Gönderen Konu: İlber Ortaylı ile Tarih dersleri - Avusturya-Osmanlı ilişkileri 1  (Okunma sayısı 1331 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Programı ntvmsnbc.com üzerinden izlemek için buraya tıklayın
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Konu: Avusturya-Osmanlı ilişkileri

Habsburglar Hanedanı 13. asırda kuruldu sayılır. Daha doğrusu ilk önemli büyük düka aşağı Avusturya ve trollere kadar giden Rudolf’tur. Prens Rudolf’un hayatı aslında tarihin derinliklerinde kaybolmuş değil. O dönemi anlatacak tasfir edecek vesikalar kanıtlar da hiç de eksik değil. Lakin bütün kurucu hükümdarlar gibi sonradan yayılan efsaneler o hayatın gerçeklerini gölgeler. İşin garibi hanedanın kendileri de büyük babalarının hayatını bir insanın herhangi bir hükümdarın değil bir yarı tanrınınkine benzemesini isterler. Bu bir kuraldır. Rusya çarlarının yani Kiev büyükdükalarının bir yerde öncüsü sayılan Sıviyatoslar veya hristiyanlığı kabul eden büyük Vlademir’in hayatı da böyledir. Hatta itiraf edelim Osman Gazi’nin de, Kurucu Ata’nın da hayatında bu gibi efsaneler yaratılmıştır. Kısacası Rudolf ve oğlu dönemindeki Avusturya bugünkü küçük cumhuriyetin topraklarından daha fazla değildi. Ve unvanları büyük dükaydı. Zamanla Bohemya’nın yenilmesiyle bugünkü Çek topraklarının katılması ve asıl önemlisi kılıç gücü değil ama evliliklerle Avusturya büyüdü ve bir imparatorluk oldu. Bunu bir slogan ile ifade ederler. “Bırak savaşı başkaları yapsın, sen ey mesut Avusturya evlen.”

Nitekim bu evliliklerin ilk önemlisini Max, Burgondiye büyük dükasının tek varisi olan kızı Mari ile evlenerek yaptı. Burgondiya bugünkü Fransa’nın Dijon’u ama asıl önemlisi Belçika Fland’ını içerir. Özellikle kumaş sanayinin geliştiği bu zengin bölgenin Avusturyaya katılması ile ki buna Burgondiya düğünü denir. Birden bire dükalık büyüdü ve önemli bir yer edindi. Oğlu Philip ise daha iyi bir evlilik yaptı. Kastilya Kraliçesi İzabel, Aragonlu Kral Ferdinand’ın kızları yani İspanya tahtının varisi deli Juhanna dediğimiz prensesle evlendi. İspanya düğünü denir buna da. Ve böylece Habsburglar birden bire Burgondiya dışında İspanya’ya ve deniz aşırı topraklara sahip oldular. Çünkü İsabel ve Ferdinand zamanında keşifler dolayısıyla İspanyol deniz ötesi imparatorluğu kuruldu.

Bunlar Habsburgların ülkeleri haline geldi. Son önemli evlilik Ferdinand’ın Macar Kralı Layoş ile yaptığı evlilik anlaşmasıdır. Tabi kendileri evlenicek değil, kız kardeşlerini değiştirdiler. Ve buna göre kim erken ölürse taç ülkeleri ona geçecek. Layoş daha erken öldü ama bu yatakta rir ölüm değildi. 1526’da bir günün içinde Mohaç’ta Muhteşem Süleyman’ın (Kanuni) orduları karşısında Macar krallığı ortadan kalktı. Avusturya Macar tacına hak iddia etti ama kim verir. Ve böylelikle Habsburglarla Osmanlılar arasında yani Türk ve Almanlar arasında hiç de tarihi dostluktan bahsedemeyeceğimiz 200 sene süren bir mücadele de zirvesine ulaşmış oldu.

