................................. Peyker
Yağmurdan Doluya ........................................... Müzeyyen
Kirli Çamaşırlar ................................................. ( ? )
Kabus .............................................................. Selma Hanım
Fare ................................................................. İclal
Harap Yurt ....................................................... Kevser
Karanlık Kuyu ................................................... Besime
Azarya (Avare) ................................................. ( ? )
Dört Çihar ........................................................ ( ? )
Odalık .............................................................  ( ? )
Kısmet Değilmiş ............................................... ( ? )
Baykuş ............................................................. ( ? )



Kınar Hanım eminim ki bilemediğimiz birçok oyunda daha görev yapmış; Türk Tiyatrosu'nun bugüne gelmesinde eşsiz hizmetlerde bulunmuştu. Vasi Rıza Zobu "Rahmetli Kınar Hanım" yazısında onun için aynen şöyle yazmıştı: "Büyük sanatkârdı. Son demine kadar da büyüklüğünü muhafaza etti. Bundan üç sene evvel onun amatör gençlerle, bizim Dram Tiyatrosu'nda bir temsili olduğunu duymuştum. Seyre gittim… Kulakları bir küp gibi işitmez olmuştu. Karşısındakileri nasıl işitecekte, sırası gelince kendi sözüne başlayabilecek diye merak içindeydim. Hafızası kadar zekası da imrenilecek bir derecede olan koca kadın; sonuna kadar bir kelime aksatmadan; hatta karşısındaki gençlerin bocalamalarını da önleyerek son perdeyi kapattırdığı vakit, hayranlık ve şaşkınlıktan bir müddet yerimden ayrılamamıştım.

Bizden çekildikten sonra bir kere olsun Şehir Tiyatrosu'na uğramadı… Hepimizi çok sevdiği için, dargın olması kabil değildi. Bu terk edişin; haysiyet ve şerefine son derece düşkün olmasından ileri geldiğini de ben düşünmemiştim. Senelerce evvel, Kadıköyündeki evinde onu ziyarete gittim. Söz arasında kendisini tiyatroya davet ettim… "Hepinizi öyle göreceğim geldi ki" dedi, "boş zamanlarınızda uğrasanız. Eski günleri yad ederiz" dedim. Gözüme gözünü dikti: "Gelmem!" diye keskin bir cevap verdi. Bu sözün manasını düşünüyordum. Hemen ilave etti: "Yeni bir takım kimseler var içinizde. Olur ki biri: Bu kadın da muhtaç kaldı da acaba iş istemeye mi geldi, diye aklına bir şey gelir" dedi ve sustu… Bütün takatimi derleyip aksini kabul ettirmeye çalışmama rağmen ikna edemedim.

Kendisine bir gün de Emekli Sahne Sanatkarları Yurdu Cemiyeti'nden bahsetti… İhtiyacı olan emekli sahne sanatkarlarına maaş verebileceğimizi anlattım. Doğrudan doğruya kendisine teklif etmeye cesaret edemeyeceğimden sıkıntı olmak ihtimalini düşünerek başkalarından misal getirerek söz açtım…  Zeki kadın. Daha lafımı tamamlamadan: "Şükürler olsun ki ben daha o hale gelmedim" dedi ve bahsi değiştirdi.

Allah ona da gönlünün istediği gibi verdi. Hiç kimseye muhtaç olmadan yahut da ihtiyacını bize duyurmadan 14 Ağustos 1950'de ebediyete intikal eyleyip, 18 Ağustos'ta toprağa defnedildi. Kadıköyündeki kiliseden Kurbağalıdere üstündeki mezarlığa kadar onu muhteşem bir cenaze alayıyla takip ettik. Vasiyeti üzerine, oğlunun yanına yatırdık. Şerefli hayatının sonuna eren, her vakit hayırla yad edilecek hatıralar bırakarak göçen bu büyük kadının akıbetine gıbta ettim… Allah cümlemize onun gibi iyi huylar versin… "

(Türk Tiyatrosu Dergisi, 1 Ekim 1950, Yıl 21, Sayı 241, Sayfa 15, Rahmetli Kınar Hanım yazısı, Vasfi Rıza Zobu)



Şimdiii, dönelim 1916'ya. 1916'da ne var ki bu kadar önemli bir yıl değil mi? 1916'da Türk Tiyatrosu'nun temeli sayılan Darülbedayi (Güzellikler Evi) kuruldu ve ilk gösterimini yaptı: "Çürük Temel" Aşağıdaki fotoğraf (bildiğim kadarıyla) o tarihi geceden kalmış elimizdeki tek fotoğraf.

