Gönderen Konu: Osman Hamdi Bey  (Okunma sayısı 39195 defa)

0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Osman Hamdi Bey
« : 25 Kasım 2008, 21:55:57 »

Osman Hamdi, (doğum 1842 İstanbul - ölüm 24 Şubat 1910 İstanbul)  "Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın oğludur. 1860'da hukuk öğrenimi için Paris'e gitti. Hukuk öğreniminin yanı sıra o Paris'de iken aralarında ünlü ressam Jean-Leon Gerome'un da bulunduğu dönemim ünlü ressamlarının atölyelerinde çıraklık yaparak iyi de bir resim eğitimi aldı.

Osman Hamdi Bey, batı terbiyesiyle yetişmiş ancak içinde bulunduğu kültürden uzaklaşmadan bunu yansıtabilmiş döneminin en önemli ressamlarından biridir. Sanat alanında tanınmasının yanında, arkeoloji alanında da birçok çalışmaya katılmış hatta Türkiye sınırları içindeki "İlk Türk Müzesi"nin kurucusu olmuştur.

osmanlı devleti'nde eğitim için Avrupa'ya gönderilen ilk dört gençten biriydi. 2. Mahmud zamanında Sakız Adası'nda çıkan bir isyanda esir alınarak İstanbul'a getirilen babası, Kaptan-ı Derya Hüsrev Paşa'ya köle olarak satılmıştı. 1829 yılında Sultan'nın izni ile Avrupa'ya eğitime gönderildi. Türkiye'ye döndükten sonra 1877 yılında Sadrazamlığa yükseldi.

Hukuk yerine resim ve arkeoloji eğitimini tercih eden Osman Hamdi, 1869'da yurda döndükten sonra Devletin farklı kademelerinde görev alır.

1869 yılında Bağdat Yabancı İşler Müdürlüğü''ne atandı. 1871'de İstanbul'a geri dönünce sarayda çalıştı. 1881'de Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi)'a atandı. Bu görevi ile Türk müzeciliğinin parlak dönemleri başladı. 1883 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'ni ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni kurdu ve müdürlüklerini üstlendi.

1884'te o güne kadar hiç gündeme gelmemiş olan ve çokça kayıp verilmiş olunan bir zaafı, antik eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan Asr-ı Atîka Nizamnâmesini çıkarttırark yürürlüğe soktu.

Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Lagina ve Sayda'da arkeolojik kazılar gerçekleştirdi. Yaptığı kazılarla ilk Türk Arkeologu unvanını alır. Ülkede İlk Bilimsel Türk kazıları ve Çağdaş Müzecilik anlayışı onunla başlar. Bu çalışmalarından ötürü Türk Müzeciliğinin modern anlamda gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir.

Sayda'da yaptığı kazılarda bulduğu, arkeoloji dünyasının başyapıtlarından sayılan, aralarında İskender Lahiti'nin de bulunduğu bir takım antik eserler çıkardı. Burada bulunan eserler bugün Osman Hamdi Bey'in bulmuş olduğu birçok eser gibi, kendisinin temellerini attırdığı İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.

Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan "Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi"ni 1883 de kurması ile sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır."


Büyük Cami'de Güvercinler- Bursa
Osman Hamdi Bey

Müzeciliğinin yanında ressam olarak da önemli eserler verdi. Resimlerinde Paris'de bulunduğu dönem eğitim aldığı Gerome ve Boulanger'in etkileri görülmektedir. Türk resminde ilk kez figürlü kompozisyonu kullanan ressamdı. Eserlerinde ayrıca oryantalizm etkileri de görülmetedir. Kadın temasını sıklıkla tekrar etmiştir. En ünlü yapıtları ise Kaplumbağa Terbiyecisi(1906) ve Silah Taciri (1908)'dir. "Kaplumbağa Terbiyecisi" adlı resminde lale-devri'ne ve Sadabat Eğlencelerine dair ipuçları bulunmaktadır. Resimde ayrıca tek ışık kaynağından gelen ışığın ana öğeler üzerinde yoğunlaşması sonucu gereksiz detaylardan arındırıldığı anlaşılmaktadır. Bir diğer önemli resmin olan "Silah Taciri"nde ise kendisini ve oğlunu resmettiği düşünülmektedir. Resimdeki diğer ana öğeler ise tüfekler, kılıçlar ve başlıklardır.

Osman Hamdi Bey'in resimleri bir anlamda batının oryantalizmine bir bakış açısıdır. Batılı uslubu kullanırken, konu olarak kendi kültürünü seçmiştir.

1884 yılında Gebze, Eskihisar Köyü'ndeki köşke karısı Naibe Hanım, oğlu ve kızını da alarak yerleşti. Aile yakınları başta olmak üzere birçok insanın da portre çalışmalarını bu dönemde yaptı. Bugün bu köşk "Osman Hamdi Bey Müzesi" olarak hizmet vermektedir.

24-subat-1910‘da İstanbul, Kuruçeşme'de vefat eden Osman Hamdi Bey'in mezarı Çinili Köşk’de bulunmaktadır.

Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Bazı Önemli Eserleri
« Yanıtla #1 : 25 Kasım 2008, 21:58:06 »
Bazı Önemli Eserleri

    * Kahve Ocağı (1879)
    * Haremden (1880)
    * İki Müzisyen Kız (1880)
    * Kuran okuyan Kız (1880)
    * Çarşaflanan Kadınlar (1880)
    * Vazo Yerleştiren Kız (1881)
    * Gebze’den Manzara (1881)
    * Çekik Gözlü Kız-Tevfika (1882)
    * Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız I
    * Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız II (1890)
    * Feraceli Kadınlar (1904)
    * Pembe Başlıklı Kız (1904)
    * Kaplumbağa Terbiyecisi (1906)
    * Mimozalı Kadın (1906)
    * Şehzade Türbesinde Derviş (1908)
    * Silah Taciri (1908)
    * Beyaz Entarili Kız (1908)
    * Sarı Kurdeleli Kız (1909)
    * Kaplumbağa terbiyecisi
    * Leylak Toplayan Kız


İki Müzisyen Kız (OHB 011- 50x75) (Çerçevesiz)
Osman Hamdi Bey

Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Kaplumbağa Terbiyecisi 1906
« Yanıtla #2 : 25 Kasım 2008, 21:58:42 »

Kaplumbağa Terbiyecis 1906 Tuval / Yağlıboya 223 x 117 cm.
Osman Hamdi Bey

Pera Müzesi
"Kaplumbağa Terbiyecisi", Osman Hamdi’nin en ilgi çeken ve özgün eserlerinden birisidir. 1906 tarihli eser, özellikle "Lale Devri"ndeki "Sadabad Eğlenceleri"nde geceleri bahçelerin aydınlatılması için kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgisi bir ipucu olabilir. Yani Osmanlı’nın devlet düzeninde "kaplumbağalar" da "kapıkulları" arasında yer almışlardır.

Bu arada birkaç Osmanlı kurumunun (Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye, vb.) en üst düzeyinde yönetici olan Hamdi Bey’in kendi iş yapma alışkanlığı/tarzı ile astlarının yaklaşımlarına ilişkin bir allegori akla gelmektedir. Osman Hamdi’nin kendisi olan "Terbiyeci" elinde neyi, boynunda maşası sırtında "keşkül-ü fıkarası" (dervişane bir tevekkülü akla getirmektedir. Hafif öne eğilmiş olarak yapraklarını yiyen üç kaplumbağaya nezaret etmektedir.

Arkada kalan iki kaplumbağa ise yemeğe yanaşmaya çalışmaktadır. Osman Hamdi Bey’in mesai arkadaşlarına yönelik acımasız, ümitsiz bir hicvi olarak yorumlanabilir bir resim bu... Önemli olan, alçaktaki tek ışık kaynağından gelen ışıkla aydınlanan resmin, öğelerinin ilgiyi konuya odaklayan bir yalınlık ve kurgu ile her tür gereksiz ayrıntının ayıklandığı çok başarılı bir bir başyapıt olmasıdır.

Uzun süre işadamı Erol Aksoy'un koleksiyonunda bulunan tablo Erol Aksoy'un varlıklarına TMSF'nin el koymasıyla geçici süre devlete geçmiştir. Eser Aralık 2004'de açık arttırmaya çıkarıldı. Türk resim sanatının en yüksek bedeline çıkan fiyatla Suna Kıraç-İnan Kıraç Vakfı kuruluşu Pera Sanat Müzesi açık arttırmayı kazandı.

Tablo bugün Suna Kıraç-İnan Kıraç Vakfı Pera Sanat Müzesi'nde sergilenmektedir.

“Kaplumbağa Terbiyecisi”, Osman Hamdi Bey’in son birkaç yıldır en çok konuşulan hatta artık bir prestij meselesi haline gelen resimlerinden biridir bilindiği gibi… Üzerinde bu kadar çok konuşulan ve belki de salt bu nedenden ötürü Osman Hamdi Bey’in en çok tanınan resmi haline gelen “Kaplumbağa Terbiyecisi” üzerine de çoğu resminde olduğu gibi, birbirinden farklı ama birbiriyle kesişen noktaları da olan okumalar yapılmıştır.