Bu ilginç evliliklerle kurulan imparatorluk yine evliliklerle de bitmiş sayılır. Ferdinand’ın kardeşi V. Şarl İspanya tahtında oturuyordu. Kardeşine Viyana’yı bırakttı. Ve bir müddet sonra Alman İmparatoru da seçilen Karl hayatının sonuna doğru Alman imparatorluk tacını da Ferdinand’a bırakarak kendi İspanyasına ve kolonilerine çekildi. Böylelikle Habsburglar iki kola ayrıldılar. İlerde 18. asırda İspanya Habsburg ailesi sona erecektir.

14. Louis’nin torunu Burgonlar oraraya hakim olacaktır. Bugün de Burgonlar İspanya kraliyet ailesidir. Avusturya ise ta 18 yy.’da soylarında erkek kalmadığı için İmparatoriçe Maria Theresa’in yönetimindeydi. Gerçekte Habsburglar artık erkek tarafından bitmişlerdir. Ve bu sülale 18. asırda tükenmi sayılır ama bu imparatolruk Alman imparatorluğu da ilk bu taca seçilen yani Habsburglardan Albert’in bu tacı alması ile başlar. Ve 1808’de Napolyon’un Alman imparatorluğunu dağıtması ile sona erer. Ondan sonra karşımızdaki Almanlar artık Avusturyalıdır. Ve II. franz da I. Franz haline gelir. Bu bir karışık imparatorluktur. Bunun içinde bir takım üyelikler vardır. Avusturya da üyelerden bir tanesidir. Ama Macaristan ve Bohemya toprakları ile hiç bir zaman bu birliğe girmemiştir. O dışardadır. Yani bir misal vermek gerekirse NATO’ya bizim ordumuzun üye olması ama 4. ordunun NATO’nun dışarıda kalması gibi bir durum sözkonusudur. Bu Alman İmparatorluğu Volter’in çok ironik alaycı uslupla; “Ne Roma ne mukaddes sadece bir alay Almanya” diye tarif ettiği bir Hristiyanlık Avrupasının feodal zamanının ve onun yarattığı sonsuz hiyerarşinin ortaya konduğu bir konfedaratif devlet nizamıdır. Zaman zaman içindeki üyeler birbirine zıt politkalar gütmüşlerdir. Brandenburg Dükalığı ve sonra Prusya krallığını alan üye birliğin içinde böyle bir rol oynar. Zaman zaman da Prusya’nın güttüğü hedefe de Bavyera Badenvutenberg ve en başta Avusturya gibileri karşı çıkmıştır. Nitekim Maria Teresa Almanya imparatoriçesidir ama herkesin bildiği gibi Prusya ile Silesia için kavga etmişlerdir. Ve tabi kaybetmişlerdir. En son savaş da 1866’da Avusturya İmparatoru Franz Joseph zamanında Prusya ile yapılan Koniggratz’dır ki hakikaten 19. yy Avusturyasını politik arenadan nerdeyse silecekti. Burada Almanya-Avusturya ittifakı ortaya çıkmştır.

Avusturya tarihine Avusturyalıların nazarından baktığınız zaman 1664’te İtalyan asıllı bir asilzadenin Raimondo'nun Avusturya ordularının başına geçirildiği bu bir istihdamdır yani ordular henüz milli değildir. Ve kendisisin St. Gothard savaşında bizim yeniçeri ordusunu kuşatıp imha etmesiyle bir zafer kazanıldığından söz edilir. Bu doğrudur. Fakat bu zaferin Osmanlı imparatorluk ordularının ilerlemesini durdurduğu ama fazla ümit vermediği açıktır. Nitekim savaşın sonunda aşağı yukarı toprak kaybı söz konusu değildir. Burada ilginç bir şey vardır 17.asır boyunca Osmanlılarla kavga etmek tercih edilmemiştir. Diplomasi yolları denenmiştir. Pek Hıristiyan’ca bir davranış değil ama Türk tehlikesini Hıristiyan devletler birbirinin üstüne itmekte ve öbürünü kışkırtmaktadırlar. Nitekim Fransa’nın takip ettiği politika budur, Türklere müzahirdir. O iş birliğini tercih etmektedir. İsveç Krallığı da aynı sistemi izlemektedir.