Çürük Temel, Fransız yazar Emile Fabre'nin (1869 - 1955) La Maison d' Argile adlı eserinden Hüseyin Suat Bey'in uyarlamasıyla, 19 Ocak 1916 Çarşamba günü, Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu'nda, saat 21:30'da seyirciyle buluşmuş, Darülbedayi'nin ilk oyunudur. Türk Tiyatrosu için bir ilk olan bu oyunun davetiyesinin alt kısmında küçük harflerle şunlar yazılıdır. "Smokin iktisası mercudur" (Smokin giyilmesi rica olunur)

*(Not; Şimdi de, "Vajinal Monologlar", "Kim Kimi Kiminle?" gibi oyunlarla seyirci avutan bir zihniyete tiyatro diyenler var.)

Bu oyunun broşür nitelikli çağrısında fiyatı "1 Lira-yı Osmani" yazılı olup, açıklama bölümünde; "Hasılat-ı umumiye-i gayr-ı safiyesi tamamen Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti'ne teberru edilmiştir." ibaresi dikkat çeker. Yani gelirin tamamı, masraflar çıkarılmadan Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Derneği'ne bağışlanmıştır.



Eşhasa geldiğimizdeyse (rol dağılımı) liste şöyledir.

Münevver Hanım.................................................... Felekiyan Hanım
Pervin ................................................................... Kınar Hanım
İclal ...................................................................... Eliza Hanım
Şükran Hanım ....................................................... Adriyen Hanım
Bir Hizmetçi ........................................................... Sara Mannik Hanım
Necip Bey .............................................................. Ertuğrul Muhsin Bey
Halim Bey ............................................................. Nureddin Şefkati Bey
Ferid ..................................................................... Muvahhit Bey



En altta da teknik doküman kısmı vardır. Dekor, Bernar Rozental Efendi, kostümler Kalivurusi ve ortakları, (erkeklerin; Karlman Ticarethanesi, bayanların; Avusturya Osmanlı Mefruşat Ticarathanesi)...

Ve şimdi programda oyunun broşür yazısı vardır. Yazan Rıza Tevfik Bey. Özetin özetiyle ve yeni Türkçe'yle şöyle bir şey:... Tiyatronun genel duygu ve düşünceye etkisi, bugün eskisine göre daha fazladır... Güzel, sevimli ve zarif hareketler, iyi giyinme hatta ev döşeme işlerinde bile tiyatrolar okul sayılıyor. İnsanlığı herhangi bir sebeple ilgilendiren bir mesele yoktur ki, bugün tiyatro sahnesinde yer almasın...  "

Oyunun neyi anlattığını da kısaca açıklayalım. Karakterleri birbirine uymayan evli bir çiftin ömür boyunca bir arada yaşayamayacaklarının anlatıldığı oyun; eğer böyle bir ilişkinin devamına zorlanırlarsa bu evliliğin her iki taraf içinde bir cehenneme dönüşeceğine vurgu yapar. Toplumun buna hakkı olmadığı düşüncesi savunulur.

