Gönderen Konu: Anahita, Anaitis, Anos  (Okunma sayısı 3091 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Anahita, Anaitis, Anos
« : 27 Kasım 2008, 23:33:41 »
Pers tanrıçası
Anahita’nın Ermeni mitolojisindeki dengi olan Anahit idi. Artaxata gibi çoğu antik Ermeni sitelerinde rastlanan kızıl balçıktan yapılmış heykelciklerde betimlenenin de olduğu düşünülmektedir



XIX. Yüzyıl'da Anadolu'da bir gezgin arkeolog olan ünlü Fransız Gezginci Charles Texier ilki 1833, ikincisi 1843 yılında başladığı Anadolu'da yıllarca süren seyahat ve incelemeleri sonucunda yurdumuzun büyük bir kısmını dolaşmış, kazılar yapmış ve aşağıda okuyacağınız bölümleri de içeren "Küçük Asya" isimli eserini 1862, 1882 yılında yayımlamıştır.

          Turhal'ın yirmi dört kilometre Batı tarafındadır. Yeşilırmak (İris) bir tahta köprü ile geçilir ve Zile Ovası'nda yüksek olmayan bir boğaz ile ayrılan Daximonitis Ovası aşılır. Şimdiki Zile, koni şeklinde bir tepenin eteğindedir.

          İki bin hane Türk ve yüz elli hane kadar Ermeni nüfusa sahiptir. Binalar Tokat'ınki gibi kiremitle örtülmüştür. Önündeki geniş ovalarda halkı pamuk ekerler. Yerli bez dokuyan tezgâhları da vardır. Yılda bir defa, çok büyük bir panayırı vardır. Ainsworth'un rivayetine göre, buraya her yıl kırk - elli bin kişi gelirmiş. Bu panayır, Anaïtis Tapınakları'nın çevresinde yapılan dinî panayırları hatırlatır.

          Şehrin merkezinde kalenin süslediği ve çevre vâdilere hâkim olan dağ yükselir. Duvarları modern tarzdadır. Sadece birkaç sütun başlığı ve korniş kalıntısı göze çarpar; fakat görünürde çok eski çağların damgasını taşıyan hiçbir şey yoktur. Kasabanın ortasında tepesinde kalesi olan bir dağ vardır. Yine ortada, suları büyük bir havuza dökülen bir çeşme vardır.

          Bunun kaynağının nerede olduğunu, yerliler de bilmezler. Kalenin içinde, bir yeraltı kısmı olduğunu ve su kaynağına kadar devam ettiğini söylerler. Hamilton onun şehrin yakınlarında akan ve kumlu bir alanda süzülmüş suları tepenin ayağında yüzeye çıkan bir dere tarafından beslendiğini düşünür.

Eski adı Zéla olan bu Zile Kasabası, zamanında  Tanrı Anaïtis Dini'nin en ünlü merkeziydi.  Strabon'un rivayetine göre bu kasaba,  Sémiramis tarafından yükseltilen bir toprak üzerine kurulmuştur.

          Strabon'dan çok zaman önce bu Zéla'dan söz etmiş olan Hirtius, bu görüşte değildir. Zéla, Romalılar'ın yenildikleri ve yendikleri iki savaş ile meşhurdur. Birincisi Mithridate ile Eupator ve Lucullus'un kumandanı Triarius arasında olmuştur; ikincisi Pharnace fâtihi ve şu sözlerin sahibi Sezar'ın savaşıdır : "Geldim, gördüm, yendim."

          Hirtius'un o denli iyi tasvir ettiği bu anılardan silinmeyen olayın geçtiği savaş alanı, Zile'nin sekiz kilometre Kuzeybatı'sında küçük bir vâdide bulunur. İstanbul Boğazı (Bosphore) Kralı'nın kamp kurduğu tepe kolaylıkla tanınır; bin beş yüz metrelik bir vâdi ile ayrılan daha yüksek tepe Sezar'ın kampını kurduğu tepedir.

          Pharnace'ın ordusu, Sezar'a saldırmak isterken, bulunduğu tümsekten, vâdiyi aşmaya ve Sezar'ın birliklerinin siperlerini kazmakla meşgul oldukları tepeye tırmanmaya mecbur oldu. Sadece yörenin denetimi bile Romalı birliklerin konumunun tüm elverişliliğini açığa vurur. Bu olay şehir dışında geçtiği için, tarihçiye ünlü anıtlar üzerine birkaç ayrıntıya girme fırsatını hiç vermedi.

