Gönderen Konu: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü  (Okunma sayısı 6891 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« : 07 Aralık 2008, 21:04:10 »
Asena destanı
Bilinen en eski Türk efsanesi. Tüm Türk halklarında çeşitli şekilde yaygındır. Efsaneye göre Türkler düşmanları tarafından tamamen yok edilirler. Sadece kolları ve bacakları kesilmiş ufak bir erkek çocuk hayatta kalır. Tengri'nin gönderdiği kutsal bir dişi kurt çocuğu besler büyütür ve korur. Kurt çocuktan gebe kalır ve on yavru doğurur. Bu on çocuk gelecek Türk toplulukların hükümdarlarıdır.

Ergenekon Destanı
Türkler büyük bir yenilgiye uğradıktan sonra çadırlarını toplayıp göç ederler. Tengri'nin gönderdiği kutsal bir kurt Türklere kılavuzluk eder ve onları verimli toprakları olan, etrafı dağlarla çevrili büyük bir ovaya götürür. Birkaç kuşak sonra Türkler bu ovaya sığmaz olurlar. Bu kez bir kurt onlara etraflarını çeviren dağlardan birisinin madenden oluştuğunu gösterir ve demirciler bu dağı eritirler. Halk ovadan çıkar ve tekrar bozkırların egemenliğini ele geçirdiklerini tüm bozkır halklarına duyururlar. Bu güne nevruz adı verilir.

Manas Destanı
Türk Edebiyat Tarihinin en uzun destanı olan Manas Destanında, daha küçük yaştan kahraman olacağı bilinen Kırgız Manas'ın hikayesi anlatılmaktadır. Manasın dostları tarafından ihanete uğratılıp öldürüldüğü söylenir. Mezarı başında ağlayan hayvanlar Manas'a ağıt yakarlar ve göktanrı acıyarak Manas'ı diriltir. Manas da kendisine ihanet eden dostlarının peşine düşer.

Diğer destanlar
   1. Göç Destanı
   2. Kırk Kız (yanlış hatırlamıyorsam bu destanda da ağaç kültü vardı)
   3. Ağacın Çocukları (bu destan yine yanlış hatırlamıyorsam boyların doğuşuyla ilgili idi)

Kabile'nin türeyişini anlatan efsaneler
Türk mitolojisinin en mühim özelliklerinden birisi her kabilenin, ne kadar ufak da olsa şahsi bir türeyiş efsanesine sahip olmasıdır. Örneğin Oğuzname'de her sözü edilen kabilenin ilk önce türeyiş efsanesi anlatılır.

En önemli ve en tanınmış efsane Türklerin ortak türeyiş efsanesidir. Bu efsane neredeyse her Türk topluluğunda tanılır, ve en eski Türk hükümdarlarının Göktanrı'nın gönderdiği bir kurt ile çiftleşmesinden türediğini anlatır. Bazı verziyonlarda bir dişi kurtun en son Türk olarak kalmış bir erkek çocuğu ile, diğer versiyonlarda ise Göktanrı'nın bir erkek kurt kılığında hükümdarın kızı ile çiftleştiği anlatılır.

Diğer iyi tanılan bir türeyiş efsanesi Kırgız halkının türeyiş efsanesidir. Bu efsaneye göre kutsal bir gölün suyundan gebe kalan kırk kız ilk kırgızları oluşturur.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« Yanıtla #1 : 07 Aralık 2008, 21:09:56 »
Yaradılış destanı
Türklerin Altay-Yakut zamanında çıkan bir destandır. Ayrıca ilk Türk destanlarından olma özelliğine de sahiptir. Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk boyları ve Altay Türkleri arasında söylenmektedir. Türk destanları arasında en eskisidir. V. Radlov tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir.

Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Bilinen en eski edebiyat türlerinden biridir.

Altay Dağları'nda söylenen yaratılış ve türeyiş destanları, değil yalnız Türklerin; bütün Orta Asya ile Sibirya'nın bile, en gelişmiş ve üzerinde ilgi ile durulan mitoloji verileridir.

Her şeyden önce su vardır. Yer , gök , ay ve güneş yoktu. İlah Kara Han ( Kayra Han ) ile insan vardı. Her ikisi de birer kara kaz seklinde , suyun üstünde uçuyorlardı.

Kara Han hiç bir şey düşünmüyordu. O sırada insan rüzgârı icât edip suyu dalgalandırdı, Kara Hanin yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin ilahlardan daha güçlü olduğunu sandı, daha yüksekte uçmak istedi.

Ama uçamadı ve suya düşüp dibe doğru dalmağa başladı. Neredeyse boğulacaktı; "Bana yardim et!" diye bağırıp Kara Handan yardim istedi.

Kara Han izin verdi ve insan su yüzüne boğulmadan çıktı. Ondan sonra Kara Han: "Sağlam bir tas olsun!" dedi; suyun dibinden bir tas yükseldi. Kara Han ile İnsan, bu tasın üstüne oturdular. Kara Han İnsana: "Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar!" diye emir verdi, insan bu emri yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Kara Han'a götürdü.