1916'daki Çürük Temel'in başarısı, Türk Tiyatrosu için bir devrim niteliğindedir. Çünkü iki yıl önce başlamış olan 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın durumu hiç de iyi değildir. Her şey karmakarışıktır. Ona rağmen Kınar Hanım ve artık adını sıkça duyacağımız Ertuğrul Muhsin Bey ya da Eliza Binemeciyan ya da Nureddin Şefkati Bey gibi mücadeleci insanlar vazgeçmemek üzere bir koşu başlatmışlardır. Aynı yıl Darülbedayi oyuncuları Ertuğrul Muhsin'in yönettiği "Bir Çiçek İki Böcek" adlı oyunu sahnelerler. Oyun Tahsin Nahit (1887 - 1919) tarafından Fransızca'dan uyarlanmış bir oyundur. Kınar Hanım Çürük Temel'de ki başarısından ötürü başa oynamaya başlamıştır. Oyundaki iki ana kadın kahramandan biri Eliza, diğeri Kınar Hanım'dır. Eliza Binemeciyan Seza Hanım, Kınar Hanım'sa Servinaz Hanım rolünde oyunculuklarının doruğuna çıkarlar. Kınar Hanım, (hiç hoşlanmadığı halde) geçkin bir kaynanayı canlandırır.

1917'ye geldiğimizde savaş olanca hızıyla devam ederken, Darülbedayi de yeni projelerle Türk sahnesini sabitlemeye çalışmaktadır. 1917 yılı ramazan ayı Haziran ve Temmuz aylarına denk gelir. Bu, sanatçıların Tepebaşı Tiyatrosu'nda sürekli oyun oynaması için iyi bir fırsattır.

30 Haziran 1917'de Hüseyin Suat (Yalçın)'ın "Kundak Takımları", Mehmet Rauf'un tek perdelik güldürüsü "Yağmurdan Doluya" ve 2 Mart1917'de de, Halit Fahri (Ozansoy)'un "Baykuş" adlı oyunları sahnelenir.

Baykuş oyunun yazarı Halit Fahri (Ozansoy) bu oyunu yazarken baş rolünde Ertuğrul Muhsin Bey'in oynayacağını düşünerek yazdığını bildirir anılarında. (Oyunun ilk gösterim tarihi olarak da R. Ahmet Sevengil 8 Temmuz 1917 derken, incelemeci Gökhan Akçura 2 Mart 1917'yi işaret eder.) Her neyse, 1917'de oynanan Baykuş için Ertuğrul Muhsin Bey saçlarını kazıtmış ve ihtiyar birini canlandırmıştı. Oyunu izleyen Şehzade Abdülmecit, Ertuğrul Muhsin'i çok beğenmiş ve rolündeki görünümüyle bir tablosunu yapmak istemişti. Bu nedenle Sedat Simavi Ertuğrul Muhsin Bey'in değişik fotoğraflarını çekerek şehzadeye vermiştir. Fotoğraflar o kadar güzel bulunmuş ki; daha sonra kartpostal olarak satılmıştır. İşte o fotoğraflardan biri.



1918 yılı Osmanlı için her ne kadar acıklı bir yıl olsa da, 1916'da kalkan ulusal tiyatro treni yoluna devam etmektedir. Kınar Hanım 1918'de sırasıyla; Kirli Çamaşırlar, Kabus, Odalık, Kısmet Değilmiş ve Fare oyunlarında sahneye çıkar. Ancak 30 Ekim 1918'de Mondros Antlaşması'yla son bulan Osmanlı Devleti'nin enkazı doğal olarak her şeyde olduğu gibi sanatta da bir dağılmaya, bir yıkıma yol açar.

 

Birkaç yıl süren bu şaşkınlıktan sonra, 1921'de "Yeni Sahne" kurulur. Darülbedayi'de kalan birkaç oyuncudan biri, yine sadık Kınar Hanım'dır. Bu yıl oynanan Mahmut Yesari'nin uyarlaması "Harap Yurt" oyununda Kınar Hanım (Kevser) rolüyle birinci kadındır artık. Ardından Mehmet Ferit takma ismiyle (Reşat Nuri Güntekin)'in "Karanlık Kuyu" adlı uyarlamasını oynarlar. Kınar Hanım (Besime) rolüyle yine adını en başa yazdırır.

