Gönderen Konu: Pitagoras Felsefesi ve Günümüz Yorumu (Pitagor) M.Ö. 584-504  (Okunma sayısı 1281 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
            Pitagor’un, Ege’deki Sisam adasından olduğu ve gençliğinde Mısır’daki ‘Menfis’ mabedine giderek 22 yıl orada kalıp öğreti alarak, çile doldurduğu ve kudretli bir matematikçi olduğu söylenmektedir.

            Pitagor’un buluşu olan işrak felsefesi (doğuş veya aydınlanma) ilmi de tasavvuf gibi insânın rûhani iç yüzünün yapısını ortaya koymaktadır. Pisagor tarafından aktarılan bu ilim, Kadim çağlardan gelen gizli öğretilerin açılabilir veya sunulmasında sakınca olmayan dış yüzüyle yüzeysel anlatılmasıdır. Kadim Mısır geleneğinin uygulamalı olarak yapıldığı ‘Menfis’ ‘Erdirme Okulu’nda 22 yıl kalmış ve öğretmenlik yapmış bir kişinin oradan ayrılıp dış dünyâdaki insânları da ‘uyandırma’ çabasının ancak o zamanki idrâklara göre olduğunu hatırlamamızda fayda vardır. ‘Menfis Okulu’ndan dışarıya çıkabilmenin iki yolu vardı ; ya Ermiş olmak, ya da orada hizmeti takip eden ömür bitiminde ölmek ile mümkün olabilirdi. Bunların dışında, uygulanan katı disiplin sayesinde girenlere çıkış izni verilmezdi.!

            Şunu da unutmamız gerekir ki :

            “Erme Okulu”nda insânlarca belirlenen fizik yasalar değil, gizli ve güçlü ilâhi yasalar geçerlidir. (Pitagoras) Pitagor’un Yunanlı olduğu söylenir ancak bu doğru olmayabilir.! Çünkü ismi Sanskiritçe'den gelen “Pita Guru – Pata guru” yâni “Baba Mürşîd” anlamına çok yakın çağrışım yapmaktadır.! Bu O zâtın takma ismi olmalıdır, asıl ismi bilinmiyor olsa gerek; bu durum aynen “Epiktetos” = “Satın alınmış, köle” (x) anlamına gelen zât gibi bize iz düşürmektedir.! O zamanın şartlarında öğretisini Batıda yayabileceği en uygun coğrafyaya sahip Ege’de yaşayan insânların idrâk düzeylerinden dolayı bu yerin seçmiş olması ihtimali görünmektedir.             

            Pitagor işrak felsefesinin kurucusudur. Tasavvuf terimleri bu felsefeden alınmıştır.
            Bu felsefe nefsin tekâmülünü üç şarta bağlar :

            1-Bedeni temiz tutma

            2-Kâlbiyle tasfiye

            3-Tanrı ile birleşme

Rûh üstü örtülü bir nûrdur, ihmal edersen kararır. Eğer ona aşkını katarsan, sönmez bir nûr hâlinde parlar.!

             En son baş rahip ona der ki ;

            Tanrı sayısız (ervah) perdeler ile nefes almaktadır.! Her şeye hayât veren O’dur,

            O’na yönelmek yolu sana âittir.!

            Rûhun semâlardaki bu hayâtı kendi derecesine göre yüzlerce ve binlerce yıl sürer, Pitagor’a göre ; rûhun semâdaki hayâtının da başlangıcı kemâl devri ve inhitat (düşme, aşağılama) devri vardır. İnhitat devri gelince, Rûh bir ağırlık, bir baş dönmesi, bir melânkoli hisseder, müthiş bir kuvvet onu yine yerin ızdırap ve mücadelelerine çeker, semâdaki hayâtından ayrılırken derin bir acı duyar.! Artık yere inme zamanı gelmiştir.!

            Onlarla hazin bir sûrette vedâlaşır, oradaki dostlarının gözyaşları kâlbinde semâların bir çiğ damlası şeklinde kalacaktır ve dostlarına söz verecektir ki o bu âlemin nûrunu, hakîkatini ve sevgisini ineceği dünyâda karanlıkları, yalanları ve kinleri arasında hiçbir zaman unutmayacaktır.! Çünkü bu nûr ve saâdet âlemine tekrâr kavuşmak ancak o bahayadır.