Kara Han, insanin getirdiği toprağı suyun üzerine serpti ve serperken de: "Yer olsun!..." diye buyurdu. Buyruk yerine geldi, böylece yer yüzü yaratılmış oldu. Kara Han, insana yi-, ne: "Suya dal ve suyun dibindeki topraktan çıkar!.." diye emir verdi, insan suya daldığı zaman, bu sefer, kendim için de toprak alayım, diye düşündü, iki avucuna da toprak doldurdu, birindekini Kara Han'dan gizlemek için ağzına attı, sakladı. Maksadı, Kara Han'dan saklayıp kendine göre bir yer yaratmaktı.

Bu düşünceyle avucundaki toprağı getirip Kara Han'a uzattı. Kara Han, bu toprağı da suyun üzerine serpti ve genişlemesini buyurdu. Ne var ki Kara Han’ın suya serptiği toprak gibi, insanin ağzının içine sakladığı toprak da büyüyüp genişlemeğe başlamıştı. Bunu düşünmeyen insan korktu, soluğu kesilecekti, neredeyse Ölecekti. Kaçmağa başladı. Ama nereye kaçsa yani basında Kara Han’ın varlığını hissediyordu, ondan kaçamıyordu. Çaresiz kalınca yalvarmağa başladı.

Kara Han, insana: "Ağzındaki toprağı ne için sakladın?" diye sordu, insan: "Kendim için yer yaratmak niyetiyle saklamıştım." diye cevap verdi. Kara Han da: "Öyleyse at ağzından da kurtul!" dedi. insan, ağzında sakladığı toprağı attı. Bunlar yere dökülürken küçük tepeler meydana geldi. Bunun üzerine Kara Han: "Simdi sen artık günahlı oldun" dedi; "Bana karsı geldin, kötülük düşündün. Senden sonra sana uyan, senin gibi kötülük düşünenler, senin gibi kötü kişi olacaklar; bana itaat edenler ise iyi ve temiz düşünceli olacak, onlar güneş ve aydınlık yüzü göreceklerdir. Bundan sonra senin adin Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun, günahlarım senden saklayanlar ise benim olsunlar!..."

Bu sırada, yer yüzünde dalsız budaksız bir ağaç yeşermişti. Kara Han bu dalsız budaksız ağacı görünce hoşlaşmadı ; "Dallan, yaprakları olmayan ağaca bakmak hös değil, bu ağacın dokuz dalı birden olsun!..." dedi. dalsız budaksız ağaç bir anda dokuz dallı oluverdi. Kara Han bunu görünce: "Bu dokuz dalın her birinin kökünde birerden dokuz kişi türesin ve bunlardan dokuz millet olsun!.." dedi.

Erlik, bunlar olurken büyük bir gürültü duymuştu. Nedir acaba? diye bakınıp düşünürken vardı Kara Han'a gürültünün sebebini sordu. Kara Han da: "Ben bir Hakanım sen de kendince bir Hakansın. Duyduğun gürültüyü yapan insanlar benim insanlarımdır." diye cevap verdi. Erlik bu milleti kendisine vermesi için Kara Han'a rica ettiyse de Kara Han: "Hayır!" diye karşıladı; "Sen git kendi isine bak!"

Erlikçin cani sikildi. "Hele dur bir gidip su milleti göreyim" diye kalabalığın yanına vardı. Orada, insanlardan başka yaban hayvanları, kuşlar ve daha bilmediği bir çok güzel yaratıklar vardı. Erlik: "Kara Han bunları nasıl yarattı acaba? Bunlar burada ne yiyip ne içiyorlar?" dîye düşünmeğe başladı. O düşüne dursun , insanlar ağacın meyvelerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki, insanlar ağacın yalnız bir yanındaki meyvelerden yiyorlar, öte yandakilere ellerini bile sürmüyorlar. Gidip bunun sebebini sordu, insanlardan aldığı cevap ise: "Tanrı bize o yandaki meyvelerden yemeyi yasak etti, biz de bunun için o meyvelerden yemiyor ancak, için verdiği günesin doğduğu yandaki meyvelerden yiyoruz. Su gördüğün yılan ile köpek, o yasak yandaki meyveleri ye-mememiz için bekçilik ediyor."

Bu cevap Erlikçin canini sıkacağı yerde sevindirdi. ağacın çevresindeki insanların arasında bulunan toronoy (Törüngey) denilen bir adam buldu ve ona: "Kara Han size yalan söylemiş. Asil size yasakladığı meyvelerden yemeniz gerekir; daha tatlıdır, göreceksiniz" dedi. Bu sırada uyumakta olan yılanın ağzına girdi ve yılana ağaca çıkmasını söyledi. yılan da ağaca çıkıp yasak meyvelerden yedi.toronoyun karisi Eciy (Eje) yanlarına gelmişti. Erlik, Toronoy'la Eciy'ye de meyvelerden yemeleri için ısrar etti.Toronoy, Kara Han’ın sözünü tutarak yasak meyvelerden yemedi ama karisi Ece dayanamadı, yedi. Meyve çok tatlı-idi. Alıp, kocasının ağzına sürdü o anda Doganay ile Ece'nin tüyleri dökülüverdi, birden utanmağa başladılar, kaçışıp her biri bir ağacın ardına saklandılar.