          Bugün Anaïtis Tapınağı'nın nerede olduğunu bilmiyoruz; her halde aynı türdeki bütün yapıların ortak kaderini paylaştı. Hıristiyanlar tarafından tamamen yağmalandı. Bu tapınağın yönetimi Comana'nınkinden farklı değildi. Başpiskopos'un sonsuz bir gücü vardı ve Zile krallara bağımlı bir şehir gibi değil, İran Tanrıları'na adanmış ve Piskopos tarafından bizzat yönetilen bir tapınak gibi kabul ediliyordu.

          Zile şehri, Zélitide sahasının yönetim merkeziydi. Pompée buraya şehir unvanını vermiş ve birtakım kasabayı da eklemiştir. Buraları, daha sonra Kraliçe Pythodoris'in özel arazisi olmuştur.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Anahita, Anaitis, Anos
« Yanıtla #1 : 27 Kasım 2008, 23:34:05 »
Pontus Krallığı Hellenistik Dönem'de Anadolu'daki güçlü krallıklardan biridir. Hellenleşmiş diğer krallıklara nazaran politik olarak kendini, Pers kimliğini ortaya çıkararak var etmiştir. Krallığın, Pers karakterleri taşıyan dinsel aktiviteleri ise Komana ve Zela kentlerinde yapılıyordu. Zela kenti, bir Pers tanrıçası olan Anaïtis'e, Komana ise Kapadokia'da da benzer bir örneğini gördüğümüz Ma'ya adanmış tapınaklara ev sahipliği yapıyordu.

            Bu şehirler özerk yapılarından kaynaklı olarak 'tapınak devleti' olarak aktarılmaktadır. Strabo, bu şehirlerin sadece dinsel yapılardan oluştuğundan ve dinî yapıyı çevreleyen arazileri işleyen, tapınağa hizmet eden cok sayıda köleden bahsetmektedir. Bu şehirlerin en üst yöneticilerinin rahipler olduğunu ve köleler ile tapınağın üzerinde yetki sahibi olduğunu yine Strabo'dan öğrenmekteyiz.

            Ancak bu kentlerin Strabo'da polis olarak geçmelerine rağmen statülerine ilişkin bilgiler net değildir. Roma Dönemi'nde yeniden şekillenen bu kentlerin sınırları, hem kendi statülerine ve etki alanlarına hem de bölgenin sosyo - ekonomik yapısına dair bilgiler verebilecektir. Zira, sözünü ettiğimiz kentler, Tavium'dan gelip Amaseia'dan geçen ticaret yollarının üzerinde bulunmaktaydı. Ayrıca Komana kenti Armenia'dan gelen tüccarların rağbet ettiği bir yerdi. Dolayısıyla ticaret yolları bu 'tapınak devletleri'nin finansal olarak yaşamlarını sürdürmelerinde önemli role sahiptir.

            Roma Dönemi'nde ise sınırlarının değişerek birer alışveriş merkezine dönüştürüldüklerini görmekteyiz. amacımız bu kentlerin statü ve etki alanlarını tanımlayabilmek ve yine bu iki kent için tanımlanmış terminolojiyi yani tapınak arazisi ve onun önemli bir parçası olan köleleri, bunların bir araya gelerek oluşturdukları tapınak devleti kavramlarını antik kaynaklar yardımıyla ve benzer örnekleri ile karşılaştırılarak tartışmaktır. Bu bileşenlerin zaman içinde geçirdikleri değişiklikler, kentlerin tanımlanmasına ve etki alanlarına ışık tutabilecektir.

Persler zamanında, ateşe tapan kavimlerce inşa edilen kutsal Anaïtis Ateş Tapınağı'nın da Zile Kalesi'nde bulunduğuna dair görüşler bulunmaktadır. Zile, Persler'den sonra Pontuslular'ın eline geçmiş ve bu dönemde de dinî bir merkez olarak görev yapmıştır.

Roma Dönemi'nde imparatorluk 395'te Doğu ve Batı olarak bölündüğünde Tokat, Doğu Bizans sınırları içinde kaldı. Bu dönemdeki en önemli gelişme, Hıristiyan - Bizans uygarlığının Anadolu'da yayılması, yeni bir kültür ve sanat başlatmış olmasıdır. Ma ve Anaïtis gibi tapınakları olan Komana kenti giderek önemini yitirdi. Hıristiyan halk Turhal yakınlarındaki Dazimnodis ve Tokat Kalesi'nin bulunduğu Evdoksia'ya göç ettiler.