Avustuya'nın 18.yüzyılı bu imparatorluğun reformu demektir. İsme dikkat edelim biz bunu Avusturya diye öğreniyoruz, halbuki bu Alman imparatorluğudur. Avusturya o imparatorluğun içindeki üyelerden biridir. Bunu bir NATO ittifakı gibi düşünmeniz lazım. Yani Sachsen, Bavyera, Prusya, Badenvütenberg, Ren ülkesi, Paletina filan ve bazı serbest şehirler Hamburg, Bremen ve Nümberg vesaire gibi hepsi bu ittifakın içindeler.

Avusturya bu ittifakın içinde grandüka olarak var. Fakat Avusturya büyük dükaları Habsburg ailesinin üyeleri pek az istisnayla -o istisna da Macar kralı Sigusmund 15. asırda- Alman imparatoru seçilirlerdi ve 18.yüzyılda halen karşımızda Alman imparatorluğu var. Avusturyalılarla değil Almanlarla çarpışıyoruz. Tarihi Türk-Alman dostluğu çok manasız bir kelimedir aslında, çünkü biraz sonra değineceğiz gibi 1791 Ziştovi Antlaşması Avusturya ile yapıldı. Bilhassa 18.yüzyılda Avusturya ile devamlı harp ettik. Onlar da Avusturya değil Almanya idi. İmparatorluğun adının Avusturya olması Napolyon istilasından sonra Alman imparatorluğunun mukaddes Roma Alman imparatorluğunun dağıtılması sonucu II. Franz'ın 1.Franz olarak Avusturya imparatoru ilan edilmesiyle mümkün olmuştur. 18.yüzyılın Avusturya'sı diyoruz. Gene bir yanlışı kullanıyoruz.

Bilhassa 1683 ikinci Viyana kuşatmasının Türkler aleyhine sonuçlanması ve aşağı yukarı 16 sene süren harplerle Zenta, Mohaç (1687) savaşları vesaire, imparatorluğun Macaristan hatta bugünkü Romanya yani Erdel ve bugünkü Yugoslavya'da, Temeşvarbanat’ta bazı toprakları kaybetmesiyle sonuçlandı. Şehit Ali Paşa'nın Mora'yı Venediklilerden geir alması, 1711 Prut Savaşında Kırım ve Azak’tan Rusları geri atmamızla bu kısımda bir restarasyon sağlandı ama 1699'dan sonra Avusturya bir kere kendisine ait olduğunu iddia ettiği Macar topraklarına sahip oldu. İktisadi hayat rahatladı. Tuna üzerinde seyri safarin gelişti. Ve 18.yüzyılda Trieste'de kurulan liman sayesinde Akdeniz ticaretine Avusturya katıldı ve Balkanlar üzerinde siyasi olmasa bile ticari hegemonyasını kurmaya başladı.

18. yüzyılda yani Viyana bozgunundan sonra Türk İmparatorluğu sadece Avusturyalılarla, sadece Almanlarla savaşmak zorunda kalmadı. Bir müttefik vardı Rusya. Her zaman onların yanındaydı. Dolayısyla ta 1791 Ziştovi antlaşmasına kadar, 1792 başında da Yaşi’de Ruslarla yaptığımız antlaşmaya kadar hep bu iki müttefike karşı mücadele etmek zorunda kaldık. 19 asırda imparatorluğumuz doğrudan doğruya Ruslarla karşı karşıya kalmıştı.