“Kaplumbağa Terbiyecisi” üzerine yapılan okumalardan biri, Semra Germaner ve Zeynep İnankur’un Oryantalistlerin İstanbulu (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2002, s. 308) adlı kitaplarında yer almaktadır. Germaner ve İnankur, Osman Hamdi Bey’in bu yapıtında kendini gezgin bir derviş olarak betimlediğini, arkasına kavuşturduğu ellerinde neyini tuttuğunu, boynundan bir ucundan sırtındaki nakkareye bağlı mızrap sarkıttığını, başındaki keçe arakıyenin etrafına itinasız bir biçimde yemeni doladığını ayrıntılı olarak anlattıktan sonra, kırmızı giysisinin belini bir kemerle sıkmış olan kaplumbağa terbiyecisinin düşünceli duruşuna dikkat çeker ve bunun sabır isteyen çok zor bir uğraş olduğunu vurgularlar. Yine Germaner ve İnankur’a göre, bu kalın kabuklu ve ağır kanlı mahlukları terbiye etmek zor olduğundan, derviş ney üfleyerek ve nakkare çalarak kaplumbağaları eğitmeyi düşünmektedir. Bu bağlamda da Osman Hamdi Bey’in, kendisiyle özdeşleştirdiği kaplumbağa terbiyecisinin elindeki tek aracın, tabloda müzik aletleriyle simgelenmiş olan sanat olduğuna dikkati çekerek Bursa Yeşil Camii’nin süt kat odalarından birinde geçmekte olan bu sahnede Osman Hamdi Bey’in, Arkeoloji Müzesi ile Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kuruluşu ve Asar-ı Atîka Nizamnamesi’nin çıkarılması gibi girişimlerinde karşılaştığı güçlükleri ve toplumun değişmeye karşı olan direncini ima ettiğini belirtirler.



Kaplumbağa Terbiyecisi” ile ilgili bir başka yorum ise, Haşim Nur Gürel’e ait. (“Osman Hamdi Bey ve İkonografisi”, www.sanalmuze.org) Haşim Nur Gürel’in, “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosuna ilişkin olarak verdiği ipucu, Lale Devri’nde Sadabad eğlenceleri sırasında, geceleri bahçelerin aydınlatılması için kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgisidir. Haşim Nur Gürel, bu bilgiden yola çıkarak Osmanlı devlet düzeninde kaplumbağaların da kapıkulları arasında yer aldıkları ve bu arada Sanayi-i Nefise, Asar-ı Atîka Müzesi gibi kurumların yöneticisi ola Osman Hamdi Bey’in kendi iş yapma alışkanlığı ile astlarının yaklaşımlarına ilişkin bir alegorinin akla geldiğini düşünür. Haşim Nur Gürel’in dikkati çektiği bir nokta da resimdeki kaplumbağalardır. Nur Gürel, önlerindeki yaprakları yiyen kaplumbağalara dikkati çeker ve bu kaplumbağalardan arkada kalan ikisinin yemeğe yanaşmaya çalıştıklarını belirterek resmi, Osman Hamdi Bey’in mesai arkadaşlarına yönelik bir hicvi olarak yorumlar.



Gelelim bu iki yorumun kesiştiği noktalara ve bu yorumlara yapılabilecek ve tartışmalara açılabilecek olan eklemelere… “Kaplumbağa Terbiyecisi”nde Osman Hamdi Bey’in elinde tuttuğu neye bakacak olursak, Osman Hamdi Bey’in neyi üfleme hazırlığı içinde olduğuna dair bir iz görmeyiz tabloda. O zaman akla şu soru gelir: Osman Hamdi Bey, gerçekte neyi üfleyerek, kaplumbağa metaforu ile temsil edilen toplumu eğitmek kaygısında mıdır? Yoksa neyi arkasında tutarak derviş sabrının dahi tükenebileceğine mi işaret etmektedir? Ki, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulup da, özelikle heykel atölyesi düşünülecek olunduğunda bir süre öğrenci beklemeleri, öğrencileri olsa dahi “model” sorunu bulunması gibi sadece Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki sorunlar gibi olumsuzluklar dahi bir dervişin dahi sabrının tükenmesi için kafi olabilir…



Bir soru da kaplumbağalara dair… Buradaki kaplumbağalar toplumu mu temsil etmekteler yoksa bu kaplumbağalar yoluyla toplumdaki kurumlar mı hicvedilmekte. Belki her ikisi de belki hiçbiri fakat Osman Hamdi Bey’in kaplumbağalar vasıtasıyla alegorik, aradan geçen 100 yıla yakın bir süreye rağmen hala çeşitli biçimlerde okunmaya açık bir başyapıt ortaya koyması. Küçük bir ayrıntı eklemeden geçmeyelim: Osman Hamdi Bey, Lale Devri’nde Sadabad eğlenceleri sırasında, geceleri bahçelerin aydınlatılması için kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgine sahip olduğu gibi, Charles Baudelaire’in Modern Hayatın Ressamı adlı kitabında sözünü ettiği (İletişim Yayınları, Sanat Hayat Dizisi:1, İstanbul, 2003.) 19. yüzyılın Paris’inde sokaklarda gezdirilen kaplumbağaları da bizzat görmüş olmalıdır. Son bir söz de, aslında bu okumaların bizi ne denli şaşırtabileceğine ilişkin: Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi’nin 17. sayısında resim, “Kaplumbağalar ve Adam” adıyla anılır. Yani ortada ne derviş var ne de terbiyeci… Bir isim değişikliğinin sanatçı üzerine yapılan yorumları ne denli etkilediği ve aşırı yorumlara götürdüğü sanıyorum ki, ortada…

Kaynak: www.sanalmuze.org

Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Hayatı
« Yanıtla #3 : 25 Kasım 2008, 21:59:06 »
Hayatı
30 Aralık 1842 de İstanbul'da doğar. Osman Hamdi Bey, 1856'da Mekteb-i Maarif-i Adliye'de öğrenime başlar ve birkaç yıl sonra hukuk öğrenimi amacıyla Paris'e gönderilir. Osman Hamdi burada bir süre hukuk öğrenimine devam ettikten sonra güzel sanatlara sevgisinin ağır basmasıyla hukuk ve resmi bir arada yürütmeye karar verir. Ancak sonunda resmi tercih etmiştir(1) . Genç yaşta gönderildiği Paris'te 12 yıl kalır. Bu sırada açılan Paris Sergisi'nde görev alır(1867)(2) . Paris'te tanıştığı Marie adlı bir bayanla evlenen Osman Hamdi, İstanbul'a 1869 yılında döndüğü zaman, Mithat Paşa'nın "Umur-u Ecnebiye Müdürü" (Yabancı İşleri Müdürlüğü) olarak Bağdat'a gider. Hamdi Bey, Bağdat'ta iken, bölgenin tarihi ve arkeolojisiyle ilgilenir. İlk arkeolojik çalışmalarını Bağdat'ta yapar, bazı arkeolojik eserleri İstanbul'a göndertir. İstanbul'a dönüşte, 1871'de ecnebi büyükelçilerin protokol işleriyle uğraşmak görevine atanır. Bu sırada düzenlenen 1873 Viyana Sergisi'ne birinci komiser olarak katılır. Viyana'da bulunduğu sırada yine bir Fransız ve adı da Marie olan ikinci eşiyle tanışır. O zaman on yedi yaşında olan ve sonradan Naile olarak adı değişen bu hanımla İstanbul'a döndüğünde birinci eşinden ayrılır. İlk eşinden Fatma ve Hayriye isimli iki kızı olmuştur. Naile hanımdan da Melek, Leyla, Edhem ve Nazlı adlı çocukları olur.


Çiçek Düzelten Kız (OHB 008- 30x55) (Çerçevesiz)
Osman Hamdi Bey

Osman Hamdi Bey iyi dil bilmesinden dolayı 1875'de Hariciye Nazırı Arifi paşanın yanına Hariciye Umur-u Ecnebiye Katibi (Dışişleri bakanlığı Protokol Müdür Yardımcısı) olarak atanır. Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra 1876'da bu görevinden alınarak Matbuat-ı Ecnebiye'ye (Yabancı Basın Yayın Müdürlüğü) atanır. 1877'de Beyoğlu Altıncı daire Belediye Müdürü olur ve Osmanlı Rus Harbinin sonunda (1878) devlet memurluğundan ayrılır. Artık resim yapmak için bol vaktinin olacağını düşünmekte olan Osman Hamdi'nin en verimli döneminde bir kenara çekilmesi, uzun sürmez. Müze-i Hümayun'un Müdürü Dethier'in 1881 yılındaki ölümünden sonra, o sıralar Viyana Sefiri olan Babası Edhem Paşa'nın ve yakın çevresinin gayretleriyle Müze-i Hümayun'un Müdürlüğüne atanır.

Aslında Müzenin başına yine bir yabancı, Alman Dr.Millhofer getirilmek istenmiş(3); son anda bu fikirden vazgeçilmiştir. Osman Hamdi bey'in Müze-i Hümayun'un başına getirilmesindeki en önemli etkenlerden birisi onun eski eserlerin değer ve korunması hususlarına değindiği dönemin ilk özel gazeteleri olan Ceride-i Havadis ve Ruzaname-i Ceride-i Havadis gazetelerinde 17 ve 24 Ocak 1865 tarihlerinde yazdığı yazılardır. Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğüne getirilmeden on altı buçuk yıl önce eski eserlerimizin yabancılar tarafından götürüldüğüne dair yazılar yazarak dikkatleri üstüne çekmeye başlamıştır(4). Gençliğinde Fransa'ya hukuk tahsili yapmak üzere gönderilen ve orada batılı anlamda güzel sanatlar ve eski eserlerle verilen önemi çok iyi gözlemleyen Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğüne getirilmesiyle,Türk arkeoloji, müze ve sanat dünyası büyük ve verimli gelişmelere tanık olacaktır.