Bu isler olurken Kara Han oraya gelmişti, insanların hepsi birden kaçışıp aklınca birer köseye gizlenmişlerdi. Kara Han: "Doganay!. Ece!. Doganay! Ece!" diye haykırmağa başladı. "Neredesiniz?"

toronoy ve Eciy: "Ağaçların arasındayız" diye cevap verdiler. "Sana görünemeyiz. Utanıyoruz."

Sonra, olanları bir bir anlattılar. Kara Han, bildiği şeyleri duymanın Öfkesi içinde her birine ayrı ayrı cezalar verdi: "Simdi sen de Erlik'ten bir parça oldun" diye yılana verdi ilk cezasını; "İnsanlar sana düşman olsun, seni görünce vurup, ezip öldürsünler!" dedi.

Eciy'e döndü: "Sen Erlikçin sözüne uydun, yasak meyveyi yedin, öyleyse cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın, doğururken de türlü eza cefa ve acı çekeceksin. Sonunda öleceksin, ölümü tadacaksın!"

Toronoy'a da söyle diyerek cezasını verdi: "Erlikçin gösterdiğini yedin. Benim sözümü dinlemedin. Madem Erlikçin sözüne uydun öyleyse onun adamları onun ülkesinde yasar, karanlık dünyasında bulunur. Benim ışığımdan mahrum kalır. Benim sözümü dinlemiş olsaydın benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun ve dokuz kızın olacak. Bundan sonra ben insan yaratmayacağım. Bundan sonra insanlar senden türeyecek. Tek basına ne yaparsan yap."


Erliğe de kızdı: "Benim adamlarımı neden aldattın?" diye sordu öfkeyle. ,

Erlik: "İstedim vermedin" dedi; "Ben de senden çaldım. artık hep çalacağım. Atla kaçarsa düşürüp çalacağım; içip içip sarhoş olurlarsa birbirine düşürüp dövüştüreceğim.. Suya girseler, ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım."

Kara Han da: "Öyleyse üç kat yerin altında, ayı güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum!" diye Erlikçi cezalandırdı.

Bu is de bitince bütün insanlara birden ceza verdi: "Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak, gücünüzle elde edeceksiniz, benim yemeğimden yemek yok" dedi; "artık yüz yüze 'gelip sizinle konuşmayacağım. Size bundan sonra Gök Oğul’u (May tere) göndereceğim."

Gök Oğul gelip insanlara bir çok şeyler yapmasını öğretti. Arabayı da Gök Oğul yaptı. Ayrıca ot köklerini, yenebilecek bir kişim otlan yemeyi insanlara öğretti.

Bu böylece sürüp giderken Erlik Gök Oğul’a yalvarıyordu: "Ey Gök Oğul, bana yardim et, Kara Han'dan izin iste, yanına çıkmak dileğimi söyle, yardim et bana!" ,

Gök Oğul, Erlikçin bu dileğini Kara Han'a iletti ise de Kara Han aldırış bile etmedi; Gök Oğul tam altmış yıl yalvarma-Sina devam etti. Bunun üzerine, altmış yılın sonunda Kara Han Erlik'e haber gönderdi: "Düşmanlıktan vazgeçersen, insanlara kötülük etmezsen sana izin veririm, yanıma gelirsin." dedi. Erlik söz verdi. Bunun üzerine, Kara Han’ın huzuruna çıktı, bas eğdi: "Beni kutsa, bana izin ver, ben de kendime gökler yapayım" diye yalvardı.

Kara Han buna da izin verdi, îzni koparan Erlik kendisi için gökler yaptı Adamlarını basına topladı, yaptığı göklere yerleştirdi, kendisi de baslarına geçti, çok kalabalık oldular. . İlâh Kara Han (Kayra Han) in en sevgili kullarından olan Ulu kişi bu durumu görüp üzülmüştü. Üzüntü içinde düşündü: "Bize bağlı, bizim öz insanlarımız yer yüzünde cefa çekip yoruluyor; Erlikçin adamları ise göklerde keyfedip duruyor. Bu is, bir ise benzemez."

Bu üzüntülü düşünce içinde, biraz da Kara Han'a gücenmiş olarak, Erlik'e savaş açtı. Ne var ki Erlik daha güçlü çıkıp karsı geldi ve ateşle vurup Ulu kişiyi kaçırdı. Ulu kişi doğrulayıp Kara Han’ın huzuruna çıktı. Kara Han’ın: "nereden geliyorsun?" diye sorması üzerine Ulu kişi: "Erlikçin adamlarının gökyüzünde oturması, buna karşılık bizim iyi insanlarımızın yer yüzünde yorgun argın yasamaları ağınma gitti, bu çok kötü bir durum diyerek Erlikçin yandaşlarım yere indirmek göklerini basına yıkmak için Erlik'le savaş etmek istedim. Fakat gücüm yetmedi, o beni kaçırdı" diye üzgün ve ağlamaklı cevap verdi.

Kara Han üzülmemesini söyledi. "Erlik'e benden başka kimsenin gücü yetmez" dedi. "Erlikçin gücü senden fazladır. Ama bir gün gelecek senin gücün Erlikçin gücünden daha üstün olacak..."

Bu söz üzerine Ulu Kişi’nin yüreği "ferahladı rahat rahat uyudu.