            Nihayet kesif (yoğun) bir atmosfer içinde uyanır, artık ; ‘esiri yıldız’, ‘nûrdan insânlar’, ‘nûri okyanus’ tamamen kaybolmuştur.! Şimdi dünyâda doğum ile ölüm arası çukurdadır.! Fakat semâvi hatırası tamamen sönmüş değildir ve henüz görebilmekte olduğu kılavuzu kanatlı melek ona anne olacak kadını gösterir, bu kadında bir çocuk tohumu var fakat bu tohumun canlanabilmesi için o “Rûh”un gelip onu ihya etmesine bağlıdır.! Sonra Arz’da bir muamma olan rûhun cesetleşmesi yâni bedenle birleşmesi dokuz ay içinde kemâlini bulur. İlâhi hayât şuuru gittikçe zayıflar ; çünkü kendi ile ilâhi hayât arasına ‘Kan-et’, madde girmiştir.!

            Nihayet kanlı bir titreme onu annesinin rahminden ve rûhundan koparır, çocuk dünyâya gelir. Dünyâda ondaki semâvi hatıra şuurunun en derin noktalarında gizlenmiş bir hâldedir, bunu tam hatırlaması ve yaşaması irfan, ızdırap, sevgi veya ölüm ile olacaktır.!

            Bu ölüm ve doğum silsilesinde rûhların nûr’a doğru yükselmeleri olduğu gibi, maddeye doğru sükûtları da (susmaları, maddeyi kabûllenmeleri) vardır.! Ama yükselme yolunda ise, tekrâr tecessüd (gövdelenme) ederken, ceset seçiminde serbestir.! Aşağılama ve duraklama yolunda olan rûh için ise böyle bir seçme serbestliği yoktur. Kendisine gösterilen cesetlerden birine girmek zorundadır.! Rûh ne kadar yükselmiş ise semâvi ilâhi hayâtının hatırasını da o kadar kuvvetle saklar.! Efsânelere göre, meselâ ; Buda Şakyomoni gibi büyükler eski hayâtlarını görürlermiş.!

            Düşme yolunda olan can için de böyledir, daha pek fenalaşmamış ise düşe düşe karanlıkların diplerine düşer, insânlığını kaybeder ve şeytan-hayvân olup varlığın en aşağısından sıkıntılı bir hayât ile varlık eşiğini tırmanmaya başlar, Pitogora göre hakîki cehennem hayâtı budur.!

            Pitagor’un bu görüşü, Kur’anda şu âyetlerle örtüşmektedir :

            BAKARA Sûresi :

            65- İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara "sefil maymunlar olun !" Dedik.

            66- Bu ibret dolu cezayı öncekilere ve sonrakilere bir ders, korunacaklara da bir nasihat, bir öğüt yaptık.

            ARAF Sûresi :

            165- Onlar yapılan bunca nasihatı unuttukları zaman, o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zalimleri de fena hareketlerinden dolayı şiddetli bir azaba uğrattık.

            166- Böylece onlar kibre kapılıp yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, biz de onlara, hor ve zelil maymunlar olun, dedik.

            Bu âyetler açık ve anlaşılır şekilde değil midir ? ALLAH’ın bildirdiği bu gerçeği niçin saklıyorlar ? Bunun vebali, saklayan ve bu anlamı açık âyetleri inkâr eden insânlara bunu anlatmayan bilim adamlarına âit olmayacak mıdır ? Peki ya insânlar bu gerçekleri onlardan niçin sorgulamıyorlar ? Ne kadar inkâr etseler de gerçek ortada, görmemek için kör olmak lâzım ne yazık ki.!

            FATİHA Sûresi :

            6- Hidayet eyle bizi doğru yola, O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna ; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.

            7- O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.

Bu âyetlere göre ALLAH'ın gazabına uğrayanların kim ve nasıl bir gazaba uğradıkları açıkça anlaşılmıyor mu ?ALLAH bu âyetlerle boşuna mı öğüt veriyor ? bunu okuyanlar iyice düşünmeli ve gerçeği irdelemelidirler.