Osman Hamdi Bey'den önce İlk Türk Müzesinin çekirdeği batı ülkelerinde olduğu gibi bizde de saray bünyesinde gerçekleşmiştir. Topkapı Sarayında birikmiş çeşitli hediyeler, ganimet ve silahların Harbiye Nazırı Fethi Ahmet Paşa tarafından 1846 yılında Aya İrini'de sergilenmesiyle ilk müzemiz kurulmuştur(5). Müze-i Hümayun adını alan müzenin teşkilatlanmasına Maarif Nazırı Saffet Paşa'nın gayretleriyle çalışılmıştır(6). Giderek gelişmeye başlayan Müzeciliğimizde önceleri üst düzeyde yabancı uyruklu kişiler görevlendirilmişlerdir. Galatasaray Lisesi öğretmeni Mr. E. Goold ve tarihçi , arkeolog, epigraf ve ressam olan Alman Dr. Philip Anton Dethier ( 1872 -l881 ) Müze-i Hümayun Müdürlükleri yapmışlardır. Dr. Dethier müzeye eserler kazandırmış, 1874 'de eski eserleri koruyucu mahiyette bir de nizamname çıkartmıştır. Ancak, ne yazık ki "1874 Asar-ı Atika Nizamnamesi" eski eserlerin yurt dışına çıkışını yasaklayan bir hüküm getirmemektedir. 1840 yılından itibaren yabancılara kazı izni verilmesiyle başlayan Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan maddi ve manevi değerleri üstün müzelik eserleri türlü araçlarla, hatta gemilerle Avrupa Müzelerine götürmeye başlamışlardır. Diğer bir deyimle eski eser yağmacılığı resmen devlet eliyle başlatılmış ve uzun sürede buna dur denilmemiştir .

1881 yılında Müzenin başına getirilen Osman Hamdi Bey, müzeciliğimizi ilk kez modern anlamda ele almaya başlar. İlk işlerinden birisi başından beri karşı olduğu, yabancıların yaptığı kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklamayı planladığı tüzük hazırlığıdır. Paris'te yarım bıraktığı Hukuk eğitiminin yararları burada görülür. Yürürlükte bulunan "1874 Asar-ı Atika Nizamnamesini" 1883 yılında yeni baştan düzenleyerek eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan maddeler koydurur. Böylece batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eser akışını kesin olarak engeller .


Cami Önünde Kadınlar
Osman Hamdi bey

Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları tek elden kontrol eden disiplinleri oluşturur. Daha önce yabancılar tarafından başlanmış ve yarım bırakılmış kazıları ele alır ve bunları geliştirir. İlk Türk bilimsel kazılarını başlatır. Kendisi Nemrut Dağı, Lagina Hekate ve Sayda (Sidon)'da kazılara başlarken yakın çevresini de başka kazılarda görevlendirir. Oğlu Mimar Edhem bey bunlardan biridir. Edhem Bey'in Aydın'da Tralles'de yaptığı kazılarda bulunan mermer heykeller, Artemis'e atfedilmiş tapınağın frizleri ve daha birçok eser ortaya çıkartılır. Eserler İstanbul'daki Müze-i Hümayun'a getirilir. Yine Aydın çevresindeki Alabanda ve Sidamara antik kentlerinde yapılan kazıların başında kardeşi Halil Ethem Bey vardır. Müze Memurlarından Makridi Bey, Rakka, Boğazköy ve Alacahöyük, Akalan, Langaza, Rodos, Taşoz ve Notion kazılarını yürütür. Sayda(Sidon) kazılarında pek çok lahit bulur, bunlardan bir tanesi daha sonra dünyaca ünlenen İskender'in lâhdidir. Muğla Milas ilçesi içinde Lagina'da Hekate tapınağına ait, kabartmalı firizler (1891-92), İstanbul'a getirilir. Böylece Müze-i Hümayun Avrupa'daki büyük Müzeler gibi, son derece görkemli arkeolojik eserlerle dolu bir "İmparatorluk Müzesi" haline gelir.

Osman Hamdi Bey'in Müze Müdürü olur olmaz ilk yaptığı çalışmaların başında, artan eserlere sağlıklı bir binanın sağlanmasıdır. Aya İrini'den sonra Çinili Köşke taşınan arkeolojik eserlerin büyük bölümü üst üste depolanmaktadır. Ayrıca, Müzeciliğin yalnızca eser depolamak olmadığının bilincinde olan birisi olarak bunların kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarına hızla başlamıştır. Osman Hamdi Bey eserlerin nem ve rutubetten uzak ve sağlıklı korunup sergilenebileceği gerçek anlamda bir İmparatorluk Müze binası yapılması için dönemin yöneticilerini ikna eder.Aldığı destekle
bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesinin ilk kısmını 1899'da, ikinci kısmını 1903'de ve üçüncü kısmını 1907 yılında bitirterek ziyarete açar. Modern bir müze için gerekli kütüphane, fotoğrafhane ve model haneyi tamamlatır.

Osman Hamdi döneminde başka müzeler de faaliyete girmeye başlar. Arkeoloji ağırlıklı olan Müze-i Hümayun'un içinde yeterli yer olmadığı için, ilk müze binası olan Aya İrini'de silahlar ve askeri teçhizat kalmış ve burası günümüzdeki Askeri Müzenin temeli olan (Cebehane olarak tanınan) Esliha-i Askeriye Müzesi olarak düzenlenerek (1908) ziyarete açılmıştır. Deniz Müzesinin temeli olan Bahriye müzesi (1897)'de yine Osman Hamdi bey döneminde açılmıştır. Osman Hamdi Bey, başkent İstanbul dışında Selanik, Sivas, Bursa ve Konya'da eser depolarını kurdurarak ilerde geliştirilecek bölge müzeleri projelerini de başlatmıştır.

Eski eserlerimizin yabancılarca yurt dışına götürülmesini engelleyen yasayı çıkarıp, ortaya çıkan eserlerin müzelerimize kazandırılmasını ve müzelerin de depo anlayışından çıkartılıp modern anlamda bilime hizmet verecek şekilde tasnif, koruma ve sergileme çalışmaları yapmasını sağlayan Osman Hamdi bey aynı zamanda, İmparatorluk müzesi dışında ülkenin değişik yerlerinde yeni müzelerin temellerini de atar. Bu arada, güzel sanatlar müzemizin çekirdeğini de oluşturmaya başlamıştır. Dünyaca ünlü sanatçılara ait resimlerin kopyalarını yaptırmış ve bu tabloları, Sanai-i Nefise'de yetişen Türk ressamlarının eserleriyle birlikte, Güzel Sanatlar Akademisi'nin büyük salonunda toplamıştır. Bu çalışmalarından ötürü Çağdaş Türk Müzeciliğinin gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir.

Osman Hamdi Bey, arkeoloji alanındaki başarılı çalışmaları ile yurt dışına ulaşan bir ün sahibi olur.Fransız, Alman, Yunan, İspanyol müzeleri, madalya ve nişanlarla Hamdi Bey'i kutlamışlar, böylece Türkiye milletlerarası üne sahip bir arkeolog, müzeci ve ressam, kazanmıştır. Birçok üniversite kendisine doktorluk unvanı vermiştir.

Osman Hamdi Bey 1881'de Müze-i Hümayun'un başına getirildikten bir yıl sonra 1 Ocak 1882'de Sanayi- Nefise Mektebinin Müdürlüğüne de atanır. Bir yandan kazı ve müze işleri ile uğraşırken diğer yandan Türk Kültür ve Sanat hayatına büyük katkıları olacak Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan "Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi"ni 1883 de kurar. Burada eğitim verecek hocaları seçer. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Eski şark Eserleri Binası olarak hizmet veren binayı, "Sanayi-i Nefise Mekteb-i olarak Mimar Vallauri ile birlikte tasarlayarak öğretime 2 Mart 1883 öğretime açar. Böylece Osman Hamdi Bey'in sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır."

Osman Hamdi Bey, gerek devlet işlerini yaparken, gerek arkeoloji ve müzecilik çalışmalarını sürdürürken ressamlığını, hiç ihmâl etmemiş, fırsat elverdikçe resim yapmıştır. Aslında kendisini en mutlu eden anlar resim yapabildiği anlardır "Kur'an Okuyan Hoca", "Silah Tüccarı", "Kaplumbağa Terbiyecisi", "Arzuhalci", "Şehzadebaşı Camisi Avlusunda Kadınlar" " Feracali kadınlar" "Mimozalı Kadın" "Leylak Toplayan Kız" gibi tabloları onun en ünlü yapıtları arasındadır. Resimlerini çoğunlukla yaz aylarını geçirdiği ve en sevgiği yer olan Kocaeli ilinin Gebze ilçesindeki Eskihisar'daki evinde yapmıştır.

1910 yılında İstanbul'da öldüğü zaman, memlekette ve dünyada büyük yankılar uyandırır. Osman Hamdi Bey, son çağ biliminin en seçkin siması ve gerçek anlamda uluslararası ün kazanmış birkaç, sanatçımızdan biridir.

Batılı anlamda Türk resim sanatının öncüleri arasında da yer alan Osman Hamdi Bey 'in(10) 1910'da ölümünden sonra Müze-i Hümayun'un ve Sanayi-i Nefise Mektebinin başına kardeşi Halil Ethem bey (1910-1931) geçmiştir.