Anahitaya adanmış eski bir İran tapınağı

Anahita Ardvi Sura, Aryanlar'ın güçlü eski tanrısı Anaïtis'tir. Göksel ilâhî suların yere taşınmasının ve bereketin temsilcisidir. Zerdüştilerde bir yazata'dır.

 Antik dönemin ünlü Tarih ve Coğrafyacısı Amasyalı Strabon'un Semiramis tarafından kurulduğunu iddia ettiği ve Hititler'in Anzilia dediği Zile Höyüğü 5.000 yıldan bu yana birçok uygarlık ve devletin izlerini üst üste taşıyan ve günümüzde de kısmen iskan edilen ender höyüklerden biridir. Kazı yapılabilme konusundaki güçlüklere rağmen, höyük üzerindeki terkedilmiş Osmanlı yapılarının altında nelerin kaldığı merak konusudur.

 Özellikle Doğu yönündeki kayalara oyulmuş Roma Amfitiyatrosu bu bölgedeki tek örnek olmasına rağmen korunmayarak, taş ocağı gibi kullanılmış, sahne kısmı tahrip edilmiştir. Kalan taşları bugün de sökülmekte olup, kale içindeki Roma kitabeleri sere serpe yatmaktadır. Zile Ovası'nda dizi dizi duran ve hangi dönemlere ait olduğu bilinmeyen pek çok tümülüs çeşitli nedenlerle sürekli tahrip edilmektedir. Zile'deki Pers Anaïtis Ateş Tapınağı ve bu kütlelere ait kentler ile ilgili araştırma ve kazı yapılmamaktadır.

Heradot Persler'in kültürel yapısını ise şöyle anlatır; "tanrı heykeli, tapınak, sunak gibi şeyleri yapmayı bilmezler; kurbanları dağ başlarında keserler ve Zeus dedikleri de tanrısal gök kubbedir. Güneşe, aya, toprağa, ateşe, suya ve rüzgâra da kurban adarlar".

            Persler'in ateş kültü özellikle Kappadokia bölgesinde önem kazandı, volkanik Argaios (Erciyes) Dağı, bu kült için çok uygundu. Pers tanrılarının, diğer dinlerin tanrıları gibi; tam manâda tapınakları yoktu. Buna karşın kutsal alanları vardı; bölgeye serpilmiş bir halde bulunan kutsal alanlar, çok sayıda ateşgede tekkelerine bağlı bulunuyorlardı.

Yunan müellifleri bu kutsal alanlara Pırhethee ve rahiplere de Pıree yani ateşyakıcı demişlerdir. Zend dilinde bu rahiplere Atharvan yani ateş rahibi deniliyordu. Ateşgedeler, kutsal alan dahilinde yüksekçe bir yerde, içinde hiç sönmeden ateş yanan kül ile kapalı bir taş kovuktan ibaretti. Arkalarına uzun beyaz roplar, başlarına uçları dudaklara kadar uzayan yün külahlar giyen Atarvan (mugrahip)lar her gün ellerinde bir deste çalı olduğu halde kutsal alana girer ve ateşgedenin dibinde bir saat kadar ilâhî okurlardı. Bazen kurban olarak içkiler sunar, yahut hayvan keserlerdi. Kurban takdim eden, bu iş için tahtadan bir balyoz (billot) kullanırdılar :

            "Demir istimali şiddetli memû idi..." Pers dilinin Kapadokya'daki kutsal alanlarından en önemlisi Zela (Zile)'da idi. Strabon Zela kutsal alanının, adlarını Anaïtis, Omanos ve Anadates diye kaydettiği popüler üç tanrıya hasredilmiş olduğunu Ord. Prof. Günaltay, özellikle belirtir. Perslerin ateşe tapma inançları Kapadokyalılar tarafından kolaylıkla kabul gördü. Bilhassa Persler inanç kavramlarını destekleyen kusursuz bir coğrafyayla karşılaştılar. Ateş ve volkanlarla kaplı bu bölge inançları için ideal bir manzara oluşturuyordu. Bu bağlamda tarihçiler M.S. IV. Yüzyıllar'a dek uzanan Ateş Tanrısı'na adanmış mabedlerin varlığını açığa çıkarmışlardır.

 Amasyalı ünlü Coğrafyacı - Tarihçi STRABON'a göre ZİLE, NİNOVA (Asur Krallığı'nın başkenti) Melikesi SEMİRAMİS tarafından kurulmuştur. Semiramis, güzel bir cariye iken BELH şehrinin kuşatılması sırasında gösterdiği dirayet ve yiğitliği sonucunda, Asur Hükümdarı NİNUS'un takdirini kazanmış ve onunla evlenmiştir.

