Gönderen Konu: Uygur Türeyiş Destanı  (Okunma sayısı 4956 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4651
  • Teşekkür: 53
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Uygur Türeyiş Destanı
« : 05 Aralık 2008, 23:13:02 »
(Kaynak 1:)
Destan Hakkında Bilgi:
Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk İmparatorluğunu Göktürkler' den devralan Uygur Türkler' i, Türeyiş Destanı ile soylarının vücud buluşunu anlatırken aynı zamanda da, bütün Türk boylarında hakim bir inanış olarak beliren, soyun ilahi bir kaynağa bağlanması fikrini bir kere daha belirtmiş olmaktadırlar.

Uygur Türeeyiş Destanının, Göktürk-Bozkurt Destanı ile çok yekın benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır. Hemen bütün Türk Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt motifi, gerek Türeyiş ve gerekse Bozkurt Destanlarında bilhassa ilahileştirilmekte ve neslin başlangıcı ve devamı bu ilahi motife bağlanmaktadır.

Türeyiş Destanı, aslında bir büyük destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimalle, Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış Destanının etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir muhitin veya daha tecrid edilip kavimleşmiş bir sıoyun küçük çapta bir yaradılış destanıdır. Nitekim, bundan sonra göreceğimiz, yine bir Uygur Destanı olan Göç Destanı, Türeyiş Destanının tabii bir devamı intibaını vermektedir.

Özet:
Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Ökle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların insanlar için yaratılmadığını söylüyorlardı.

Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını insanlardan uzak tutmanın çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, insan ayağı az basan veya insan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle yakarışlarla tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi.

Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi, yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.

(Kaynak 2:)
Destan
(2) Karakurum çaylarından sayılan iki nehir vardı.Bunlardan birine Tolga ve diğerine Selenga adı verilirdi.Bu nehirler akarak Kamlancu adlı bir yerde birleşirlerdi.Bu iki ırmağın arasında iki tane ağaç vardı.Bu ağaçlardan biri Fusuk ve diğeri de Farsların Naj dedikleri ağaca benziyordu.Kışın bile bunların yaprakları,servi gibi dökülmezdi.Meyvesinin tadı ve şekli ise,tıpkı Çam fıstığının tadına benzerdi.Öbür Ağaca da Tur (?) ağacı derlerdi.Bu iki ağaç da iki dağın arasında yetişerek büyümüştü.

Bir gün bu iki ağacın arasına,gökten bir ışık inmişti.Bunun üzerine,iki yanda ki dağlar yavaş yavaş büyümeye başladılar.Bu durmu gören halk ise hayretler içinde kalmıştı.İçlerinde büyük bir saygı duyarak.Uygurlar oraya doğru yaklaştılar.Tam yaklaştıkları bir sırada,kulakların çok tatlı ve güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı.Her gece buraya bu ışık inmeye ve ışığın etrafında daotuz defa şimşek çakmağa başladı.Diğer bir gün de,aynı yerde ,ayrı ayrı kurulmuş beş tane çadır gördüler.Bunların herbirinde birer çocuk oturuyordu.Her çocuğun karşısında da,onları doyurmaya yetecek kadar süt dolu emzikler asılı idi.Çadırın tabanı da,baştan başa gümüşle döşenmişti.

Bütün boyların başbuğları ve halkı,bu garip şeyi güörmek için yerlerini bırakıp koşmuşlardı.Bu manzarayı görünce,saygıyla diz çöküp, selam verdiler.Biraz sonrada çocukları alarak dışarı çıkardılar.Besleyip,büyütülmeleri için de onları süt annelere ve dadılara verdiler.Her fırsatta onlara saygı gösteriyorlar ve ikramda bulunuyorlardı.Çocuklar artık süt çocuğu olmaktan çıkıpta,konuşmaya başlayınca,Uygurlardan ana ve babalarını sordular.Onlar da,o iki ağacı gösterdiler.Ağaçların karşısında diz çöktüler ve yeri öptüler.Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip şöyle dediler:

''Güzel huy ve güzelliklerle bezenmiş çocuklar,böyle olurlar.Ana, babalarına böyle saygı gösterirler.Ömrünüz uzun adınız ünlü,şöhretiniz de devamlı olsun!''