Türk Tiyatrosu'nun kuruluş öncesi, kuruluş ve kuruluş sonrasında adını hep duyduğumuz bir Ermeni oyuncunun, Kınar Sıvacıyan'ın hikayesini yazarken; neden bilmem, içim buruldu biraz. Evet o dönem Türk kızları sahneye çıkamıyordu, evet kadın oyuncu sorunu vardı, şu ya da bu... İyi ya, Atatürk'ten sonra bu da aşıldı... da--- niye kimse Kınar Hanım'ı, o saygı değer madamı ya da bizden daha Türk gibi davranmış diğer Ermeni kadın oyuncuları bir makalecik olsun yazmayı akıl etmemiş ki? Refik Ahmet Sevengil'in çalışması ya da sevgili hocam Özdemir Nutku'nun, Metin And hocanın araştırmaları bir dönemi, yani geneli işaret ediyor. Çağımız ayrıntı çağı. Bu yazıyı yazdığım için içim huzurla dolu. Bir tiyatro büyüğümüze vefa borcumu ödedim hissine kapılıyorum. Umarım benim ardımdan gelenler, öğrencilerim, ulusal tiyatromuzun gelişmesine sayısız emeği geçen Kınar Hanım ya da diğer adını bile bilmediğimiz öncülere hak ettikleri saygıyı gösterirler.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Kınar Sıvacıyan
« Yanıtla #2 : 25 Mart 2012, 16:58:09 »
1 Mayıs 1936'da Ayda Bir Dergisi'nin 9. Sayısında yayınlanan  Hikmet Feridun(Es)'in Kınar Hanım'la yaptığı söyleşiyi aynen alıntılıyorum.



İHTİYAR YILDIZ "KINAR" ANLATIYOR…
Yazan : Hikmet Feridun

 
Kuşdiline varmadan önce 6 numaralı üç katlı tahta evin kapısını çaldık…

Bizim çaldığımız kapı değil de, yanındaki küçük servis kapısı açıldı. Ütüsü elinde, saçları kına boyasıyla kızıllaşmış bir kadın çıktı. Bu, Türk sahnesinin bir zamanlar en parlak yıldızı olan Madam Kınar'dı
…

Ütü elinde bizi selamladı…
- Benim artık sahne ile alakam ne?.. dedi… İşte görüyorsunuz: Sahne kadını değil, ev kadınıyım… Sahne için ne söyliyebilirim ki? Maamafih buyurunuz…

Kendisi biraz evvel çıktığı kapıdan girdi. Biz de onu takib edecek olduk:
- Yooo… dedi, siz merdivenli büyük kapıdan gireceksiniz…

Merdivenlerde telaşlı bir ayak sesi oldu. Büyük merasim kapısı açıldı. "Kınar Hanım" önde biz arkada tipik bir eski zaman odasına girdik… Mermer masalı konsolun üstünde karpuz lambalar… Aynanın kenarına iliştirilmiş aile fotoğrafları… Köşede bir kerevet… Alaturka sigara iskemleleri…

Her tarafta öbek öbek, defter defter eski piyesler… "Demirhane müdürü" nden tutunuz da, La dam o Kamelyaya kadar…
Aklıma Hazım'ın bir sözü geldi.

Hazım bir gün bana demişti ki:
- Madam Kınar'da hepimizden fazla sahne ve sanat aşkı vardır. Evinin dört köşesinde yüzlerce piyes bulabilirsiniz. O çamaşır yıkarken bile bir yandan entarilerini çitiler, bir yandan da eski rollerini, eski tiradlarını tekrar eder:
- Evladım… Evladım… Ciğerparem… Seni kaçırdılar demek ki…

Bu sefer Hazım'ın anlattıklarını gözümle gördüm.
Madam Kınar diyor ki:

- Güya ben sahneden çekildim değil mi? Halbuki bütün gün aklım, fikrim eski piyeslerde, eski rollerdedir…
Hayalimde eski rollerimi oynar, hayalimde sahneye çıkarım… Mesela şimdi siz gelmeden evvel "Eski rüya" yı oynuyordum…
 - Yaaa…

Bu sanat aşıkı ihtiyar yıldıza, gözlerim hayretle daldı…
Yanında büyük büyük kağıtlara yazılmış muhavereler gördüm…