            Pitagor şöyle diyordu : hayvânlar insâna akrabadır, insânda Tanrısına akrabadır.!

Mevlâna da buna şöyle işâret eder : ‘madenler nebatlar âlemine, nebatlar âlemi hayvânlar âlemine, hayvânlar âlemi de insânlık âlemine şahlanıyor.!’ 

            Pitagor böylece eski çağ tasavvuf ve irfanının zirvesine yükselmiştir. Ama onun bu tasavvuftan maksadı kâinatı en yüksek yıldızlardan seyre dalmak olmayıp, yere insânların arasına gelerek daha başarılı çalışmak, insânlığa hizmet etmektir.!

            Aklı terbiyeden sonra, şimdi hepsinden güç olan irâdenin terbiyesine geliyor yâni hakîkatı kendi varlığımızın derinliklerine kadar sindirerek her günkü hayâtımızda uygulamak (tatbik etmek) işine geliyor, bunu sağlamak için ; Pitagor’a göre üç tekâmül lâzımdır :

            1-Akılda doğruluk tahakkuk ettirmek

            2-Rûhtaki fazileti tahakkuk ettirmek

            3-Bedende temizliği tahakkuk ettirmek

            Pitagor’un Rûh hakkındaki kanaatının serpintileri İbni Sinâ’nın rûh üzerine olan ‘Ayniye’sinde görülmektedir.! Bedenin temizliği ve sağlığı için, bilgiye dayanan ölçülü bir perhiz yeter, fakat beden bir gaye değil bir vasıtadır. Bedeni her ifrat, insânın nûrani kalıbında bir kir lekesi bırakır ve bunun rûhumuzda da tesiri olur. Rûhun temiz olabilmesi için bedenin de temiz olması şarttır.

            Terbiye, kendi nefsinden vazgeçerek bütün mahlûkları Tanrı’nın onları sevdiği gibi derin bir aşk ile sevmektir. Bu mahlûkatta derin aşk ve işlerinde Tanrı’yı tecelli ettirme, Tanrı gibi iyi güzel ve doğru işler meydana getirme gayesinde kadim, eski veya bütün terbiyeler ve terbiyeciler müşterektirler.! Hakîki kulun ölçüsü, şehvet, kibir, kin, gazab, haset, riya ve beşeri çirkinliklerden geçip hakîki insânlığa ve Tanrı’ya yönelmek, Tanrıcasına iyilikler, güzellikler yaratmaktır.! İnsânlar Tanrı’yı bilme ve Tanrı’ya benzeme için yaratılmışlardır.!

            Bektaşiliğe göre ; iyi ve kötü, beşer tâbiatında iki kuvvettir. Kendi kendilerine bırakılacak olursa ; mücâdele sonunda kötü iyiyi alt eder.! Bu sebepleki insân terbiye edinmeye muhtaçtır. Onun için Bektaşi Baba’larının çok olgun, başkalarını terbiye etmeye muktedir olmaları gerekir.

            Bektaşilik felsefesi :

            “Dünyâdan el çekmeyi değil ; buradan geçerken ihtiyaç kadarından faydalanmayı, verilen sürenin bitiminde ise hiçbir maddi olguya bağlanmamış olarak, hiçbir acı duymadan ; edindiği tecrübe ve kazandığı rûhani liyakatla bedeni terk etmeyi, dünyâ ve dünyâlık ardından ihtiras ile koşmamayı tavsiye eder.!”

            Bu felsefeyi dünyâ hayâtının her anında uygulayabilen kişi, özüne kavuşmasının önündeki engelleri azaltarak tekâmül yolunda kâmilliğe doğru yükselerek yürümesine devam edecektir. Bektaşiler bunu, dünyâdan ayrılan bir kişi için “HAKK’a yürüdü” şeklinde ifâde etmektedirler. Bektaşiler dış yüzde uyguladıkları görülen fiziki ibâdetleriyle aslında iç yüzün geliştirilmesi için çalışmaktadırlar.