Kaynak:
Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün

Notlar:
1 - Belgin Demirsar, Osman Hamdi Tablolarında Gerçekle İlişkiler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989, s.5
2 - A. Müfid Mansel ve Refik Epikman'a göre Osman Hamdi bu serginin Osmanlı Hükümeti temsilcisidir
A. Müfit Mansel, "Osman Hamdi bey" Belleten, C.XXIV, s.292,
Refik Epikman, Osman Hamdi (1842-1910) Milli Eğitim Bakanlığı yayınları, İstanbul, 1967,s.1.
3 - Kamil Su, Osman Hamdi Bey'e Kadar Türk Müzesi, İstanbul,1965,s.34,71-72.
4 - Mustafa Cezar, Sanatta Batı'ya Açılış ve Osman Hamdi, Türkiye İş Bankası A.Ş. Kültür Yayınları:109, İstanbul, 1971,s.225-226.
5 - Enver Behnan Şapolyo, Müzeler Tarihi, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1936, s.32.
6 - Öz, Tahsin, "Ahmet Fethi Paşa ve Müzeler", Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, İstanbul, V, 1949 s.1-15.
7 - Ferruh Gerçek, Türk Müzeciliği, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara, 1999, s.266-270.
8 - Kamil Su, age., s. 8.
9 - Nur Akın, " Osman Hamdi Bey, Asar-ı Atika Nizamnamesi ve Dönemin Koruma Anlayışı Üzerine" Osman Hamdi Bey ve Dönemi, Sempozyum 17-18 Aralık 1992, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Sempozyum/Atölye 1, İstanbul, 1993 : 233-239.
10 - Osman Hamdi bey'in sanatçı yönü hakkında bkz. Cezar, age.
11 - Demirsar, age. s.10, dipnot 25.

Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Eskihisar /Osman Hamdi Bey Evi ve Müzesi
« Yanıtla #4 : 25 Kasım 2008, 21:59:37 »
Eskihisar /Osman Hamdi Bey Evi ve Müzesi
Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Gebze ve civar köyleri özellikle yönetimin üst düzey kişileri için yazları gelinip kalınan gözde sayfiye yerleri arasında yer almaktadır. Osman Hamdi Bey'in babasının da Eskihisar köyünde bir konağı vardır.

Osman Hamdi Bey Eskihisar'ı babasının Gebze'deki konağına gittikleri sırada tanımıştır. Gençlik yıllarında burada 28 dönümlük bir arazi satın alır. 1884 yılında deniz kenarındaki bu güzel koyda bir köşk yaptırır. Planını kendisinin çizdiği bu yapı, Fransız Mimarisinden izler taşır. Yapının kiremit, tuğla, ahşap aksamı gibi teknik malzemeleri, Fransa Lyon'dan gemi ile getirilmiştir. Eskihisar'ı çok seven Osman Hamdi, resmi ve ilmi çalışmalarından arta kalan zamanda ilk fırsatta ailesiyle bu eve gelmiş ve evin değişik odalarında bahçede ve resim atölyesinde resim yaparak zamanını geçirmiştir(11).

Osman Hamdi Bey 1884 yılından itibaren ömrünün neredeyse tüm yazlarını Eskihisar köyünde geçirmiştir.
Günümüzde Müze olarak hizmet veren Osman Hamdi bey konağı, Eskihisar beldesinin merkez sayılan kısmının batı tarafında, sahile paralele bir yerdedir. Binanın bulunduğu arsa sahile paralel olup, bahçesi ağaçlık ve kuzeye doğru yükselen bir tepe üzerindedir. Köyün batı tarafında yer alan sahildeki köşk ve eklenti binalarına resim stüdyosunu (resimhane) ve kayık barınağını (kayıkhane) yaptırır. Giriş katının ahşap kapılarının tablalarına 1901-1903 yıllarında yaptığı çok güzel çiçek resimlerinin her biri bugünkü tablolarının değeri düzeyindedir.

Köşk ve eklenti binaları 1. Dünya Savaşı sıralarında karargâh komutanının emrine verilmiştir. Atatürk ve İsmet İnönü Kurtuluş Savaşı'nın çeşitli evrelerinde bu köşkte kalmışlardır. Sonraları Osman Hamdi Bey'in köşkü uzun süre kaderine terk edilmiştir. 1945'de çıkan bir yangın ile üst katı yanmış. Ancak, 1966larda köşk, müştemilat ve korusu Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca tescil ettirilip kamulaştırılmıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından köşk ve eklenti binaları iki yıl süren onarım çalışmalarıyla bugünkü haline dönüştürülerek müze haline getirilmiştir. 24.03.2006 tarihine kadar Kocaeli Müzesi Müdürlüğüne bağlı birim olarak hizmet veren Müze, bu tarihten sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yapılan protokolle, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığına geçmiş ve Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı, Müzeler Şube Müdürlüğü tarafından yapılan teşhir tanzim çalışmaları ve çevre düzenlemesi ile galeri müze özelliği verilerek yeniden faaliyete girmiştir. Müzenin içindeki dekorasyon (perde, mobilya, örtü) tamamen dönem özelliklerine göre hazırlanmıştır.

Osman Hamdi Bey'in kişisel eşyaları, aile resimleri ve yapmış olduğu resim çalışmalarının birebir ölçekli geniş bir koleksiyonu Müzede yer almaktadır.

Müzenin en ilginç tarafı, üst kattaki odalardan birisinde Osman Hamdi Beyin resim çalışmalarından "Çiçek Düzenleyen Kız"' tablosunun yapıldığı (ressamın modeliyle birlikte çalıştığı) anın üç boyutlu modellerle canlandırıldığı son derece estetik bir düzenlemeye sahip sunumdur. Burada izleyicinin tablonun yapıldığı ana gönderilmesi ve belleğinde hoş duygularla müzeden ayrılması amaçlanmıştır.

Osman Hamdi'nin bir yapıtının gerçekle ilişkilendirilmesi, modern müzecilikte eğlendirerek öğretmeye dayalı sergileme anlayışının en üst seviyesini göstermektedir.

Osman Hamdi Bey'in evinin bahçesi ve müştemilatı da yine halkın değerlendirmesi için planlanmıştır. Bahçedeki resimhane, anısına ve aslına uygun resim galerisi olarak kullanıma hazırlanmıştır. Bu yapının bir bölümü Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı, Müzeler Şube Müdürlüğü tarafından amatör ressamların çalışabileceği atölye olarak halka sunulmuştur.


Kahve Getiren Kadın
OSman Hamdi bey

Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Osman Hamdi Bey ve "İkonografi"si...
« Yanıtla #5 : 25 Kasım 2008, 21:59:58 »
Osman Hamdi Bey ve "İkonografi"si...
Osman Hamdi Bey Türk Resim Sanatının her döneminde gündemdeki yerini korumuş bir kimlik ancak ölümünden bu yana 89 yıl geçmesine karşın Tanzimat’ın ilanından üç yıl sonra doğan, II. Meşrutiyet’in ilanından iki yıl sonra vefat eden bu önemli kültür adamımızın yapıtları üzerine analitik bir çözümlemeye rastlayamamaktayız.(2) Türk Resim Sanatının önemli örneklerini "okuma" amaçlı yaklaşımımız ile Hamdi Bey’in yapıtının bütününü irdeleme denemesinin gerekli olduğu inancındayım:

A- HAMDİ BEY’İN YAPITLARININ ÖNCESİ VE SONRASI (CONTEXT)
Sanayileşen Batı’nın Doğu’yu sömürgeleştirmesinin "Resim Sanatı"na yansıması olan "Oryantalizm" akımının son yıllarında 1860-1869 döneminde, Paris’te Gerome’un öğrencisi olan Osman Hamdi Bey’in ülkesine döndükten sonra gerçekleştirdiği yapıtlarında Doğu ile Batı’nın, inanç ile aşkın, yaşam ile ölümün ikileminin izleri sürülebilir. Onun yaşamının ve sanatının bir başka belirleyici olgusu, yeni gelişen "arkeoloji" biliminin Orta Doğu’daki en önemli etkinliklerinden birisinin yaratıcısı olmasıdır: İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kuruculuğu ve otuz yıla yaklaşan bir süre onun Müdürlüğü ve sayısız önemli kazının yönetimi gibi. Binlerce yıllık sanat yapıtlarının korunması için harcadığı çabalar, ressamın yaşamın anlamı ve gelip geçiciliğinin hüznünün onun içine işlemesinde etken olmuş olmalıdır.

B- SANATÇININ ESERLERİNDE KULLANDIĞI ÖĞELER

a) Mimari Unsurlar
Hamdi Bey’in iç mekanda ve dış mekanda kurgulanmış resimlerinin önemli bölümünde arka planı ve kompozisyonun ana kurgusunu mimari öğeler oluşturur. Kendi çektiği veya çektirdiği fotoğraflardan resimlerinin kompozisyonunun kurgusunu oluşturan ressamın bu yapı içerisine figürlerini ve yeğlediği eşyaları yerleştirdiğini görmekteyiz.(3)

b) Simge Eşyalar
Osman Hamdi Bey’in resimlerinde tekrar tekrar kullandığı nesneleri aşağıdaki şekilde sınıflandırabiliriz:

    * Kandiller
    * Rahleler
    * Kuran muhafazaları
    * Kitaplar (Yaşamın gizinin arandığı kitaplar...)
    * Şamdanlar (Farklı türlerde ve boyutlarda)
    * Halılar ve işlemeli Örtüler
    * Silahlar (Tüfek, Kılıç vb.)
    * Ayakkabılar
    * Hat levhaları
    * Musiki aletleri
    * Tente ve şemsiyeler
    * Köpekler ve Kuşlar
    * Lahitler (Türbe iç mekanları)
    * Buhurdanlıklar ve Buhur Dumanı
    * Çiçekler ve Vazolar

c) Osman Hamdi Bey’in Yapıtlarında Kullandığı İnsan Tipleri (veya Modelleri)

    * Kendisi (Ressam bir tablosunda üç tane figürde de kendisini kullanmıştır; başka önemli yapıtlarında da model hep kendisidir.)
    * Karısı (Hamdi Bey’in önemli yapıtlarında kendisinden sonra kullandığı en önemli modeli eşi Naile Hanımdır.)
    * Ailesi (Çocuklarının, yakın akrabalarının küçük boyutlu portreleri)
    * Aile çevresindeki ev halkı (Balıkçısı, Kokana Despina, vb.)