            M.Ö. 1916 yıllarında kocası NİNUS'u zehirleyerek Asurlar'ın yönetimini ele geçirmiştir. Bu hesaba göre Zile 4.000 yıllık bir tarihi geçmişe sahiptir. Zile Kalesi'nin Roma kumandanı SULLA tarafından yaptırılmış olması veya burada AMANOS Mabedi'nin bulunması ve muhterem anlamına gelen SİLLA denmesinden dolayı, Zile'nin ismi zamanla ZELA - ZİLE şeklini almış olabilir.

            Tarihçi CHARLES TEXIER'e göre, STRABON eserinde ZELA'dan bahseder. Hüseyin Hüsamettin Efendi'nin Amasya Tarihi'nde bu yerleşim yerinin Togait Hükümdarı HARKAR HAN tarafından önemli bir yer haline getirildiği, muhterem anlamına gelen SILAY adının verildiği, zamanla ZELA - ZİLE şekline dönüştüğü yazılıdır. Ali Danişment Tarihi'nde, Mirkatel Cihad'da Zile'den "KIRKIRİYE" diye bahsediyor.

            Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'ne göre "1643" burada hah ve kilim dokumacılığının ileri gitmesinden dolayı şehrin bu adı aldığı belirtilmektedir. Kısaca; Zile isminin nereden geldiği hakkında kesin bir hüküm vermek mümkün değildir. Ancak, Amasyalı STRABON'UN Tarihçi ve Coğrafyacı olması ve Zelitis - Zela ismini eserinde kullanması, bu kelimenin çok eskiden beri kullanıldığı izlenimini vermektedir. Ayrıca, Zile'nin 29 km Güneydoğu'sundaki Maşat Höyük'de bulunan belgelerin incelenmesi sonucunda, Ord. Prof. Şevket Aziz KANSU ve aynı buluntulara dayanarak Şemsettin GÜNALTAY, Anadolu isimli eserinde Eti Medeniyeti'nin bugünkü Zile'ye kadar yayıldığından bahsetmektedirler.

Bu durumda Zile, Maşat Höyük kazılarında bulunan tabletlerden elde edilen bilgilere göre; Orta Anadolu'da başlayıp Kuzeydoğu'da Yeşilırmak Havzası boyunca sıralanmış Hitit yerleşim merkezlerinden biri olan "ANZILlA" olmalıdır.

            Zile hakkında NINOVA ve Asurlular  Dönemi'nin sonu ile ilgili bilgiye sahip değiliz. Yalnız M.Ö. 548 tarihinde Anadolu, dolayısıyla Pers hâkimiyeti altına girmiştir. Persler Yeşilırmak Havzası'na çok önem verip, tarihî Kral Yolu'nu buradan geçirmişlerdir.

            I. DARİUS zamanında Anadolu'nun en büyük eyaleti olan Kapadokya ikiye bölünmüş ve Zile Kuzeyi'ndeki Pontus Kapadokyası içinde yer almıştır. Persler Zile'de kendi Tanrıları olan ANAİTİS "ANAHİTA" ANOS ve ANADATES'e ait bir Ateş Tapınağı inşa etmişlerdir.

 M.S. 26’da Avgustus adına Asya’da yapılacak eyalet tapınağına sahip olmak için Roma’ya kurul gönderen onbir kentin içinde Hypaipa (Günlüce) da vardı. Buna rağmen Hypaipalılar, Persler’in Anaïtis (Anahita) Mabedi'ne saygı gösterip, Romalılar’a kin beslediler. M.S. II. Yüzyıl'da Persli Artemis (Anaïtis) kültürü çok önemli bir duruma geldi. M.S. II. Yüzyıl'ın ortalarında Asya eyaletinde görülen deprem ve M.S. 165’de Babilonya’dan gelen yıkıcı bir hastalık Ödemiş Ovası'ndaki canlılar için tehlikeler yarattı.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Anahita, Anaitis, Anos (Tokat kalesi)
« Yanıtla #2 : 27 Kasım 2008, 23:34:35 »
TOKAT KALESİ
Tipik bir orta çağ kalesidir. Anaïtis Mezhebi'ne bağlı Comana Pontica (Gümenek) yerleşim yerinde baskı gören Hıristiyan halk göç ederek 10 km Batı'daki, bugünkü kalenin olduğu yere yerleşmişlerdir.