Bir gün geldi Ulu kişi o gün güçleneceğini hissetti. Yine o gün Kara Han Ulu kişiyi yanına çağırttı ve: "Var git, güçlendin gayri; Erlikçin göklerini basına yıkacak güce kavuşturdum seni, maksadına ereceksin" dedi. "Kendi gücümden sana güç verdim."

Ulu kişi önce hayret etti: "Yayım yok, okum yok, kargım yok, yatağanım yok. Kupkuru bir bileğim var. yalnız bilek gücüyle Erlikçi nasıl yok edebilirim ben?"

Kara Han, Ulu Kişi’ye bir kargı verdi. Ulu kişi kargıyı alıp Erlikçin göklerine gitti. Erlikçi yendi, kaçırdı; göklerini alt üst edip kirdi geçirdi. Erlikçin gökleri parça parça oldu yeryüzüne döküldü. O zamana kadar dümdüz olan yer yüzü, o günden sonra kayalıklarla, sipsivri dağlarla doldu. Görklü Güzel Tanrının özene bezene yarattığı o güzel yer yüzü eğri büğrü oldu. Erlikçin bütün yandaşları yere döküldü; suya düsenler boğuldu; ağaca çarpanlar sakatlanıp can verdi; sipsivri tasların kayaların üstüne düsenler öldü; hayvanlara çarpanlar hayvanların ayaklarının altında kaldılar.

Durum böyle olunca Erlik varıp Kara Han'dan kendine bir yer istedi. "Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin, benim barınacak bir yerim kalmadı" dedi. Kara Han Erlikçi yerin altındaki karanlık ülkesine sürdü, üzerine yedi kat kilitler vurdurdu. "Burada güneş ve ay ışığı görmeyesin; iyi olursan yanıma alırım kötü olursan daha derinlere sürerim" dedi. Erlik bunun üzerine: "Öyleyse ölmüş insanların canlarını bana ver; bedenleri senin olsun canları benim isime yarasın" diye bir istekte bulundu. Kara Han : "Hayır, onları da sana vermeyeceğim" dedi; "İstiyorsan kendin yarat." Böylece yaratma iznine kavuşmuş olan Erlik eline bir çekiç, bir körük ve bir örs alarak vurmağa başladı. Her vuruşta bir hayvan ortaya çıktı. Sırasıyla kurbağa, yılan, ayı, domuz, deve ve kötü ruhlar yer yüzünü doldurdu. Sonunda Kara Han gelip Erlikçin elinden çekici, örsü ve körüğü aldı, ateşe attı. Körük bir kadın, çekiç bir erkek oldu. Kara Han kadını yakalayıp yüzüne tükürdü. Tükürür tükürmez, kadın bir kus olup uçtu. Bu kus, eti yenmeyen tüyü bir ise yaramayan Kurdan denilen kustur.

Kara Han erkeği yakalayıp onun da yüzüne tükürdü, o da bir kus olup uçtu, adına Yaldan Kuşu dediler.

Bütün bunlardan sonra Kara Han, insanlara: "Ben size mal verdim, as verdim; yer yüzünde iyi, güzel, temiz ne varsa verdim, yardımcınız oldum, siz de iyilik yapınız. Ben göklerime çekileceğim, belki bir daha dönmeyeceğim." dedi. Arkasından yardımcı ruhlarına: "Gün Asan, sen, içki içip aklini yitirenleri; körpecik çocukları, kısrak yavrularını inek buzağılarını koru, onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al, intihar edenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızlan, başkalarına düşmanlık edenleri koruma. Benim için, bir de Hâkanları ile Yurtlan için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al, benim yanıma getir.

İnsanlar! Size yardim ettim, sizden kötü ruhları uzaklaştırdım. Onlar insanlara yaklaşırlarsa insanlar onlara yiyecek versinler, ama o kötü ruhların yemeklerinden yeme-sinler, yerlerse onlardan olurlar. Simdi ben aranızdan ayrılıyorum ama yine geleceğim beni unutmayınız, geri gelmez sanmayınız. Tekrar geldiğimde iyiliklerinizin ve kötülüklerinizin hesabini göreceğim. Şimdilik benim yerimde Ağca Dağ, Ulu kişi ve Gün Asan kalacaklar, sizlere yardımcı olacaklar.

Ağca Dağ! Gözlerini dört aç! Erlik senin elinden ölenlerin ruhlarını çalmak isterse, Ulu Kişi’ye söyle, o güçlüdür. Gün Asan, sen de iyi dinle, kötü ruhlar yerin altındaki karanlıklar ülkesinden yukarı çıkmasınlar, çıkarlarsa hemen Gök Oğul’a git ve haber ver, ona güç verdim, kötü ruhları kovar.

Alma Ata ayı ve güneşi bekleyecek. Ulu 'kişi yer yüzünü ve gök yüzünü koruyacak Gök Oğul ise iyilerden kötüleri uzaklaştıracaktır."

Bunlar söyledikten sonra Kara Han uzaklaştı.

Ulu kişi Kara Han’ın öğütlerini bir bir yerine getirdi. Olta yaptı, balık avladı; tüfeği barutu icât etti, sincap o vurdu.