C- Osman Bey’in İkonografisi
Hocası Gerome yapıtlarında, Doğu’nun renkli, egzotik ve dekoratif unsurlarını kullanarak albenili atmosferler yaratmıştır. Osman Hamdi Bey’in ise, değişim sancıları yaşayan 19. yüzyıl sonu Osmanlı Toplumunun önündeki sorunları, ikilemleri ve kişisel yaşam felsefesini yansıtan kendine özgü simgesel bir dil oluşturduğunun, geliştirdiğinin kanıtları olan başlıca temalar şunlardır:



I- DOĞU-BATI KARŞITLIĞI
1880’li yıllara ait olması gereken "Halı Satıcısı" (4) bu konunun en net örneğidir. Kolonyal şapkalı, bir sete oturmuş Avrupalı ile sarıklı yere oturmuş Osmanlı satıcısı karşı karşıya resmedilmişlerdir. Annesinin küçük bir modeli olan kız çocuğu merakla bu değişik insanı incelerken, karısı da daha temkinle kocasının az gerisinde muhtemelen tercümanlık yapan yaşlı Osmanlı’nın yanında ayakta durmaktadır. Arka plandaki zengin işlemeli duvar, nişlerindeki Çin vazoları, tombak kahvedanlık, miğfer, havan şamdanı ile işlemeli tüfek ve çok sayıda halı, Doğu’nun Batı’yı cezbeden zenginliklerini örneklemektedir... Arka plandaki nişin ekseninde iki farklı dünya kafa kafaya resmedilmiştir.



II- KİTAP TEMASI (İlahiyatçı, Hocalar vb...)
Öncelikle 17 yıl ara ile gerçekleştirilmiş iki yapıt üzerinde durmak istiyorum: 1890 tarihli "Bursa’da Yeşil Camide" (81x59 cm) ve 1907 tarihli "Cami Kapısı Önünde Konuşan Hocalar" (140x105cm-Bitmemiş bir yapıt). Bu iki yapıttaki figürlerin tümü Osman Hamdi Bey’in kendisidir; ve iki figür de her iki resimde aynı poz içerisinde resmin içerisine yerleştirilmişlerdir. Sol taraftaki oturan elinde kapalı bir kitap tutan bir eli çenesinde düşüncelere dalmış kefiyeli bir Osman Hamdi ve sağ taraftaki sol elindeki kitaptan bölümler okuyan sarıklı bir Osman Hamdi. 1907 tarihli yapıtta bu iki figürün arasında geri planda kolları sıvalı, güleç yüzlü bir başka Osman Hamdi onları izlemektedir. Bu resimdeki üçüz imge hem sanatçının çok şapkalı yaşamını (Ressam, Sanayi-i Nefise Müdürü, Asarı Atika Müzesi Müdürü, Duyunu Umumiye Müdürü ve çeşitli yönetim kurulu üyelikleri, vs...), hem de aldığı farklı kültürlerin yarattığı parçalı kimliğini simgelemekte belki de. Bu çok figürlü ve önemli simgesel nesnesi "Kitap"ı konu alan yapıtları ressamın bu konuya atfettiği önemin kanıtlarıdır:

"Yeşil Türbede Dua" (1881),
"Kuran Okuyan Hoca" (70x51 cm -Bitmemiş bir yapıt 1907’ler olmalı),
"İlahiyatçı" (1902),
İlahiyatçı (1907- 90x113),
"Ab-ı Hayat çeşmesi" (1904)...



Babası Sakızlı bir Rum olan, Fransa’da öğrenim gören, İstanbul’a döndükten sonra da sık sık yurtdışı seyahatlere giden, batılı dostları olan Osman Hamdi Bey’in bu yapıtları; onun doğu kisvesi içerisindeki batılı kimliğinin ve Osmanlı’nın yaşam felsefesini sorgulayan ve eleştiren tavrının anlatımları olarak görülebilirler. "Cami Kapısındaki Hocalar" resminde karşıdaki kapının üstündeki yırtık beze, üst köşelerdeki örümcek ağlarının nedeni belki de bu olumsuz bakıştır...



III. "OSMAN HAMDİ BEY’İN KADINLARI..."
Osman Hamdi Bey, 1857 yılında 15 yaşında iken Paris’e gönderilmiş ve 1869’a kadar oniki yıl orada kalmıştır; 22 yaşlarında iken orada Marie adlı bir kızla evlenmiş ve onunla on sene evli kalmıştır. (Bu evlilikten Fatma ve Hayriye adlı iki kızları olmuştur.) 1873’te Viyana’daki Uluslararası Sergi komiserliği görevi sırasında tanıdığı, yine Fransız ve adı da Marie olan 17 yaşındaki kıza Naile adını vererek onunla ikinci evliliğini yapmıştır. (Bu eşinden de Melek, Leyla, Edhem ve Nazlı doğmuştur.) Görülmektedir ki Osman Hamdi Bey’in gençlik yılları edebiyatta Naturalizm’in (Zola’nın Nana’sını anımsayın) ve resimde de Empresyonizm’in filizlendiği dönemlerdir. Kadınlar iş hayatına katılmışlar, çalışmakta ve gönüllerince eğlenmektedirler ve erkeklerle yavaş yavaş eşit haklar istemektedirler. "Fin de siecle" denilen, sanayi devriminin ve sömürgelerinin rantını yemenin mutluluğunu yaşayan Avrupa’nın halk sınıflarının bu özgürleşme sürecini gençliğini Paris’te yaşayan ve her iki eşi de Fransız olan Hamdi Bey’in bir Fransız’a yakın ölçülerde algıladığını, bu değişimi duyumsadığını söylemek yanlış olmasa gerektir. Osman Hamdi Bey’in resimlerinde gençliğini yaşadığı Paris’in güzelleri ile (Her iki karısının da Fransız olduğunu düşünürsek) ülkesinin kadınlarının karşılaştırıldıklarını söylemek yanlış olmaz. Osmanlı toplum yapısında, kapalı büyük ailelerde çok farklı konumda çok sayıda kadının olduğunu da bilmekteyiz: (eşler, çocuklar, yakın akrabalar, evlatlıklar, dadılar, vb...) Osman Hamdi Bey’in Eskihisar’daki evinin bahçesinde ailesi ile birlikte çektirdiği fotoğraflar bu durumun somut belgeleridir. Resimlerindeki tek Avrupalı Kadın "İranlı Halı Satıcısı" resmindedir; onun dışındakilerin hemen hemen tümü üst düzey Osmanlı kadınlarının iç ve dış mekanlardaki yaşamını belgelerler. Ne var ki bu resimlerin önemli bölümünün batılı oryantalist ressamlar tarafından gerçekleştirilmiş örneklerinin 1870’lerin salon sergilerinde olduklarını bilmekteyiz. Örneğin 1887 tarihli "Gezintide Kadınlar"ın ana kurgusuna sahip bir resme örnek olarak 1875 Salonundaki A. Pasini’nin "Promenade Dans Le Jardin du Harem" (5) gösterilebilir. Ne var ki Hamdi Bey’in bu resminin kurgusunda, kompozisyonunda ve yarattığı atmosferde farklı, içeriden birisinin duyarlılığını yakaladığını görmekteyiz, Şöyle ki:

    * Soldaki büyük yeşil tentenin altındaki satıcılar hem ön plandaki dizili kadınları arkadaki cami duvar ile başlayan resimsel bir öğe, hem de Osmanlı toplumunun halk kesimlerinin simgesi olarak ikili bir rolü yüklenmişlerdir. Gölgedeki iki köpek ile en ön plandaki güneşlenen köpek de hem bu anlamda, hem de dondurulmuş anın sıradanlığının, gerilimsizliğin işaretleri olmaktalardır.

    * Dokuz kadının hepsi, "göz ucuyla" da olsa, izleyicinin bilincindedirler ve ona doğru bakmaktadırlar. Hepsi birbirinden farklı "pozlar" almışlardır; burada ressamın gözü ve fotoğraf makinesi ile saptadığı (veya başkalarının saptadığı) gözlemlerinden yararlandığını, ancak kendisine bakıldığının farkına varan bir kadının kendine özgü hareketlenmelerinin -jestlerinin -çeşitliliğini belgelediğini söyleyebiliriz.

    * Erkeklerin bakışlarına hedef olmadığı için "çarşaflanmamış" Avrupai giysili küçük kız çocuğu ise daha bu dünyadan haberdar olmadığı için izleyicilere arkasını dönmüştür.



      Yukarıda bir kaç özelliğine dikkat çektiğimiz yapıtın bir önceki "sekans"ını oluşturan "Cami kapısındaki Kadınlar" yapıtında ise ressam aynı kadınların beşini önlerindeki "yem yiyen güvercinlerle ilgilenir gözükürlerken(6)" resmeder. Sağda geri planda kucağında çocuıu bir dilenen kadın bu aristokrat Osmanlılarla çelişmekte, gerçekleri hatırlatmadır. Sevecenlikle, duyarlılıkla "Monet" ve "Renoir"ın piknik yapan veya danseden kadınlarına Türk Resminde dönemdaş olarak gönderme yapabilecek en yakın örnekler olarak gösterebilirler bu iki resim...