Tokat'a bağlı olan Zile tarihen eskidir ve yeni Tokat'tan daha meşhurdur. Eski ismi Zala (Zela) olan bu beldeyi Coğrafyacı Strabon'a göre Asuriye Melikesi Semiramis kurmuştur. Sivas'ın ileri gelen kavimleri tarafından kurulduğu rivayetinin yanında, Amasya'nın da öyle olabileceği ihtimali hep bu esasa dayanmaktadır. Evvelinde Anaïtis Mezhebi'ne ait olup, bir de mabedi vardı. Kasabanın adı geçen mabedinin papazlar tarafından idare olunduğu ve adları geçen rahiplerin taç giydikleri rivayet olunur.

Zela sikkelerinde cephesi dört sütunlu bir tapınak görülmektedir. Kalede cephesi altı sütunlu ikinci bir tapınak daha vardı. Bugün bundan da hiçbir kalıntı yoktur.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Anahita, Anaitis, Anos
« Yanıtla #3 : 27 Kasım 2008, 23:34:57 »
Zerdüştiler’in Anahita'sı, İranlılar’ın eski ve güçlü Tanrısı Anaïtis’tir. O, akarsuların büyük tanrıçasıdır. Diğer bazı ulusların, sularla benzer şekilde ilişkili olan tanrıçaları, ya Anahita ile izah edilmişlerdir ya da Anahita ile bu tanrı(ça)lar arasında bir paralellik kurulmuştur.

            Anahita’nın bir diğer eşi Erzincan’da bulunmuş olan Tanrıça ”Anaïtis Xera”dır. Bu Tanrıça’nın som altından yapılmış olan bir heykeli, Parthiya seferine çıkmış olan Romalı Askerler’ce çalınarak götürülmüştü.

Komana adlI yer ve buranIn Ma adlı tanrıçayla ilişkisine bakılırsa, Komanlar’ın da Mamanlar’a referans olması imkânsız değil. Comana adında iki ayrı yer vardı. Biri Kapadokya’da, diğeri Pontus’ta idi. Pontus’taki adını Kapadokya’dakinden aldı.

            Kapadokya’daki Comana sonraları Hierapolis, daha sonra da Sar diye bilindi (Cataonia). Pontus’taki Comana Pontica (Hierocaesarea) olarak da adlandırılırdı. Pontus’taki Comana’nin Zile (Zela) ile Niksar arasındaki modern Gümenek olduğu söylenir. Pontus’taki Zela (Zile), Anahita (Anaïtis, Artemis)’ya adanmış eski ve otonom/bağımsız bir tapınak toprağıydı.

 Şimdi, Bachofen'in dördüncü büyük bulgulamasına, grup halinde evlilikten iki - başlı - evliliğe geçişi gösteren geniş ölçüde yaygın bir biçimin bulgulanmasına geliyoruz. Bachofen, bunu, eski tanrı buyruklarını çiğnemenin kefareti olarak gösteriyor : Kadının iffet hakkını satın almasını sağlayan kefaret, aslında onun kendini erkeklerin eski ortaklığından kurtarıp yalnızca bir erkeğe vermesini sağlayan kefaretin mistik anlatımından başka bir şey değildir.

            Bu kefaret, sınırlı bir fuhuştan ibaretti : Babilli kadınlar, yılda bir kez, Militta tapınağında, kendilerini vermek zorundaydılar. Küçük Asya'nın öbür halkları, kızlarını, evlenebilmelerinden önce; canlarının istedikleriyle yıllar boyu özgür aşk hayatı yaşamak üzere Anaïtis Tapınağı'na gönderiyorlardı; dinsel görünüşlerle bezenmiş benzeri töreler, Akdeniz'le Ganj arasındaki hemen bütün Asyalı halklarda görülür. Bachofen'in göstermiş olduğu gibi, kurtuluşu sağlayan günah ödeyici sungu, zaman boyunca gitgide hafiflemiştir :

            "Her yıl yenilenen sungu [kendini vermek], yerini bir tek sunguya bırakır; yaşlı kadınların hétaïrisme'i yerine, genç kızların hétaïrisme'i ve bunun evlilik süresince uygulanması yerine, evlilikten önce uygulanması geçer; kendini fark gözetmeksizin herkese vermenin yerini, belirli kişilere verme alır."

Morgan, hétaïrisme adı altında, erkeklerin, karı - koca evliliği dışında, evli olmayan kadınlarla evlilik - dışı ilişkilerini anlar; bu ilişkiler bilindiği gibi, bütün uygarlık dönemi süresince çok değişik biçimler altında varlıklarını sürdürerek, gitgide açık fuhuş biçimine dönerler. Bu hétaïrisme, doğrudan doğruya grup halinde evlenmeden, kadınların, iffet haklarını elde etmek için, kendilerini vermesinden gelir.