            Öğretilerindeki iç yüzün özü, Hazret-i Pîr Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî tarafından söylenen :

            “Eline, Beline, Diline” sahip ol sözü özetlenmiştir.       

            İnsân, nefsinin dediğini tutarsa kötülük çamuruna batan, içindeki özünün sesi olan vicdânını dinleyip kendini terbiye ederse sonsuz yükselmeye müsait olan bir varlıktır. İnsânlıkta yükselmenin engelleri, kötü arzular, şehvet ve dünyâsal hırslardır. Kişi bunları bastırıp yenmelidir.!

            Hz. Muhammed Mustafâ s.a.v. efendimizin işaret ettiği en büyük savaş, bu iç yüzdeki “Vicdân – Nefis” çarpışmasıdır.! Bu savaşta kişinin süngüsü ilimdir.

            Cahillik vicdânı karartır, ilim aydınlatır.! “Herkez bozulsa bile sen bozulma.! Bozukluk günlerinde sen sağlam kalırsan kendini kurtarmış olursun”, Yüce Yalvaç böyle dedi.!

            Bu metot putsuz özlük din olan “HANİF DİN”dir.! İçinde saklı özünü duyma ve bulma uygulamasıdır.

            Böyle olmasaydı Hz.Muhammed s.a.v. efendimize;

HAKK’IN EVRENSEL TEKÂMÜL YASA KİTABI KUR'AN-I KERİM'DE DER Kİ :
"O hâlde yüzünü dine bir hanif olarak tut ; O ALLAH fıtratına ki insânları onun üzerine yaratmıştır ! O ALLAH yaratışına bedel bulunmaz, doğru /sabit din odur ve lâkin insânların çoğu onu bilmezler !" (Kur'an : RÛM Sûresi 30. / Âyet : 30.)

"Sonra sana : 'Hakperest (Hanif) İbrahim'in milletine katıl ! O hiçbir zaman müşriklerden olmadı' diye vahyettik !" (Kur'an : NAHL (Bal Arısı) Sûresi 16. / Âyet : 123.)

            Bu iki âyetin üzerinde iyice düşünülmesi gerekmektedir.!

            Yüce Resûl’ün şu sözünü de unutma :

            “Bir milleti, zâlime sen zâlimsin demekten korkar bir hâlde gördüğün vakit onların düzelmesi artık geçmiştir.!”     

            Tasavvufa göre ; hayâtın gayesi böylece nefsini en iyi sıfatlarla tekâmüle mazhar kıldıktan, tanrılaştıktan yâni tanrısal kuvvetlere ulaştıktan sonra insânların tekâmülüne çalışmaktır. Geçmiş zamanlarda dünyâya insânlara hizmet etmeye gelen bu zâtlar kendini kurtarmış erenlerden başkaları olmasa gerektir.!

            Orta çağ : Daha ziyade bir köşeye çekilip nefisini islâh etme esasını tatbik ediyordu.

            Yeni Çağ : Bunun da üstüne çıkarak büyük içtimai işlere kendini yerme esasına dayanır. Asıl iş (aksiyon) yolu ve kendisi ile beraber halkı da yükseltmektir der.!

            İşte derin bir ibâdet heyecanı duyabilme.

Bunu Şirazlı şâir Sadi, şöyle ifâde eder :

                    “Gidilecek yol Halka hizmetten başka birşey değildir!

                    Tespihe, seccadaye ve yamalı cüppeye değildir.!”

Alman Filozofu Kant da mezar taşına şunu yazdırmıştır :

                    “Hayâtta iki şey karşısında derin hayret duydum ;

                     Başım üstünde yıldızlı semâ içinde ahlâk kanunu !”

            İşte bu noktadan, iş bizi ebediyete iman yoluna çeker götürür.! İnsân yalnız iş iledir ki “Yaradan”a daha derin benzer.! İşten yüz çeviren ; Tanrı’dan ve Tanrısallık’tan da yüz çevirmiş demektir.! 

            İbni Sinâ ; ‘ey insân kalıbı, izzet ve kuvvet sahibi olan Rûh ulvi âlemden sana indi.!’Rûh vakti ile sana istemeyerek girmişti şimdi de ayrılmak istemiyor.! Rûh dünyâda bedenle beraberken edindiği ilim ve kemâl sayesinde ulvi âleme yol bulabilir.!