Hamdi Bey’in kadınları iç mekanlarda resmettiği yapıtlarından bazıları:

    * 1879 tarihli "Kahve Ocağı"nda (50x38) eşine kahvesini sunan düşük profilli eş,

    * 1880 tarihli "Haremden" de birbiriyle iletişimsiz, kendi dünyalarında bezgin, erkek bakışının biçimlendirici bakışından yoksun oldukları için asık suratlı, işvesiz, libidosuz dört kadın, Burada bu dört sayısının da İslam dininin izin verdişi eş sayısı olması nedeniyle de bir anlamı olduğunu hatırlatmakta yarar var. Öndeki tombak leğen ve sağ arkada asılı örtüler, bir iş sonrasının dinlenme anını düşündürmekte...

    * Yine 1880 tarihli "İki Müzisyen Kız" da, zamanlarının önemli bir bölümünde haremde kendi kendilerine yetmek zorunda olan iki genç kızı resmetmekte. Yapıtın çekiciliği iki farklı konumdaki kız ile iki farklı müzik aletinin bütünleşmiş kurgusunda ve okumaya ve imalara açık simgelerinde yatmakta...

    * 1880 tarihli "Kuran okuyan Kız"da soldaki buhurdan ile dışarıdaki doğa’nın karşıtlığı vurgulanmakta. Hamdi Bey’in en önemli temalarından biri olan "Uhrevi" ile "Dünyevi" nin karşıtlığının ve biraradalığının saptandığı bir çalışma...

    * Bir önceki resimde Kuran okuyan kızın dışarı çıkmak üzere hazırlandığı "Çarşaflanan Kadınlar" resminde aynanın, diz çökmüş sarı elbiseli kızın bakışlarının arkadaki kızın ellerindeki çarşafın ve arkadaki kızın bakışlarının aynı çizgide dizilmeleri resmin ana kurgusu olmakta...

    * 1904 tarihli "Feraceli Kadınlar" (102x68)ın elbiselerinin renkleri akla Stendal’in "Kırmızı ve Siyah"ını getirmekte; ileride hisar kalıntıları ise Freudian yorumlara açık biçimler...

    * 1890 tarihli "Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız II" (s. 678) resminde Kuran okuyan başı örtülü kız ile ayaktaki sarı elbiseli, başlıklı, saçları meydanda kadının (Naile Hanım) karşıtlığı işlenmiş. Doğu ile Batı’nın, farklı inançların resimleşmesi belki de...

    * 1881 tarihli "Vazo Yerleştiren Kız" (s.672) ev içi yaşamın hoş bir anını dondurmakta... Çıplak tabanlar özel bir anın, 19. yüzyıl sonu Osmanlı toplumuna özgü bir erotizm’in kaynağı olmaktalar...

    * 1881 tarihli "Gebze’den Manzara"(s. 671- 72x119)daki çocuklar (3 kız ve bir erkek) ressamın evlatları, kadının biri eşi diğeri de çocukların bakıcısı olmalılar.... 19. yüzyıl sonunun tipik bir Osmanlı kasabasını arka fon olarak kullanarak Hamdi Bey hem ailesini resmetmiş, hem Gebze’yi ölümsüzleştirecek bir belge-resim gerçekleştirmiş, hem de anne-çocuklar birlikteliğinin en hoş kompozisyonlarından birini yaratmıştır.


Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Ynt: Osman Hamdi Bey
« Yanıtla #6 : 25 Kasım 2008, 22:00:09 »
IV- OSMAN HAMDİ BEY’İN "MİHRAB"I ...
Bu bölümde Hamdi Bey’in en çok tartışılan yapıtını tek başına ele alıp çözümlemeye çalışacağız. Sn. V. Belgin Demirsar yapıtında bu resme ilişkin görüşleri aktardıktan sonra(7),"bütün bunlar bir tarafa bırakıldığında.... resim olarak incelendiğinde tablonun çok başarılı olduğu söylenebilir. Figür anatomi bakımından doğru olarak resmedilmiştir. Zaten Osman Hamdi’nin de asıl amacı budur." der.(8 ) Benim yorumum Hamdi Bey’in süregiden "KİTAP" ve "KİTAP OKUMA" teması ile "KADIN" temasının bu yapıtta çakıştırıldıkları, karşılaştırıldıkları ve ağırlığın insandan, kadından, tenden, dünyeviden yana konduğu şeklindedir. Ressam bu yapıtını tamamladığında 59 yaşındadır; eşi Naile Hanım ise 45 yaşındadır. 1901 yılı tarihli bu yapıt sanki 20. yüzyılı, "Kadınların öneminin artacağı yeni çağı" karşılamaktadır. Resimdeki kadının oldukça genç bir kadın olması kadın figürünün eski bir fotoğraftan yararlanılarak gerçekleştirildiğini düşündürmektedir. Soldaki tek şamdan ve devasa mumu Freudian cinsel yorumlar akla getirmektedir, ve en öndeki dumanlar saçan buhurdanın -uhrevinin -karşı kutbunu oluşturmaktadır. Sanki bir sürü yapıtında "yaşamın gizini" kitaplarda arayan ressam yaşamını anlamlı kılan şeyin "kadın ve simgeledikleri olduğu" konusunda karar kılmıştır bu yapıtıyla... Mihrab nişinin koyu lekesini resmin alt bölümünde de ciltlerinin ve halının koyulukları ile sürdürüp, kadının turuncu sarı elbisesinin ve teninin pembe renklerini ortaya çıkaran bir kurguyu soldaki tek mumun beyaz lekesi ile kitap sayfalarının farklı tonlardaki beyazları tamamlamaktadır.

Çocuklarıyla Fransızca konuşan kızı Nazlı’ya ithaflarını "Nazly" olarak Fransızca okunuşuna göre yazan, tümüyle Batı’nın deşerlerini benimseyen, ancak Osmanlı Toplumu içerisinde yaşayan bir kimlişin bu düşünce yaklaşımını geliştirdiği ikonografi ile dile getirişinin net olarak su yüzüne çıktığı yapıt olmasıdır, "Mihrab" resmini önemli kılan...

V- TÜRBE TEMASI
"Halı Tüccarı"nda da olduğu gibi bu temanın kaynaği da ressamın hocası Gerome’dur; onun "Ekber’in Sızısı" yapıtında Osman Hamdi’nin türbe kompozisyonlarındaki hemen hemen tüm öğeler mevcuttur. "Yeşil Türbe’de Dua" (1882), "Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız I" (76x111 cm), "Türbe Ziyaretinde İki Genç kız II" (1890- 86x65), "Şehzade Türbesinde Derviş" (1908- 122x92 cm) bu temanın kayda değer örneklerindendir... Türbe ziyareti yapan iki genç kız veya kadın resminde dikkati çeken "sarı elbisesi ile Naile Hanım olduğu vurgulanan" ayaktaki figür ile baş örtülü kuran okuyan dizleri üstünde oturan (Çarşaflanan Kız"da da kullanılan model) figürün içinde bulundukları ortama yönelik farklı "vücut dili" yaklaşımları sergilemeleridir. Kitap ile, uhrevi ile huzur bulan ile yaşamın kendisini önemseyen iki temanın burada da yinelendiğini net olarak görebilmekteyiz. Onun dışında ressamın çok daha derli toplu bir kurgu ve hoş ayrıntılar ile (Sandukanın başındaki sarışın sarkan ucu ile mumların ve oturan kızın başörtüsünün birbirlerinidesteklemeleri, renklerin ve tonların iki kızı hem ortaya çıkaracak hem de resmin diğer bölgeleri ile bağlantısını sağlaması gibi...) Gerome’un resmini aştığı söylenebilir. Osman Hamdi’nin esin kaynağı resme daha benzeşen "Türbe Ziyareti"nde ise yukarıda değindiğimiz konunun yine resme girdiğini görmekteyiz: Gerome’un resmi tümüyle bir iç mekanı ele alırken, Hamdi Bey açık kapıdan dışarısını "servileri ve bir evin bir bölümünü ve gök yüzünü" resmine katmıştır; yani "aslolan hayattır"; yaşamı sona erenlere saygı ziyareti görevi yapılacak, ve en kısa sürede gerçek yaşama geri dönülecektir. Bu resimde ilginç bir kaç nokta daha dikkatimizi çeker; Öndeki lahtin kırık köşesi, diğer türbe resimlerinde çok sayıda ve yanmamış, küçülmemiş mumların burada "küçük, yarı yarıya yanmış ve akmış tek bir mum" ile temsil edilmesi... Burada Osmanlı tarihindeki Fatih Kanunname’sinin yol açtığı padişahların kardeşlerini ve onların çocuklarını katletme hakkına (I. Ahmet’e kadar sürmüştür...) bir gönderme sezilebilir; yukarıda değindiğimiz motifler bu ana düşüncenin tamamlayıcıları olabilirler...



VI- KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ
Osman Hamdi’nin en ilginç ve özgün konularının ikincisi de "Kaplumbağa Terbiyecisi"dir. (1906, 223x117 cm) (9) Özellikle "Lale Devri"ndeki "Sadabad Eğlenceleri"nde geceleri bahçelerin aydınlatılması için kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgisi bir ipucu olabilir. Yani Osmanlı’nın devlet düzeninde "kaplumbağalar" da "kapıkulları" arasında yer almışlardır; bu arada bir kaç Osmanlı kurumunun (Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye, vb.) en üst düzeyinde yönetici olan Hamdi Bey’in kendi iş yapma alışkanlığı/tarzı ile astlarının yaklaşımlarına ilişkin bir allegori (10) akla gelmektedir. Osman Hamdi’nin kendisi olan "Terbiyeci" (Daha yaygın bir hayvan terbiyecisi olan "Aslan Terbiyecisi"ni anımsıyoruz...) elinde neyi, boynunda maşası sırtında "keşkül-ü fıkarası" (dervişane bir tevekkülü akla getirmektedir...) hafif öne eğilmiş olarak yapraklarını yiyen üç kaplumbağaya nezaret etmektedir. Arkada kalan iki kaplumbağa ise yemeğe yanaşmaya çalışmaktadır... Osman Hamdi Bey’in mesai arkadaşlarına yönelik acımasız, ümitsiz bir hicvi olarak yorumlanabilir bir resim bu... Önemli olan, alçaktaki tek ışık kaynağından gelen ışıkla aydınlanan resmin, öğelerinin ilgiyi konuya odaklayan bir yalınlık ve kurgu ile her tür gereksiz ayrıntının ayıklandığı (Oryantalist resimlerdeki figür ve eşya zebilliğini, çorbasını düşününüz....) çok başarılı bir yapıt -bir başyapıt- olmasıdır.