- Bunlar nedir Madam Kınar?
- Sahneyi bırakalı tam on sene oldu. 10 sene sonra tekrar dönüyorum…

- Hayırlı bir haber… Bay Şadi'den sonra sizin sahneye dönüşünüz…
- Yıllarca evvel Celal Esad'ın (Büyük Yarın) piyesini oynamıştık… Sonra bu piyes kalmıştı. Şimdi tekrar onu oynamağa karar verdik… Kadıköy'ünde oynayacağım… bir haftadan beri ona çalışıyorum…
           
- Tiyatro hayatınızın kaçıncı senesini idrak ettiniz?
- Tamam 43 sene oldu… 43 senelik tiyatro artistiyim…

-  Sahneye nasıl çıktınız?
- Çok küçükken… Çocuktum… Annem artistti… Beni 12 yaşında sahneye çıkardılar…

- İlk oynadığınız rolü hatırlar mısınız?
- Nasıl hatırlamam?.. Kürek Çocuğu piyesinde Küçük Viktor rolü… Küçük bir çocuk rolü oynuyordum. Piyesteki, çocukta 12 yaşında idi…
Ben de… Bunun için rolüme tam uymuştum. Size hayatın garip bir tecellisini söyleyeyim.
- İnsan bunlara baktıkça ihtiyarladığını anlıyor. Sahneye ilk çıktığım zaman bir piyeste çocuk rolünü oynamıştım. Aradan birkaç sene geçti. Bu sefer ayni piyeste anne rolünü oynadım…Aradan yirmi beş, otuz sene geçti, bu sefer de yine ayni piyeste büyükanne rolünü oynadım…
- Düşünün: Evvela çocuk, sonra anne, sonra büyükanne… İnsanın ihtiyarlığını, bu üç rol yüzüne insafsız bir tokat gibi çarpıyor.

- Şimdi günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?
- Tamamıyla bir mütekaid hayatı ve tam bir inziva… Bazan, iki üç ay olur ki sokağa çıkmam. Evimin işleriyle uğraşırım. Mütemadiyen kitap okurum, eski rollerimi…
- Her gün hakkımda yazılan eski tenkidleri çıkarır, bir kere okurum. Kendi kendime:
- Hey gidi günler hey… derim.

- Hiç sahnede aşık oldunuz mu?
- Bir defa oldum… Çıldırasıya sevdim ve sevildim…Rahmetli kocamı… Tiyatroda genç komik rolleri oynuyordu… Güzel bir adam mı idi? diyeceksiniz… Kat-iyyen… Gayet çirkindi. Lakin sevdim… Evlendik… Tamam 34 sene oluyor… 33 senedenberi de dulum…

- Demek ancak bir sene beraber yaşadınız?
- Evet… Yalnız bir sene… Sonra kocam öldü… Hayatta çocuğumla yapayalnız kaldım… Sonra çocuğum da öldü… Hayatta pek çok acılar görmüş bir aktrisim…
- Lakin sahne bana hayatımdaki bütün acılar unutturmuştur.
- Sahneyi ailem, hayatım, imanım kadar severim. En büyük acılarımı sahnede büyük müelliflerin sözleriyle unutmuşumdur. İnsan sahnenin büyük zevkini saçlarına ak düştüğü zaman anlıyor. Eski rollerimi kaybettiğim sevgililer gibi kalbime gömdüm… Bugün kalbimde bir sevgili mezarlığı var…

Madam Kınar şiir söyler gibi konuşuyor. Yalnız ağır işittiği için epeyce bağırmak mecburiyetinde kalıyorum.

- Şimdi bugün de gazeteleri elime alır almaz hemen tiyatro havadislerini, tiyatro tenkidlerini arar, onları adeta içer gibi okurum. Halbuki benim bugün tiyatro ile alakam ne ki?.. 10 seneden beri tiyatrodan çekildim ve bir tiyatroya da ayak başmış değilimdir.