O bölgelerde yaşayan bütün halk (budunlar) bu çocuklara Kağan oğullarıymış gibi saygı gösterdiler.Çocukların doğdukları yerden şehre dönülünce,onların her birine birer ad koydular.En büyüğünün adı SONKUR TİKİN,ikincisinin adı KOTUR TİKİN,üçüncüsünün adı TÜKEL TİKİN,dördüncüsünün adı,OR TİKİN,beşincisinin adı BÖKÜ TİKİN,oldu.Çocukların doğuşunda ki kutsal durumu görenler,bunlardan birinin kağan seçilmesi düşüncesine vardılar.Çünkü bunlar,Tanrı tarafından bu iş için gönderilmiş olmalıydılar.

Bu çocuklar arasında Bökü Tikin gerek güzelliği,gerekse boyu posu,sabrı,iradesi,ileriyi görüşü bakımından diğerlerinden daha ilerde idi.Ayrıca bütün milletlerin dillerini,yazılarını biliyordu.Herkes onun kağan seçilmesi üzerinde birleştiler.Büyük şenlikler yaparak onu kağanlık makamına oturttular.O memleketi adaletle döşedi,zulm saifelerini de kapadı.Onun etrafındaki adamlar,buyruğundakiler,askerleri,atları,kullar 05; gittikçe çoğalmaya başladı.

Tanrı, ona bütün diller bilen üç karga göndermişti.Nerede önemli bir olay olursa,bu kargalar hemen oraya giderler,o işn nasıl olup bittiğini gözlerler,ondan sonra da kağana haber getirirlerdi.

Böğü Kağan bir gece evinde uyurken,pencerenin önünde bir kızın hayali belirdi,onu uyandırdı.Bu hayaletten korkan Böğü Kağan,kızı görmezden geldi,kendini uykuda imiş gibi gösterdi.İkinci gece kız yine geldi,fakat Kağan yine görmüyormuş gibi yaptı ve kendini uykuda gösterdi.Sabah oldu,kağan vezire danıştı.Üçüncü gece kız yine gelince,vezir'in öğüdüne uyarak,kızı alıp AK-Tağ'a gitti,bu dağda sabaha kadar kalıp kızla konuştular.Bu buluşma ile konuşma yedi sene altı ay yirmi iki gün,her gece böyle devam etti.Ayrılacakları gün, kız ona şöyle dedi:

''Doğudan batıya kadar bütün dünya,senin buyruğun altında kalacaktır,işlerini sıkı tut iyi çalış,ayrıca insanların da değerini bil''.

Böğü kağan askerlerini topladı,onlardan 300 bin kadar seçme askerlerini Songu Tikin'in buyruğuna verdi.Ayrıca Songur Tikin'in Kıtgız ve Moğol ülkelerine akın yapmasını buyruk verdi,100 bin askerini de Kotur Tikin'in buyruğuna verdi.Onu da akın için Tankut tarafına gönderdi.Tükel Tikin'i de Tibet yönüne gönderdi,Kendiside 300 bin askerini buyruğuna alarak Hıtay(çin) yönüne yöneldi.Diğer kardeşi Or Tikin'de kendi yerine bıraktı.Etrafa giden orduların hepside başarılar kazanarak geri döndüler.Getirdikleri paralar, mallar,ganimetler,sayı ile sayılamazdı.Her yerden bir çok adamlar topladı,onların yardımı ile Orkun (Arkun)nehri kenarında Ordu Balıg adlı baş şehri kurdurdu.Doğodaki bütün ülkeler,onların buyruğu altına girmişti.

Böğü Kağan,bir gece uyurken,beyazlar giymiş bir ihtiyar gördü.İhtiyar ona yaklaştı,çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek,Böğü Kağan'a şöyle dedi.