Karşımızda gene 19.yüzyılda yapılan sanat tarihi müzesi ve tabiat tarihi müzesinin ortasında Maria Theresa abidesi yer alıyor. Maria Theresa etranfında ünlü mareşalları ve başbakanı Kont Kaunitz ile çepe çevre yer alıyor. Kont Kaunitz Avusturya imparatorluğunun henüz Alman imparatorluğu adını taşıyan Macaristan ve Bohemya'yı yani bugünkü Çekya'yı elinde tutan Adriyatik kıyılarına inen Avusturya'nın mali vaziyetini sanayileşmesini organize eden çok ince hesapları becerebilen tipik bir barok devlet adamı, maliyecisi. Maria Theresa devrinde bizim imparatorluğumuz Avusturya’yla hem de reformunu yapan bu imparatorluğun yanında gene reformalar devrimi yaşayan Rusya’yla mücadele etmek zorunda kaldı. Bu mücadele yer yer şehit Ali Paşa gibi olsun, Koca Yusuf Paşa gibi olsun mahir mareşallerin orduyu sevk edebilmesiyle mümkün olmuştur. Bu sevkiyatın yapıldığı ordu, bu iyi yönetilen ordu. Aslında pek dikkatimizi çekmiyor ama 18.yüzyılın başından beri askeri mühendislik, tıp, veterinerlik gibi dallarda modernleşmeye başlayan askerini ne olursa olsun ona göre eğiten, merkeziyetçi ordu şartlarına kolay intiba edebilen bir orduydu. Bilhassa suvari ve topçu sınıflarındaki hızlı ve önemli gelişmeyle bu direniş mümkün olabildi. Ve Belgrad iki kere alınmasına rağmen ikisinde de geri alınabildi. 18. yüzyılın Osmanlı İmparatorluğu askerliğin yanında daha evvelden geleneğini kurduğu bir yeni sanata ve silaha da sahipti: Diplomasi. Bunu görmek mümkündür. Ancak 18.yüzyılın sonunda daimi sefaretleri yani muhkim elçilikleri kurduk. Viyana, Paris, Londra üçgeni üzerinde siyasi diplomatik vaziyet iyi değerlendiriliyordu. Ve Avusturya-Rusya ittifakına karşı Fransa ve İsveçi yanımızda tutabildik. Bu şüphesizki önemli bir mekanizmadır.

II. Viyana Kuşatması yıllarında ordu başarılı bir mülkiye idarecisi olan ve oldukça dürüst yolsuzluğu görülmeyen bir vezir olan Köprülülerin damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yönetilmektedr. Kara Mustafa Paşa’nın malesef büyük orduyu yönetecek iyi bir mareşal olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu gibi savaşlarda yani Kırım Hanlığının katıldığı savaşlarda sadrazamla, hanlık arasında protokol ve karar vermek konusunda denge kurulamamaktadır. Nitekim bu savaşta da iki taraf birbiri ile mücadele etmiştir. Köprülüler ailesinden damat Kara Mustafa Paşa’nın malesef Viyana etrafındaki kaleleri başta şehre hakim olan Kahlenberg’i almadan işe girişmesi ve kuşatmayı aşırı tedbirlerle uzatması 12 Eylül 1683’te Kahlenberg’de mevzilenen Polonya ordusunu Jan Sobieski komutasında ani saldırısı ile saflarımızın bozulmasına neden olmuştur. Bu bozgun 16 yıl süren savaşlara neden oldu. Yer yer osmanlı ordusunun her şeye rağmen saldırıları durdurduğu ve mevzileri tuttuğunu belirtmek gerekir. Nitekim 1695 Logos mevkiinde II. Mustafa’nın yani Osmanlı kuvvetlerinin Avusturyalıları püskürttüğü bir gerçektir. Durum vahimdi. Avusturyalılar başka bir komutanı istihdam etmek göreve çağırmak durumunda kaldılar. Gene tabi Avusturyalı değil. Fransız aristokratlarından annesi İtalyan asıllı ve kardinal Mazarilinin yeğeni aslında tamamen Fransız olan Öjen Savoy dedikleri komutan geldi. Gerçekten 18. yy. Avusturya askeri tarihinin çok önemli bir komutanı oldu. Ve etkisini gösterdi. 1697’de Şehit Ali Paşa’nın yenilgiye uğraması ile Zenta savaşında nihai hedefe ulaştı. Yani bugünkü Macaristan hatta Erdel ve Temeşvarbanat bile eline geçti Avusturyalıların. Anlaşmaya gitmek zorunda kaldık. 1699 Karlofça...