VII- HAMDİ BEY’İN AİLE PORTRELERİ...
"Sarı Kurdeleli Kız" (1909-20x16 cm), "Beyaz Entarili Kız" (1908-21x14), "Genç Erkek Portresi" (1907-20x13), "Mimozalı Kadın" (1906- 130x 93), "Genç Adam Portresi" (1905), "Pembe Başlıklı Kız" (1904-50x40 cm), "Tevfik Bey" (1899-14x21), "Naile Hanım" (1899-16x17 cm), "Naile Hanım" (1897- 14x12 cm), "Naile Hanım" (1897- 14.5x12.), "Yemenili Kız" (1897- 15x13 cm), "Şapkalı Çocuk-Oğlu Edhem" (1897-16x15), "Oğlu Edhem" (1894- 36x27 cm), "Kızı Leyla" (1891- 9.5x8.5 cm), "Naile Hanım" (1886- 61x50 cm), "Genç Kız Portresi- Nazlı" (49x31 cm), "Yeğeni Mübarek" (1884-54x44 cm), "Fesli Çocuk" (1882- 51x41 cm), "Çekik Gözlü Kız-Tevfika" (1882-37x29 cm), "Genç Kız- Tevfika" (1882-39x31 cm) bu resimlerin belli başlılarıdır. Bunların arasından bir kaç tanesi (Mimozalı Kadın, Pembe Başlıklı Kız, Çekik Gözlü Kız gibi...) resim kaliteleri ve sanat tarihimiz açısından önemli sayılabilirlerse de, tümünün titiz ve çok yönlü bir bilimsel araştırma ile değerlendirilmelerinin (kimyevi, ışınsal, grafolojik, kaynaksal, fotografik, vb....) diğer yapıtlarına ilişkin soru işaretlerinin netleştirilmesi açısından yararlı olacağını söylemenin artik zamanının geldiği düşüncesindeyim. Bu yapıtların önemli bölüm

VIII- SİLAH TACİRİ (SEYFİ KATI)
Hamdi Bey’in 1908 tarihli (175x 130 cm) kendisini (iki kişi olarak) ve oğlunu bir arada resmettiği bir yapıtı... Baba-oğul ikilileri hep akla kuşakları, soyun sürdürülmesini ve yaşamın kaçınılmaz sonucu olan ölümü akla getirir. Daha eski bir devrin giysileri içerisindeki ressam ve oğlu insanoğlunun kaçınılmaz kaderini akla getiriyorlar. Tüfekler, Kılıçlar, başlıklar, gerideki taşıyıcı ayak aynı zamanda Freudian cinsellik simgeleri olarak da okunabilirler... Sağda geri planda "Cami Kapısı Önünde Konuşan Hocalar" resminde sol öndeki figürün bir yansıması yer almakta. Bir eli çenesinde, kucağındaki diğer elinde kapalı bir kitap tutan bu yaşlı adama bir bezirgan bir parça bez (Belki de Kefen bezini... "Artık silahlarla, gösteriş ile ilgilenme çağını geride bırakmış bu ihtiyarın tek ihtiyacı belki de budur" yorumu akla gelmektedir.) önermektedir. Hamdi Bey öndeki figürde kendini devasa bir sütun başlığına oturur ve oğluna öğütler verir iken resmetmiştir. Kafasında sarıklı bir fes elinde ve yanında iki miğfer vardır. Çok yönlülüğünü ve ömrünü vakfettiği Asar-ı Atika Müzesini çağrıştıran simgelerdir bunlar... Gençliğin kendine özgü mağrur tavrı içerisindeki oğlu Edhem ise, ayakta vücudu "yay gibi gerili" elindeki kınından çıkardığı kılıç’la gençliğinin çoşkusunu sergilemektedir. Yaşamının son yıllarını yaşadığını sezmiş (1910’da, iki yıl sonra vefat edecektir.) bir büyük sanatçının yetişkin oğluyla teselli bulduğu, ve de sanki yaşamının dışa dönük -"erkekler dünyası"ndaki bilançosunu yaptığı, hüzünlü bir resim "Silah Taciri.....". Görülmektedir ki, Osman Hamdi Bey önemli resimlerinde sanatını öğrendiği Batılı ustalarını aşarak resim bilgisi ve becerisi ile kendi yaşam öyküsünü ve devrinin ruhunu aktarmayı amaçlamış ve bunu da belli ölçülerde başarmıştır.ündeki ithaflar, imzalar ve tarihler ressamın diğer yapıtlarının çözümlenmesinde anahtar görevi yapacak değerdedirler.(11)



Batı kültürünü özümsemiş ve özel yaşamında yeğlemiş bir kimliğin, içerisinde yaşadığı Osmanlı toplumu ile ruh ve düşünce çatışmalarını dile getirebilmek için geliştirdiği "ikonografi" ise, hem incelikleri, hem de Osmanlı toplumunun en kritik dönemlerinden birisine ayna tutması, hem de Türk Resminde bu anlamda başka bir örneğin bulunmamasi nedeniyle önemsenmesi gereken bir olgudur. Çok daha kapsamlı ve ek belgelerle desteklenecek bir tez çalışmasının bu konuyu derinlemesine çözümlemesinin gerektiği düşüncesindeyim; benim buradaki düşüncelerim ve değinmelerim ise her zaman olduğu gibi genç kuşakları meraklandırmak, biraz kafalarını karıştırıp düşünmelerini sağlamak ve insan yaşamının her dönemde, her insanda değişmeyen temel sorunlarını akılda tutmadan insanın her ürünü gibi, sanat yapıtlarına da yaklaşılamayacağı gerçeğini bir kez daha vurgulamayı amaçlamaktadır. Bu arada kendi "ikonografisi"ni" geliştirmek yolunda çalışan tüm özgün sanatçıların da, yaşamın çelişkilerini yüreklerinde duyan tüm sanat severlerin de konuya katkıda bulunmalarının ilginç olacağını düşünmekteyim...

Alıntı:
Haşim Nur Gürel



(1) İkonografi (Iconography)
Simgelerden oluşan bir dil. Resimlerde düşüncelerin imgelerle temsil edilmesi. Bir sanatçı kendine özgü kişisel bir "imgeler takımı" yaratıp yapıtlarında belirli düşünceler ve izlenimler için bunları kullanabilir. Düşüncelerin zaman içerisinde gelişiminin ve anlatımının incelenmesinde önemli bir araçtır...

(2) Sayın Prof. Mustafa Cezzar’ın bu yaz_da yararlandığım "SANATTA BATIYA AÇILIŞ ve OSMAN HAMDİ" (Erol Kerim Aksoy, Vakfı Yayınları I, 1995), adlı incelemesini önemli bir kaynak kitap olarak minnetle anmak gerekir; ancak "catologue raisonne" yaklaşımı ile yapıt çözümlemelerinin de yapılması gerektiğinin altını çizmek istiyorum.

(3) DEMİRSAR, V. BELGİN - Osman Hamdi Tablolarında Gerçekle İlişkiler, Kültür Bakanlığı Yayınları; 1058 -Sanat Eserleri Dizisi: 12 / ISBN 975-17-1382-4 Mimari ve Dekoratif Unsurları Sn. V. Belgin Demirsar 1989 tarihli yayınında titizlikle belgelediği için, ele almaya gerek görmüyorum.

(4) Berlin’de bulunan bu yapıt İslam Eserleri Müzesi’ndeki önemli bir halı sergisi kapsamında sergilenmişti.

(5) Ne var ki bu resimde zenci nedimeler arasında tek bir beyaz kadın resmedilmiş iken, Osman Hamdi’de Kadınlar kapalı bir harem bahçesi yerine, açık bir mekanda ve nedimesiz resmedilmişlerdir.

(6) Gözükürlerken; çünkü yine de asıl izleyici bakışların etkisi altında, aynı dikkatli, kontrollü tavırlarını sürdürmektedirler.

(7) a. g. e. s. 120 "... En ağır eleştiriyi de Sezer Tansuğ yapmıştır. Ona göre; Osman Hamdi, Batılı Oryantalistlerden bile ileri gitmiştir. Bu konuda şöyle demektedir; ‘Avrupa’da hiç bir oryantalist ressam cami mihrabı önündeki rahleye model Ermeni kızını oturtup, ayaklarının altına Kuran-ı Kerim sayfalarını yayacak kadar ileri gidememiştir.’ Buna karşılık olarak Osman Hamdi’nin torunu Cenan Sarc ise, bu rahle üzerindeki kadının hamile olduğunu belirtip, dedesinin "analığı" simgelediğini ve "annelik herşeyin üzerindedir." mesajını ilettiğini söylemektedir. İpek Aksügür ise Osman Hamdi’nin mesajının "geleneksel inançların karşısında dünyevi güzellikleri unutmamak" olduğunu ileri sürer.’

(8) a. g. e. , s. 120

(9) Sn. Mustafa Cezzar’ın Osman Hamdi üzerine yapıtlarında bu yapıtın 1907 tarihli ikinci versiyonu olduğu önerilerinin de fotoğrafı vardır; ancak ölçüleri verilmemiştir...