            Para için kendini vermek, önce bir dinsel eylem oldu; bu iş, Aşk Tanrıçası'nın tapınağında yapılıyor ve para, başlangıçta tapınak hazinesine gidiyordu. Ermenistan'daki Anaïtis, Korent'teki Afrodit tapınaklarının köleleri, tıpkı Hindistan tapınaklarına bağlı ve bayader adı verilen (bu sözcük Portekiz dilindeki bailadeira'nın, "dansöz"ün bozulmuş bir biçimidir) kutsal dansözler gibi, ilk fahişeler oldular.

            Başlangıçta bütün kadınlar için bir görev olan bu kendini verme, sonraları bütün öbür kadınlar yerine, yalnızca rahibeler tarafından uygulanır oldu. Başka halklarda, hétaïrisme, kızlara evlilikten önce tanınan cinsel özgürlükten çıkar; - öyleyse, bize başka bir yoldan ulaşmış bulunan hétaïrisme, bu durumda da, grup halinde evliliğin ilk kalıntısıdır. Maddî mallardaki eşitsizliğin ortaya çıkmasından sonra, yani barbarlığın yukarı aşamasından itibaren, köle emeğinin yanı sıra, ücretlilik de kendiliğinden ortaya çıktı; ve aynı zamanda, bununla zorunlu bir biçimde bağlı olarak; köle kadının kendini verme zorunluluğunun yanısıra, özgür kadınların profesyonel fuhşu da görüldü.

Böylece, grup halinde evliliğin uygarlığa bıraktığı miras, iki yanlıdır; tıpkı uygarlığın yarattığı her şeyin iki yanlı, ikircil, iki yanı kesen, çelişik olması gibi : burada tek eşlilik, şurada, en aşırı biçimi fuhuş dahil, hétaïrisme. Bu hétaïrisme, tıpkı herhangi bir başka toplumsal kurum gibi, toplumsal bir kurumdur; eski cinsel özgürlüğü korumaya yarar - ama erkekler yararına. Gerçekte yalnızca hoşgörüyle karşılanmakla kalmaz, özellikle yönetici sınıflar tarafından, güle oynaya uygulanır; ama sözle suçlanır. Bununla birlikte, aslında hétaïrisme'in kınanması erkekler için değil; yalnızca kadınlar içindir; böylece, erkeğin kadın üzerindeki kayıtsız şartsız üstünlüğünü, toplumun temel yasası olarak bir kez daha açıklamak için, kadınlar toplum dışına sürülüp atılır.

            Ama bundan, bizzat tek - eşlilik içinde, ikinci bir çatışkı (antinomie) doğar. Hétaïrisme sayesinde yaşamın tadını çıkaran kocanın yanı sıra, yüzüstü bırakılmış karı vardır. Ve çatışkının iki teriminden yalnızca biri varolamaz [ancak ikisi birden varolabilir]; tıpkı, yarısı yendikten sonra, elde bütün bir elmanın kalamayacağı gibi. Bununla birlikte, kadınlar tarafından gözleri açılıncaya kadar, erkekler; elmanın yarısını yedikten sonra da, onun bütününe sahip olacakları kanısındaydılar gibi görünür.

Karı - koca evliliğiyle birlikte, ortaya, o zamana kadar bilinmeyen sürekli iki toplumsal tip çıkar : kadının ödevine bağlı âşığı ve aldatılmış koca. Erkekler, kadınlar üzerinde zafer kazanmışlardı; ama mağluplar galipleri [boynuzla] taçlandırma işini, mertçe üzerlerine aldılar. Karı - koca evliliği ve hétaïrisme'in yanısıra, eşaldatma, kaçınılmaz bir toplumsal kurum haline geldi, - yasaklanmış, şiddetle cezalandırılan, ama yok edilmesi olanaksız bir toplumsal kurum. Babalığın gerçekliği, geçmişte olduğu gibi, gene meşru bir kanıya dayanır kaldı; ve çözümlenmez çelişkiyi çözümlemek için, Code Napoléon şöyle buyurdu :

            "Madde 213. - Evlilik sırasında gebe kalınan çocuğun babası, kocadır." Üç bin yıllık karı - koca evliliğinin vardığı yüce sonuç, işte budur.