Sonra bir gün geldi Ulu kişi kendi kendine mırıldandı:

"Bugün beni rüzgâr uçuracak, alıp götürecektir!"

Ulu Kişi’nin dediği gibi rüzgâr geldi, aldı Ulu kişiyi uçurdu götürdü. Ağca Dağ bunun üzerine insanlara: "Ulu Kişi’yi ilâh Kara Han yanına aldı. Onu bulamazsınız artık, beni de bir gün gelecek yanına çağıracak, nereye isterse oraya gideceğim. Siz öğrendiklerinizi unutmayın, Kara Han böyle istedi" dedi.

İnsanlar kendi hâline bırakıp o da gitti....
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« Yanıtla #2 : 07 Aralık 2008, 21:10:18 »
Aan Alahçın
Hatun Sakalarda (Yakutlarda) orta dünyanın (insanların yaşadığı yer katı-yeryüzünün) görüntüsü sayılan ruh. Ruhların en büyüğü en görkemlisi sayılır. O insanların, hayvanların, doğanın iyi olması için özen gösterir, onlara yardım eder, iyi kalplidir. İnsanlar yanlış hareket yapınca, doğayı, otu-ağaçları kırınca çok üzülür ağlar. Ulu kayın ağaçlarında oturur, düz yeşil alanlarda küçük kasırga olup gezer. Aan Alahçın Hatun'un Ereke-Cereke adlı oğulları, Kırbadahın kırgıttar adlı kızları vardır. Bu çocuklar otun-ağaçların, bitkilerin ruhlarıdır.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« Yanıtla #3 : 07 Aralık 2008, 21:10:32 »
Animizim'de ağaçlar, kişiliğe ve ruha sahip olan varlıklardır

Ağaç kültü birçok doğa inançlarının barındırdığı animizimde, ağaçların saygı gösterilmesi gereken bir ruha sahib oldukları, ve ağaçlara gösterilen saygı, bereketi etkilediğine inanmaktan kaynaklanan bir kült'dür.

Eski Türklerin ve Moğolların inancı Tengricilikte, ve kuzeyamerikanın yerli inançlarında, ayrıca birde dünyanın merkezinde durduğuna, ve yer ve gök alemini birleştirdiğine inanılan "Dünyalar ağacı" vardır.

Ağaca tapınmanin izleri Oğuzlara kadar muhafaza edilmişdir: “Bay Terek”, “Temir Kavak” , veya “Hayat Ağacı” denilen kutsal “Evliya Ağaç” inanışına benzer inanclar sadece Türk mitolojisinde değil tüm dünya mitolojilerinde rastlanabilir.

Sembolik anlamları
Türk etnik-kültürel geleneğine baktığımızda, önemli bir yer tutan ağaç miti, Türk düşüncesinde yaratılış nedeninin başlıca motiflerinden biri olarak gösterilir. Bu düşünceye göre, ilk insan dokuz budaklı bir ağacın altında yaratılmıştır. Türk mitolojisinde, “Evliya Ağaç”, Tanrı’ya kavuşmanın yoludur. İnanışa göre, yüce dağlar gibi bazı kutsal ağaçların bakışları da gözle görülemeyecek kadar göklere yükselir ve göklerde olduğu sanılan ışık dolu cennet alemine ulaşır. Cennet ise Ulu Tanrı’nın gözle görülebilen yanına çevrilmiştir.Böylelikle, “Evliya Ulu Ağaç” Türk düşüncesinde Tanrı’nın ilahi özelliklerinin maddi dünyadaki sembolü haline gelmiş, başka bir deyişle onu sembolize etmiştir. Ağaç, Türk halklarının geleneksel dünya görüşlerinde, insanların birbirleriyle ve doğanın insanlarla bağını da sembolize eder.

Tanrı’yı sembolize eden kutsal Evliya Ağaçları’nın, Türk mitolojisindeki tanımına uygunluğu açısından birçok özelliği vardır; bu ağaçların tek ve benzersiz olması, ölümsüzlüğü sembolize etmesi ve sığınacak yer olması bunlardan bazılarıdır. Bu özellikler, aynı zamanda “Ulu Gök Tanrı”nın taşıdığı özelliklerdir. Bu nedenle, ağaç kutsal bilinmiş ve onu kesmek günah sayılmıştır. Tanrı Dağı gibi, “Evliya Ağaç” da Türk mitolojisindeki Tanrıcılıkta Tanrı’yı temsil etmektedir.

Türk halklarında, ağaçların bereketli olması veya birkaç yıl ürün vermeyen ağaçların ürün vermesi için, "ağacı korkutmak" gibi adlarla bilinen gelenekler vardır. Uykuda, çiçeklenen ağaç görmenin, dünyaya çocuk geleceği, yıkılan ağaç görmenin de ölümün işareti olarak yorumlanması, ağaçlara bağlı eski inanışların bir ürünüdür. Mitolojik inanışa göre, öbür dünyada her yaprağı bu dünyadaki bir insana ait olan bir ağaç vardır; bir insan, yaprağı sararıp yere düştüğü zaman ölür. Kadir gecelerinde ise suların durduğuna ve ağaçların secdeye gittiğine inanılır.