- Sahnede hiç tehlike geçirdiniz mi? Heyecanlı hatıralarınız var mıdır?
- Tabii… Bir kere Tolayan, Natan ile Klodine piyesini oynuyorduk. Ben bir erkek çocuğu rolünde idim. Sırtımda sert kolalı gömlek vardı.
- Rol icabı Tolayan bıçağını çekip üzerime yürüyecek, yalancıktan beni göğsümden vuracaktı.
- Oyunun burasına gelince Tolayan o kadar heyecana kapıldı ki sipsivri bıçağı göğsüme hızla sapladı.
- Bıçak önce kolalı gömleğimi, sonra göğsümü deldi… Ve birkaç damla kan aktı…
- Bir kere de Binemeciyan Efendi yanımda bir tabanca attı… Tabanca bana isabet etti. Yüzüm yandı…

- Lakin birinci geçirdiğim tehlike daha mühimdir. Çünkü eğer sırtımda kolalı sert gömlek olmamış olsaydı belki de adamakıllı yaralanacak, hayatım tehlikeye girecekti…

Birdenbire artistlik izzeti nefsine mühim bir darbe indirilmiş gibi:

- Biliyor musunuz? dedi, birisi benim hakkımda ne yazmış… Gûya Darülbedayi kurulduğu zaman benim maaşım 12, Eliza Binemecyan'ın 15 lira imiş… Halbuki Darülbedayi kurulduğu zaman en yüksek maaşı iki kişiye tahsis etmişlerdi. Benimle Eliza Binemecyan'a… On beşer altın lira… O zaman için mühim bir para… Bunun üçer lirasını da müesseseye terk ediyorduk. 12şer altın alıyorduk…

- Muhsinin, Galibin, Behzadın maaşları ne kadardı?
- 10 lira, 8 lira ve saire… 12 lira olanlar da vardı…

- Eskiden Mınakyanın tiyatrodan çok para kazandığı söylenir, değil mi?
- Evet… Öyle söylenir… Fakat zavallı Mınakyan ne masraflar ederdi, ne masraflar… Sansörden bir piyesi çıkarmak için neler çekerdik neler… Ne hediyeler giderdi…
- Sonra bilirsiniz, piyeslerin çoğunu kendi tercüme ederdi. Bir piyes beğenip tercüme etmek için en aşağı 10 piyes okurdu.
- Bunları yazdırmak için de ayrıca avuç avuç para dökerdi.
- Maamafih bugünkü aktör kazancına göre eski kazançlar çok fazla idi… Şimdi bakıyorum da… 30 kuruş…

- Para sıkıntısı çekiyor musunuz?
 Ağzımdan kaçan bu fazla laubali suale gülerek cevap verdi:

- Kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyoruz işte… Hayatta idealim de bu idi. Kimseye muhtaç olmamak…
- Bu 43 sene içinde hiç jübile yapmağı düşündünüz mü?
- Aklıma bile gelmedi… Bazı dostlar bunu bana söylerler… Ben jübileye layık mıyım? Jübile yapacak artisti, sahne, dışarısına atmaz…
- Kaç yaşında olura olsun bir artist kuvvetli oldukça sahnede kalır.

Sahnemizin en eski artisti yakında oynayacağı rolden bize bir parça okudu.
Resim çektirirken dikkat ettim. Kendisinde sanat heyecanı o kadar fazla ki, en ehemmiyetsiz, basit hareketleri bile müthiş bir dram oynuyormuş gibi hıçkırarak yaşatıyor:

- Heyhat… Heyhat!..

Bizi kapıya kadar uğurladı. Ve sahnede kendisine ebediyen veda eden oğlunu uğurlayan bir annenin hareketleri ile bir melodram havası içinde ayrıldık!



Saygıdeğer Madam Kınar Hanım! Nur içinde yatınız! Bugün sahneye inanan bir avuç tiyatro tutkulusu varsa hala, onların hamuruna bir çimdik mayayı katanlardansınız!



Kaynak: btasahnesi.net - 8. Yazı - 09 Ocak 2007
Orjinal makale ve resimlere buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz
midena pro tou telous makarize