(10) Allegori (Allegory)
Simgesel olarak temsil edilen bir öykü veya kavram... Yalın, basit bir konuyu anlatır görünürken toplumsal veya etik değerlere de gönderme yapan sanat yapıtlarında insanlar, nesneler ve olaylar çeşitli düşüncelerin simgeleri olarak sunulurlar.

(11) Bu konuyu bu yazı kapsamında bu kadarla bırakıp, oluşturulabilecek bir ekip ile bu çok nazik konunun zaman içerisinde bir bilimsel proje olarak ele alınması, önermeyi görev bildiğimiz bir zorunluluktur. Yukarıda değindiğimiz açılardan bugüne kadar hiç bir bilimsel inceleme yapılmadığını vurgulamak gerekmektedir...

Kaynak:
www.sanalmuze.org

Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Osman Hamdi Bey'in Foto Albümünden...
« Yanıtla #7 : 25 Kasım 2008, 22:00:53 »
Osman Hamdi Bey'in Foto Albümünden...
















Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Kahve Ocağı, 1879
« Yanıtla #8 : 25 Kasım 2008, 22:01:15 »


Kahve Ocağı, 1879
Tuval / Yağlıboya
50 x 38 cm.

Leon Grünberg Koleksiyonu

Osman Hamdi Bey’in resimleri ikonografik açıdan çözümlendiğinde karşımıza çıkan ve artık bir sorun teşkil eden yegane nokta, onun Oryantalizm’i ve bu Oryantalizm’i farklı bir zemine oturtma, handiyse meşru kılma çabalarıdır. İşte Osman Hamdi Bey’in “Kahve Ocağı” adlı tablosu da bu bağlamda değerlendirildiği takdirde, bu çabaların en azından Osman Hamdi’nin her tablosu için geçerli olmadığı görülebilecektir.




“Kahve Ocağı”nda, Linda Nochlin’in “The Imaginary Orient” adlı yazısında özellikle vurguladığı ve Ludwig Deutsch gibi Oryantalist ressamlarda özellikle karşımıza çıkan “Doğu’nun yıkık, harap mimarisi” ile karşılaşmamaktayız. Burada gerek arka planda yer alan ocak olsun gerek kompozisyonun içinde yer alan çini tabak, kandiller olsun Türk-İslam mimarisinin görkemini sunuyorlar ve bu bağlamda araştırmacıların çoğunluğunun benimsediği, Osman Hamdi Bey’de Türk-İslam dekorunun Batılı Oryantalistlerden farklı bir biçimde kullanıldığı görüşüne katılmamak elde değil.




“Linda Nochlin’in Batılı Oryantalist sanatçıların resimlerinde karşılaşılan harap, yıkık, bakımsız Doğu mimarisine karşın, mimari detayların büyük bir incelikle işlendiği ve bunda Osman Hamdi Bey’in resimlerinde fotoğrafik gerçekçiliğe bağlı kalmasının, bu gibi ayrıntılarda fotoğrafa resme geçiş öğesi olarak kullanmasının bir rolünün bulunduğu bir gerçek. Fakat “zaman” kavramı açısından Osman Hamdi Bey’in ne Batılı Oryantalistlerden farklı olduğunu ne de bir mesaj verme kaygısında olduğunu-en azından bu resim için- söylemek yanlış olur. Zira gerek resimdeki erkek figürünün kösnüllüğü gerekse eşine kahve sunan figürün ezik, bir başka deyişle eşine karşı “el-pençe-divan” duruşu, bugüne kadar yapılan araştırma ve yorumlarda Osman Hamdi Bey’in resimlerinde zamanın durağan olmadığı yolundaki görüşleri tersine çevirmek için yeter de artar bile…




kompozisyonun sol tarafında yer alan erkek figürü tek başına ele alındığında, Batılı Oryantalistlerin resimlerinden hiç de farkı olmayan, miskin, tembel ve kösnül bir Doğulu tip ile karşılaşıldığı ortada. İşte tam da burada Batı’da “zaman” ve Doğu’da “zaman” kavramının farkı ortaya çıkmakta. Bilindiği gibi, Oryantalizm açısından düşünüldüğünde, Batı’nın dinamik Doğu’nun ise statik bir zamana sahip olduğu belirtilir. Batı’da zaman, Aristoteles’te küre (sphaira), Platon’da doğru çizgi ve Hegel’de de çemberseldir (kreislauf). Eş deyişle, ister dönüşümlü ister ileri gidişli olsun Batı’da zaman süregiden bir şeydir; devinim halinde ve dinamiktir. Louis Massignon’un Doğu’nun zamanını nasıl tanımladığına bakacak olduğumuzda da, Massignon’un Doğu’da zamanı, geri dönüşlü ve kesintili bir birim olarak tanımladığını görürüz. Kuşkusuz Massignon’un söylemi de, Oryantalizm’in içinden bir söylemdir. Zira Batı’nın kavramsal zamanını Doğu’da tarihsel zaman karşılamaktadır ve Batı’nın niceliksel/ölçülebilir zamanının karşısında Doğu’da ölçülebilirlikten uzak, “bir sigara içimlik” zaman kavramı bulunmaktadır. O halde Osman Hamdi’nin “Kahve Ocağı’nda” da bu niceliksel zamanın dışında bir zaman boyutunun olduğunu söylemek mümkündür. Bunu görselleştiren ise, sedir üzerine uzanmış, “bir tütün içimlik” zamanı gözler önüne seren erkek figürüdür.




eşine kahve sunan kadın figürüne gelince… O da tıpkı erkek figüründe olduğu gibi ve de Osman Hamdi Bey’in resimlerinde bir mesaj verme kaygısı güttüğü savı yalanlarcasına tam da Doğu’ya özgü ve Batılı Oryantalistlerin tuvallerinden aşina olduğumuz bükük boyunlu, “bey”ine hizmet etmeyi aslî görevi kabul eden bir tip çiziyor. Batılılaşma döneminde seçkin tabakaya mensup kadınların ev içinden dış dünyaya yöneldikleri, kendi kimliklerini bulma çabasına giriştikleri ve bu durumun resim sanatı yoluyla görselleştirildiği yolundaki savları da alaşağı ediyor kahve sunan kadın… Dolayısıyla Osman Hamdi Bey’in “Kahve Ocağı” tüm çabalara karşın, Edhem Eldem’in de vurguladığı gibi, Oryantalist damgası yemekten kaçamayacağı resimlerinden biridir. (Edhem Eldem, “Osman Hamdi Bey ve Oryantalizm”, Dipnot, S.2, Kış-Bahar 2004, s.51.)

Kaynak: www.sanalmuze.org

Çevrimdışı doğubey

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 95
  • Teşekkür: 11
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat Tarihi
Haremden, 1880
« Yanıtla #9 : 25 Kasım 2008, 22:01:31 »


Haremden, 1880
Tuval / Yağlıboya
56 x 116 cm.

“Kahve Ocağı” için geçerli olan “Oryantalizm damgası”nı, Osman Hamdi Bey’in “Haremden” adlı resmi için de gündeme getirmek mümkündür. Nedenine gelince… Öncelikle resmin isminden başlamakta yarar var: “Haremden”. Resmin isminden başlamak, araştırmacıların Osman Hamdi Bey’in Batılı Oryantalistler ile aynı temaları farklı içeriklerle sunduğunu düşünmelerine ve bu yolla Osman Hamdi Bey’in Batılı Oryantalistleri sorgulayarak, resimleriyle onlara yanıt verdiğini belirtmelerine neden olacaktır. Acaba durum bu kadar basit midir? Batılı Oryantalistlerin neredeyse her birinin an az bir kez işlediği “Harem” konusunu ele alalım. Nedir bir haremde karşımıza çıkan? Erotizmin had safhaya vardığı, her an hazır bir halde bekleyen kadınların sunulduğu bir oda(cık). Bir de Osman Hamdi Bey’in “Harem’den” adlı resmine bakalım. Burada, Haşim Nur Gürel’in de belirttiği gibi (Osman Hamdi Bey ve İkonografisi, www.sanalmuze.org), birbiriyle iletişimsiz, belki sadece en sağdaki kadın figürünün bakışlarıyla diğer kadınlarla bir ilişki kurma içerisinde olduğu söylenebilir, dünyalarından bezmiş, asık suratlı ve erotizmden arındırılmış dört kadın figürü bulunmakta. Bu kadın figürleri, sıradan bir harem sahnesinden farklı olarak, bir çalışma anının sonrasında dinlenirken resimlenmiş gibiler. Üstelik, sağ arka planda asılı olan peştemaller buranın bir çamaşırhane mi yoksa bir harem mi olduğu sorusunu akla getirmiyor değil. Tam da bu noktayı bir miktar deşecek olursak, işte Oryantalizm damgasını vurmaktan neden kaçınmadığımız da anlaşılacaktır. Bu kadınların, sağ planda asılı olan eşyalar hamamda kullanılan eşyalar olduklarına göre, hamamdan çıkıp pür-i pak bir biçimde seçilmeyi beklediklerini düşünmek de olasıdır. Kaldı ki, Haşim Nur Gürel’in dikkati çektiği noktayı, dört sayısının, İslam dininde eş iznine karşılık geldiğini de göz önünde bulunduracak olursak, bu kadınların bekleyen kadınlar olduklarını düşünmemiz olasıdır ve Osman Hamdi Bey’i bir Oryantalist olarak değerlendirmemek için de hiçbir nedenimiz yoktur. Başta da belirttiğim gibi, şayet bu mekanı bir çamaşırhane olarak düşünmüyorsak!?









Kaynak: www.sanalmuze.org