Ağaç, Azerbaycan dekoratif sanatında ortaya konan örneklerin tamamında da hayatın başlangıç sembollerinden biri olarak yer almaktadır.

Tarihsel kökenleri
M. Kaşgari’nin, Oğuzlardan bahsederken, onların yüksek bir dağla yakınlıklarına değinir ve “gözlerine ulu görünen” büyük bir ağaca “Tankrı” dediklerini söyler. Derbent yakınlarında yaşayan Kumukların, dokunulmaz ve kutsal saydıkları ağacı, “Tenkrihan” olarak adlandırmış olması ve diğer birçok tarihsel bilgi, Türklerin gözünde Ulu Ağaç’ın, Tanrı’nın ilahi vasıflarını taşıdığını gösteriyor. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin uykusuna girip, hakimiyetinin nerelere kadar uzanacağını söyleyen, her tarafa dal-budak salan ve budaklarının gölgesi dört bir yanı örten de ağaçtı. Bazı kaynaklarda, Ertuğrul Bey’in adıyla bağlantılandırılan bu uykudaki ağaç motifi, Türk destan kültürüne de çok uygun düşüyor.

Sayan Altay halk kültüründeki ağaç motifi, yer sahibi motifiyle ilintilidir. Burada ağaç, Ulu Ana’nın yaşadığı ve kahramanlara memesinden süt verdiği yerdir. Hakasların yaşlıları, kayın ağacının yerin derinliklerine işlemiş köklerinde, yeraltı dünyasındaki atalar alemiyle bağlı gücün ifadesini görürler. Türk halklarında ulu ağaçların evliya adlarıyla anılması da çok yaygındır. Büyük olasılıkla Tanrı’nın tekliğini simgelediği için, yalnız ağaçlar, mitolojik inanışlarda önemli yer tutmuşlardır.

“Evliya Ağaç” mitolojisine dair edebiyatlarda, “Dünya Ağacı”, “Şaman Ağacı”, “Bay Terek” gibi adlara rastlanır. Dünya halklarının mitolojisinde “Hayat Ağacı”; Altay Türk mitolojisinde “Bay Kayınk” ; bazı hikayelerde ise “Tamir Terek” adları geçmektedir.

Dünyanın tam ortasından yükselen bu ağacın kökleri yeraltına iner, dalları ise dünya dağının zirvesine yükselir. Böylece bu kutsal ağaç, dünyanın her üç katını -gök, yer ve yeraltı dünyalarını- birbirine bağlamaktadır.

Şamanist Türklerin en kutsal bildikleri ağaç , kayın ağacıdır. Kutsal sayıldığı için de “Bau Kayın” denilen bu ağaç, bütün şaman ayinlerinde yer alır. Ağaç motifi olan kayın, Altaylarda şaman ayinlerinde, doğum, düğün ve bayramlarda önemli unsurdu. Ataların hayatları bu ağaçla bağlanırdı. Altay şamanlarının inancına göre, insanlar yaratıldıkları zaman ilk kayın ağacı da Umay Ana ile beraber yere inmiştir. Şamanı besleyip, büyüten ağacın adı Ara Ağaç'tı. Yakutlara göre, göğün en üst katında olup, göğün yere açılan kapısıdır. Yerle göğü birbirine bağlayan Dünya Ağacı’nın zirvesinde, iki başlı bir kartal yuva kurmuştur. Bu kartalın görevi, gökleri korumaktır.

Hakaslar, “Imay Toyı” adını verdikleri törenlerde kullandıkları ağacı, tören bittiğinde ormana götürüp dikerlerdi. Eğer bu ağaç kurumazsa, adına tören yapılan kadının ailede çocuklarının dünyaya geleceğine inanılırdı. Hakasların geleneksel görüşlerinde ağaç, aynı zamanda “insan”, “insanın canı” ve “soy” anlamlarıyla da bağlantılıdır.

Toprağın ruhunun da kayın ağacında olduğuna inanılmıştır. Şamanlar kendi ilahilerinde, tören ve ayinlerin başlıca unsuru olan kayın ağacına “Bay Kayın” derlerdi. Kayın, Tanrı’yla kulu arasında ilahi bir köprü gibi düşünülürdü. Şorlar da dağ ve su ruhlarının şerefine yaptıkları ayinleri, kayının altında gerçekleştirirlerdi.

Türk etnik-kültürel geleneğinde, her ağacın birer canlı varlık olduğuna inanılmıştır. Buna göre de kutsal ağaca zarar veren veya dallarını kıran birine zeval geleceğine inanılmıştır. Tapınılan ağaca ant içilir, her yıl bir kurban kesilirdi. Anadolu Kızılbaşları, kutsal ağacın ilahi özellik taşıdığını belirtmek için bu ağaçlara “Dede Ağacı” demiştir. Cengizname'ye göre, Cengiz, her boya bir işaret olarak ayrı ayrı damga, kuş ve benzeri şeylerin yanında bir de ağaç tayin etmişti.