Tarihte ilk defa Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında Roma hukuk sistemine prensip ve kurullarına göre inşaa ettikleri bir anlaşmadır. Artık bir muhaede sözkonusudur. Ve görülmüştür ki osmanlı diplomasisi hiç de tecrübesiz değildi. Sefaretlerimiz yoktu fakat Reisül Küttabın yönettiği ofisin Avrupalılarla kurduğu temas dolayısıyla burada bir diplomatik beceri söz konusu idi. Metinlerde bu görülüyor. Temaşvarbanat hariç Transilvanya ve Macaristan elden çıkmıştır bir daha gelmemek üzere. Mora Venediklilere verildi sonra alındı.

Prens Öjen’le yapılan savaşlarda Osmanlı orduları yenilmiştir. Çünkü yeni askeri teknikler ve yeni askeri yönetimler kumanda teknikleri bizim ordu için artık geriydi. II Viyana kuşatması o vakte kadar önde gelen disiplini ile tanınan teknikleri ile mükemmel olan Osmanlı ordusunun Barokçağ ordularının gerisinde kaldığını düşünüyordu. Yaşamak için reformlara giriştik. Pasarofça antlaşmasıyla Osmanlı imparatorluğu Avrupa devletleri ile artık Vesfalya anlaşmasının hükümlerine dayanan modern diplomatik prensipler üzerine ilişki kurmak diplomatik muafiyetleri tanımak zorunda kalmıştır.1719’da Avusturyalılar Şark Kumpanyasını kurdular. Trieste limanı Akdeniz trafiğine açıldı. 1727’de bizlerle bir seyrusefain anlaşması yani serbest deniz ticareti anlaşması yapıldı. Bu o zamanlar resmi bir politika olan korsanlıktan onların korunmasını sağlıyordu. Kuzey Afrika’nın Cezayir-Tunus beyliklerinin faaliyetlerinden onları koruyordu. Dolayısıyla Avusturya’nın ticari önemi arttı. Mamafih 18. yyda Rusya ile ittifak Avusturya’ya kazançlar getirecek gibi görünürken kayıplar sağlamıştır.

Çünkü 1737’de feci halde Tuna’nın ötesine atıldılar ve 1739 anlaşması ile Belgrad tekrar Türklerin oldu. Asrın sonunda ise II. Joseph, Çariçe II. Katerina’nın 1774’teki Kaynarca anlaşması ile elde ettiklerine kapılarak bir ittifaka girdi ve Türkiye ile savaşa başladı. Oysa generallerinin artık aynı derecede olmadığı ve ordunun kendisini yenilemeye muvaffak olan Osmanlı savaş gücü karşısında başarı kazanamadığı anlaşıldı. Tuna ötesine atıldı Avusturya orduları.
Nitekim 1788’de mahir maraşal Koca Yusuf Paşa ve hepimizi bildiği Cezayirli Gazi Hasan Paşa bu cephelerde Avusturya’ya karşı önemli zaferler kazandılar. Artık anlaşılmıştı ki Avusturya askeri bakımdan kendini yenilemeyi bilen Osmanlı imparatorluğu ile baş edemeyecektir. Bunun ardından Ağustos 1791’de Ziştovi anlaşmasını yaptılar. Rusya bilahare Yaş anlaşmasına müracaat edecektir. Anlaşma uzun sürdüğü için onlar 1792 ocağında bunu yaptılar. Demek ki artık Avusturya ile yeni bir döneme giriliyor. Bu bir sulh dönemidir. Hatta sonunda Birinci Cihan Harbinde zoraki bir ittifakla bu dönem bitecektir. Ama demek değildir ki bu iki asır içinde Avusturya ile hadisesiz ve gerilimsiz bir dönem yaşandı.

Alıntı: ntvmsnbc.com
midena pro tou telous makarize