''Eğer sen bu taşı muhafaza edebilirsen,dünyanın dört köşesi hep,senin buyruğun altında toplanacaktır!''

Böğü Kağan'ın veziri de aynı gece,aynı rüyayı görmüştü.Ertesi sabah olunca hepsi toplandılar,aralarında görüşerek bu rüyaya bir mana vermeye çalıştılar.Bunun üzerine ordularını buyruklarına alıp Batıya yöneldiler.Gide gede Türkistan sınırlarına vardılar.Burada çayır ve çimenlere döşenmiş,akar suları bol bir yere rastladılar.Herkes bu yeri beğenmişti,bunun için de bu yere bir şehir kurdular.Bu şehir şimdi Kuz Balık adı verilen,Balaşgun şehridir.(Bu şehirde yerleştikten sonra) etrafa ordular göndermeye başladılar.Bu yolla her yeri ellerine geçirmiş oldular.Yer yüzünde onlara kafa tutan,asi görünen hiç bir kimse kalmamıştı.

O kadar ileri gtmişlerdi  ki,insana benzeyen acayip yaratıklara rastladılar.Bu yaratıkların elleri,ayakları hayvanlara benziyordu.Bunları görünce artık bundan sonra insanların bulunmadığını anlamışlar ve geri dönmüşlerdi.Bütün bu akınlar sırasında pek çok kıymetli eşyalar toplamışlardı.Bunların hepsini bir araya getirerek Böğü Kağan da herkesin yaptığı hizmete göre,ele geçen bu malları aralarında bölüştürdü.

Bundan sonra (Uygurların emrine giren hanlar birer birer gelerek Böğü Kağan'a saygılarını sundular).Bunlar arasında Hint padişahı çok çirkindi.Bunun için de,Böğü Kağan bu kağan'ı huzuruna kabul etmedi.Böğü Kağan bu kabul töreninden sonra,bu hanların hepsinin ülkeleerin e dönerek,illerini idare etmelerine buyruk verdi.Bundan başka bu Hanların,Böğü Kağan'a ne kadar vergi verecekleri de,ayrıca karar altına alındı.Artık yeryüzü buyruk altına alınmıştı.Böğü Kağan'ın karşısında bir engel kalmamıştı.Bunun için geri dönmeye karar verdi,kendi yurduna geldi.

''Uygurların dinleri başka idi.Uygurlar sihirbazlığı iyi biliyorlar,kendi büyücülerine (din adamlarına) Kam adını veriyorlardı.Bu büyücüler,''Şeytanlar bize bağlıdır,ne olup biterse,bize gelip haber verirler,'' diyorlardı.Onlara göre kendileri olmuş ve olacak her şeyi bilip,ona göre tedbir alacak durumda idiler.Bu büyücülerin durumunu tetkik için,bazı kimseler onların yanıa gitmişlerdi.Bu kişiler bana (Cüveyniye) şöyle dediler:

Güya şeytanlar,onlerın pencerelerinin önlerine gelir ve büyücülerle konuşurlarmış.Büyücüler,insanlara kötülük getiren bu ruhların bazılarıyla dostluk bazılarıyla düşmanlık güdüyorlardı.(Cüveyni bu kamları bazı gerçek dışı batıl hareketlerini anlattıktan sonra,Böğü Kağn'ın daha gerçekçi ve akılcı bir dine inanmak için olacak ki,Çin'den din adamları çağırtarak Mani dinini kabulünü anlatmaya devam eder).

(Kaynak 3:)
 Türeyiş Destanı

Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi.

Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi. Göç Destanı Uygurların yurdunda “Hulin” isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu.
Danişmend name

Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu .Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.

Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir.

Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen “Dede Korkut Hikâyeleri” nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır.

Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu’da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek yaşatılmaktadır.

İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir. islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir.

KAYNAKLAR:
(1) Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu Sayfa:125,126
(2) Felsefeekibi.com
(3) Bilgicik.com
midena pro tou telous makarize