Altaylarda, “Genç Oğlan” adlı hikayenin kahramanı, kayın ağacının altında geceledikten sonra ad alır. Kırgız ve Kazaklarda ise kısır kadınlar, yalnız ağacın (veya suyun) yanında geceleyip kurban keserlerdi. Yakutlarda, çocuğu olmayan kadınlar, kutsal bir ağacın dibinde ak-boz at derisinin üzerinde oturur, ağlayıp sızlayarak, yer sahibinden çocuk isterlerdi. “Er Sokotoh” destanında, Er Sokotoh’un ablası sekiz budaklı ağaç, kardeşine yenilmez güç vermek için onu emzirir. Oğuzname’deki “Kıpçak” efsanesinde de ağaçtan söz edilmektedir. Altay halk biliminde,kayın ağacından inip, yeni doğmuş çocuğa ad veren, insanlara yardım eden, ak sakallı yaşlı insan motifleri görmek mümkündür. Ancak, Türk mitolojisinde, ağaçtan doğma motifi görülmez. Kahramanlar ağaç yoluyla cennetten gelirler.

Türk kültüründe, kutsal ağacın küçük bir dalını bile kesmeye kimse cesaret edemez. Azerilerin inanışlarına göre, dedebaba ruhları gününde, ne olursa olsun kesilemezdi. Türbe ve mezarların başında olan ağaçlar da kutsal sayıldığından, kesinlikle yakılmazlardı. Geleneksel görüşlere göre ağaç kesmek, genellikle günah sayılmış ve sadece mecbur kalındığında bu yola başvurulmuştur.

Anadolu Alevileri ise ağaçları ziyaret etmektedirler. Kızılbaşlar, görkemli ağaç karşısında baş eğip, yılda bir kez orada tören yaparak kurban keserlerdi. Ağaca tapınmanın bir başka ifadesi de evin temeli etıldığında ağaca kurban kesme geleneğiydi. İnanışa göre, ağır olduğu düşünerek, meyveli ağacın altına yatmazlar, tanrısal özellikler taşıyan Ulu Ağaç’ın dibinde oturmazlardı. Meyve getiren ağacın kesilmesi, günah sayılırdı. Bir ağaç kesildiği takdirde, ağaç sahibinin insana zarar vereceği düşünülürdü.

M.Kaşgari, “Bay Yığaç”ı, bir yer adı olarak kayda almıştır. Kazakistan’daki birçok doğal obje ve yere “Aulie Akaş” (Evliya Ağaç,Kutsal Ağaç) gibi adlar verilmiştir. Bütün bunlar, ağacın Türk uygarlıklarındaki yerine işaret etmekte, onun kutsallık yönünü bildirmektedir.

Aşık Paşaoğlu tarihinde, “Devletli Kaba Ağaç” ifadesine rastlanılır. “Kaba Ağaç” anlayışı, bu şekliyle, Dede Korkut kitabında da geçer. “Kaba” sıfatı, ağacın ululuğuna, kutsallığına işaret olarak görülebilir.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« Yanıtla #4 : 07 Aralık 2008, 21:10:48 »
Yakut ve Altay Türkleri’nde yaşam ağacına Dünya Ağacı da denir. Eski Türk geleneğine göre, bu, Dünya’yı ortasından (göbeğinden) öte-âleme ve Demir-Kazık Yıldızı’na bağlayan, dalları vasıtasıyla şamanlara yeryüzünden yüksek âlemlere yolculuk yapma olanağı sağlayan bir ağaçtır. Buna Demir Ağaç da denir.

Şamanist geleneğe göre, Dünya, “Göğün göbeği” ile bu ağaç sayesinde irtibat halinde olup, bu ağaç ile beslenir. Anne rahmindeki bir bebek için göbek kordonu nasıl yaşamsal bir öneme sahip bulunuyorsa yeryüzü için de bu irtibat kanalı aynı derecede öneme sahip bulunmaktadır. Dolayısıyla Türk Şamanizm’inde Dogon tradisyonunda da görüldüğü gibi, bu irtibatı ifade etmede “göbek” sözcüğü tercih edilmiştir. Gerek Dogon gerekse eski Türk geleneğine göre, göğün göbeği bir yıldızdır. (Gök sözcüğünün şamanizmde üç anlam içerecek şekilde kullanıldığı görülmektedir. Örneğin Altay şamanı Tanrı Ülgen’e seslenirken aynı cümlede bir ayrım yaparak “ulaşılmaz mavi gök”, “erişilmez ak gök” ve “dönen yıldızlı gök” der ki, bu üç ayrı terimin gökyüzünü, spiritüel göğü ve uzayı ifade etmek üzere kullanıldığı ileri sürülür.)

Ural-Altay kültürlerinde gök katları, yaşam ağacı, kayın ağacından yapılma bir direk üzerine ya da bir kayın ağacının üzerine kertikler açılarak temsil edilir. Orta Asya’da kutsal kayın ağacına açılan bu kertiklerin sayısı 7,9 veya 12 olur. Sibirya’da yaşam ağacını ve yerin eksenini aynı zamanda, şamanın transa geçtiği çadırının ortasındaki kayından yapılmış direk temsil eder. Kayın ağacına verilen önem, Türkler’in akrabalık bağlarını gösteren isimlerde de “kayın” sözcüğünü kullanılmasıyla görülür (kaynata vs.).