Yrd. Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI
Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Anahita, Anaitis, Anos
« Yanıtla #4 : 27 Kasım 2008, 23:35:13 »
            Zile, Asur Krallığı'nın başkenti Ninova Melikesi Semiramis tarafından kurulmuş dörtbin yıllık bir tarihe sahip Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden biridir. Çok eski devirlerde Hıristiyanlığın çıkışına kadar devam eden Anaïtis Mezhebi mensuplarının ziyaret yeri olan Zile, üzerinde pek çok uygarlıkları barındırmış bir ilçe olup mistik kaynaklı düşüncenin yoğunluğunu her dönemde hissettirmiştir.

            Çok eski devirlerde Zile Anaïtis Mezhebi'nin merkezi durumunda olduğundan, bu mezhebin inanışı gereği halk zevk ve eğlenceye fazla düştüğü için Ahmed Yesevî bu yöreye içinde Beyazıt-ı Bestami'nin de bulunduğu dört şeyh gönderir. Beyazıt-ı Bestami Zile'ye geldiğinde hiç öğrencisi ve müridi bulunmamaktadır. Halkı iyi yöne çekebilmek, İslâm kültürünü yayabilmek için hemen işe koyulur.

            Pazar yerinden birtakım işçi alarak evine götürür. "Sabah namazını kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra bir zikir çekelim öyle işe başlarız." der. Zikirden sonra "Ben biraz okuyayım öyle başlarız." der. Kur'an-ı Kerim'i okuduktan sonra öğle olur. Yemeklerini yerler. Daha sonra "Namazımızı kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra sabahki gibi zikir ve Kur'ân okuma derken akşam olur. "Bugün iş yapamadık, yarın gelin, yevmiyeniz çalışıyor." der. Bir hafta böyle devam eder. Hafta sonunda işiniz bitti diye işçilerin parasını verip göndermek ister. Fakat işçiler parayı kabul etmeyerek kendilerinin mürid olarak kabulünü isteyip ilk müridleri ve ilk öğrencileri olarak kalırlar.

            Anaïtis : Anaïtis, Anahita adı ile de bilinmekte olup tertemiz anlamına gelmektedir. Eski İran dininde Aşk ve Doğruluk Tanrıçası Anaïtis'in birbirine karşıt iki kişiliği vardır. Bazen tertemiz bir bakire, bazen de azgın bir fahişe gibi görünürdü. Büyük tanrıçanın bu iki kişiliğinden birine eski doğu dinlerinin hepsinde rastlanır. Anaïtis adına Susa, Akbatona, Babil ve Zile'de birçok tapınak yaptırılmıştır. Tanrıça Anaïtis'e yapılan din törenleriyle Mithro'ya yapılan törenler birleştirilmiştir. Yunanlılar Anaïtis'i Kybele ve Afrodit'le aynı saymaktadırlar.

Zile'de bulunan Anaïtis Tapınağı çevresinde her yıl sonbaharda yapılan geleneksel "Sokaia" şenlikleri düzenlenmiş, bu şenlikler "deir" adı ile yıllarca sürmüş, sonra da "deri - panayır" adı altında varlığını günümüze kadar korumuştur.

 Anadolu ve civarındaki anaerkil toplumlarda, bu büyük ana tanrıçanın adları uygarlık ve yörelere göre değişkenlik gösterir. Frigya dilinde Kubele ve Kubebe, bazen Dindymene, Sipylene, Karadeniz Pontos'ta Ma, Ermenistan'da Açilisena, Anaïtis, Arabistan ve Hicaz'da Hubel ve Kible, Yunanistan ve Girit'te Rhea, Themis, Ops, Ge, Maia, Urania, Urinome, İdea, İtalya'da Vesta, Anna, Marianna, Suriye'de Atargatis, Diktinna, Plastene'dir.

            Bu kadar çok adı olmasının nedeni, genelde bulunulan yöredeki en ulu dağdan adını alması veya bir uygarlıktan diğerine geçerken kötü telâffuz edilmesidir.

 Maşat - Höyük'teki Tappiga Sarayı kazılarında bulunan, Frig demir çağına ait iri seramik kapların bir kısmında Pers ve Doğu Yunan sanatı etkileriyle Palmet ve Sürrealist hayvan figürleri, metal eşyalarda da İskit özellikleri görülmektedir.

 Roma imparatorları Caracalla ve Severus dönemi Zile paralarında, Pers Anaïtis Ateş Tapınağı'nın röliefi yer alırken, 11. yüzyıl Danişmend paralarının yüzünde Yunan harfleriyle "Megaly Meliki Ahmed Gazy" yazısının yer alması, 13. yüzyılda yapılan Selçuklu Sümbül Baba zaviyesinin portalinde, kenger yapraklı rölüef bordürlerinin işlenmiş olması gibi örnekler çoğaltılabilir. Tokat'ın geleneksel el sanatlarından olan Bakır ve Yazmacılığı'nın kökleri eski çağlara kadar dayanmakta ve bunlar üzerindeki süslemelerde Hitit, Roma, Selçuk ve Osmanlı orijinli desenler kullanılmaktadır.