            Rûhun ulvi âlemden bedene inmesine sebep nedir ? Tanrı’nın bedene rûhu indirmesi ibdağlarındaki (örneksiz birşey yaratım) ilâhi hikmeti kâmilen idrâk ettirmek için değildir, zîrâ beşer aklı bundan acizdir.! Rûhun bedene inmesindeki sırr, rûhani âlemde iken idrâk edemediği hakîkat ve incelikleri ‘duyum organları’ ile kavramak içindir.
            Hocalarla, Tasavvufçular arasındaki kavgaların kaynağı bu noktadadır.! Tarîkatların bir kısmında gönüllerde uyuyan heyecanı uyandırmak için zikir, müzik, ayakta sallanarak veya dönerek, veya elleri birbirine çarparaktı. Hocalar bidat (Resûl’den sonra uygulanan) diyerek bunun tamamen karşısında idiler. Bundan başka Tasavvuf’un (Vahdet-i Vücûd = varlığın birliği) nazariyesiyle kâinatın üstünde ayrı bir ‘Tanrı’ fikirleri birbiriyle, hocalar nazarında bağdaşmaz. Tasavvufçular ise bunu teşbihlerle Kur’an’a dayarlar ve Kur’an’ın birbiri içinde yedi batın (iç yüz) manâsı vardır derler, ve tasavvufçuların bazıları bunu kelleleri ile ödemişlerdir.

            Hz. Hallac-ı Mansur, Hz. Nesimi gibi cezbeye tutulunca ‘Enel HAKK’ (Ben Hakk’ım) diyenler vardır. Burada dikkat edilecek çok önemli bir husus, denilen sözün ‘Enel ALLAH’ değil, ‘Enel HAKK’ olarak söyleniş şeklidir. Bunun bilincinde olmasalardı böyle mi derlerdi.? HAKK, ALLAH’ın isimlerinden olup görünen yâni görünebilen RAB olarak Kur’anda “BİZ” diye konuşanlara çıkar.!

            Kur’anda “Biz” diye çoğul olarak konuşan zâtlar, Bektaşi öğretisinde “Hakeren” makamına gelen 7. frekanstaki Hakeren’lere tekabül etmektedir.! Hz. Musa a.s. ile Sinâ dağında Tûr'da konuşan ve ona Kitabı Tevrat'ı indiren “Elohim”lerdir.! Hz.İsa a.s.'ın göklerdeki gerçek havarileridir, bunlara simge olan fizik havarileri (Barnabe hariç) değillerdir.! Bu gerçeği iç yüzünde ebced ilimi ile şu şekilde de anlamaktayız HAKK = 108 sayısalı ile Biz = NAH NU = 108 sayısal değeri olarak birbirine eşit çıkmaktadır.!   

            “Biz” diye hitab eden zâtların nerede kim olduklarını ? hem âlemin idâresinde ; hem de insânın iç yüzündeki gerçeğinde daha iyi idrâk edebilmemizi ve asıl önemli olan da bunu idrâk ettikten sonra ne yapmamız gerektiğini şu âyet işaret etmektedir. !

            “Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.!” (Kur’an, 50/16.)

            İçimizde saklı, “Öz” denen gerçek bu olmalıdır.! Kişiye perde ardından, sessiz sesle içinden konuşan vicdân sesi “O”dur.! Her kişinin içinde saklı hazinesi olan bu özü kişiyi aydınlatacak nûrdan başka birşey değildir.! İşte, “çoğu insânın bilmediği” bu iç yüzde saklı özünü bulma metoduna Kur’an’da verilen isim “Hanif Din”dir.!

            Geçmiş denen büyükler aslında gelecektir de.! Niçin ? hâlen bize ışık tutup işâret ettiklerine göre.! Özde bir, sözde bir.!   

‘Epiktetos - Düşünceler ve Sohbetler’

Burhan Toprak – İnkilâp Yay.

(x) “Epiktetos” = “Satın alınmış, köle”
midena pro tou telous makarize