 “Phanaroia’nın üst tarafında, Büyük Kappadokia’daki şehirle aynı ismi taşıyan ve o şehirdeki aynı Tanrıça’ya vakfedilmiş bulunan, Pontos Komana’sı bulunur ve diyebilirim ki, oturanların, özellikle bundan evvelki krallar zamanında, kurban törenlerinin uygulanması, kutsal inanışları ve rahiplerine karşı olan saygıları hemen hemen aynı idi. O zamanlarda Tanrıça’nın yılda iki defa yapılan Eksodos’unda rahip bir taç giyer ve şeref sırasında kraldan sonra gelirdi. (…)

            Şimdi krallar zamanında Komana’nın işleri anlattığım şekilde idare ediliyordu. Fakat Pompeius hâkimiyeti ele alınca Arkhelaos’u rahip tayin ederek çevresi iki ‘Skhoini’ (yani altmış stadion) olan bir araziyi kutsal alana ilâve etti ve burada oturanların Arkhelaos’a itaat etmelerini emretti. Şimdi o buraların hâkimi ve şehirde yaşayan tapınak hizmetkârlarının efendisi idi, fakat bunları satmaya hakkı yoktu. Ve burada da tapınak hizmetkârlarının sayısı altı binden aşağı değildir. (…)

            Şimdi Komana kalabalık bir şehirdir ve Armenia’dan gelen halk için önemli bir ticaret merkezidir ve Tanrıça’nın ‘Eksodos’u zamanında festivale katılmak için şehirlerden, kasabalardan, her yerden kadınlar ve erkekler hep birlikte burada toplanırlar. Belirli bazı kişiler daha vardır ki bir yemine uyarak daima orada yaşarlar ve Tanrıça şerefine kurbanlar keserler. Ve yerliler lüks içinde yaşarlar ve toprakları bağlarla doludur ve çoğu, kendini Tanrıça’ya vakfetmiş olan ve vücutlarından kazanç sağlayan kadınlardır.

            Bu sebepten bir bakıma şehir küçük Korinthos gibidir. Çünkü orada da Aphrodit için kutsal olan kurtisanlar çok olduğundan pek çok yabancı buraya gelerek tatil yapar. Ve buraya giden tüccar ve askerler bütün paralarını harcadıklarından bunlar için şu atasözü çıkmıştır : ‘Korinthos’a seyahat etmek her adamın harcı değildir.’ İşte benim Komana hakkında söyleyeceklerim. (…)

            Zelitis’e gelince : Semiramis Tepesi üzerinde, içinde Armenia’lıların da hürmet ettikleri Anaïtis’e ait bir tapınak bulunan müstahkem Zela şehri vardır. Şimdi burada yapılan kutsal âyinler daha da kutsal bir karakter taşır. Bütün Pontos halkı en önemli meselelerine ait yeminlerini burada yaparlar. Krallar zamanında tapınak hizmetkârlarının sayısı ve rahiplere verilen şeref evvelce bahsettiğim şekilde idi, fakat şimdi her şey Pythodoris’in hâkimiyeti altındadır. Birçok kimseler tapınak hizmetkârlarının sayısını ve tapınağın gelirlerini kötüye kullanmışlar ve azaltmışlardı.

            Komşu arazi de, yani Zelitis de (ki içinde bir tepe üzerinde Zela şehri bulunur) çeşitli nüfus mıntıkalarına  bölünmüştür; zira eski devirlerde krallar Zela’yı bir şehir olarak değil, fakat Pers tanrılarının kutsal bir sahası olarak idare ederlerdi ve rahip her şeyin efendisi idi. Burada çok sayıda tapınak hizmetkârı ve zengin gelir kaynaklarına sahip rahip otururdu; bu kutsal arazi, kendi öz toprakları imiş gibi rahibe ve kalabalık maiyetine bağlı idi. Pompeius Zelitis’in sınırlarını birçok eyaletler ilâve ederek genişletmiş ve Megalopolis’e yaptığı gibi Zela’ya da şehir ismini vermiş ve Megalopolis’i Kulupen ve Kamisene ile birleştirerek bir eyalet haline getirmiştir; (…)

(Strabon, s. 51 – 56)

Kaynak: Ünyezile.com
midena pro tou telous makarize