Altay şamanının uçuş denilen trans deneyiminde son gök katına varabilmesi yedi, dokuz veya oniki katla ilişkilendirilen bu yaşam ağacına tırmanmasıyla ifade edilir. Bu ağacın sekiz dallı olarak belirtildiği Yakut geleneğinde Yerin Göbeği’nden çıkan, çiçek açan bu ağacın tepe kısmının köpüklü, sarı, insanlara şifa verici bir sıvı içinde olduğu ifade edilir. Sibirya Şamanizm’inde yaşam ağacı 7’nin yanısıra 8 ve 12 sayılarıyla da ilişkilendirilir.

Abakan ve Moğol geleneğinde de görülebileceği gibi, Asya şamanist geleneklerinin birçoğunda yaşam ağacı “Dünya Dağı” kavramıyla ilişkilendirilir; ağaç dağın ya ortasında ya da tepesinde bulunur. Yine, Asya şamanist geleneklerinin birçoğunda, özellikle Orta-Asya, Sibirya, Moğol ve Endonezya mitolojilerinde, bedensiz varlıklar, yani bedenlerini ölüm olayı ile terk etmiş ruhlar ve tekrar doğmaya hazırlanan ruhlar, genellikle yaşam ağacının dallarına tünemiş, bekleşen küçük kuşlar olarak tasvir edilirler. Örneğin, Altaylılar “Yeryüzünde tekrar doğmayı bekleyen insan ruhları göklerdeki, göksel ağacın dallarındaki küçük kuşlar gibidir” derler. Turukhansk Yakutlar’ı geleneğine göre, Yaratıcı ya da ışığın yaratıcısı olan Yüce Varlık, ilk şamanı yarattığı zaman gökteki makamından sekiz dallı bir ağaç dikmiştir ki, dallarındaki kuşlar O’nun çocukları olan ruhları temsil ederler.


Çuvaşya Cumhuriyeti sancağında stilize yaşam ağacı
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« Yanıtla #5 : 07 Aralık 2008, 21:11:01 »
DAĞLAR
Büyüklük ifade eden dağlar; tanrı tanınmış, koruyucu görevini yapmış, tanrılara, tanrıçalara, dağ perilerine makam olmuş, ilk ana ve baba sayılmışlardır.

Eski azizlerden de bir kısmının mezarı, ibadet ettikleri yerler dağların tepelerindedir. Gökte bulunan tanrılara ulaşabilmek için, onlara doğru uçmak isteyenler olurdu ki, bunlar derin bir inanış ve heyecanla dağların yüksek tepelerindeki uçurumlardan göklere doğru uçmak üzere kendilerini bırakırlardı.

Bir takım kurbanlar dağ başlarında kesildiği gibi, büyük savaşlar da çok zaman dağlarda yapılmıştır.

Türkler de dağlara kutsal önem vermişlerdir. Altaylı’lara göre dünyanın yaradılışından sonra ilk insan, ağzındaki toprağı tükürünce bundan dağlar meydana gelmiştir.

Bir başka efsaneye göre de, Kara Han yaratığı toprak üzerine bir kuş gönderdi. O kuş bu toprakları gagaladı, çıkıntılar birer dağ oldu.

Çinli’lerin Tiyanğ-Şanğ (Tanrı Dağları); Yunanlı’ların Olimbos ve Parnas, Hintli’lerin Mero ve Parvata (Himalaya) dağları gibi yüksek tanrıların oturduğu dağlardı. Moğollar da 7000 metrden yükseğe ulaşan bu dağlara saygı gösterir, (Han Tengeri) derlerdi. Bu dağlardan sayılan (Göktürk), (Buzdağ Ata) ve (Afrasyap) ta önemli, kutsal dağlardandı.

Tiyanğ-Şanğ, Türk gelenek ve efsanelerinde çok yer alır. Divan-ı Lügat-üt Türk ve Kutadgu Bilik’te bu dağların adı geçer. Destan kahramanı manaks bu dağlardaki (Isığ Göl) civarında yaşamıştır.

Şaman dualarında dağ adları çok geçer. Dağlara yalvarır, medet umulurdu.

Altay dağlarını; (Atalarımız, büyük babalarımız zamanında tanrı olmuşsun. Yer ve deniz yaratıldığı zaman atalarımız ve analarımız sana demişlerdi) derlerdi.

Altay dağlarını çok öven ve kutlayan şamanlar (deve yeleli geniş Altay, üç boynuzlu kara kaya Altay) tabirlerini kullanmışlardı.

Dağları ilk ata tanıyan Türk boylarının bir takım adetleri ve törenleri de vardı:

(Rivayet ederler ki Üçeğe oymağı önce Sakçak dağının eteklerinde bulunurdu... bu oymağın kadınları (gelinleri) bu dağa kayın babamız derler... bu dağ uzaktan göründüğü zaman başlarını örterler.

Öte tarafta Miras suyu kıyısında da bir dağ vardır. Bu dağın adı Kölin'dır. (Dağ Kargası) oymağı bu dağ hakkında (bizim türediğimiz dağ) derler. Bu oymak, bu dağda şaman ayini yaptırır, kurban keser.

Fakat kadınlar bu dağa (kayın babamız) derler.

Han-Yoan dağ da Hun'ların her yıl tanrıya kurban kestikleri bir dağdır.

Ekitağ, Pamir, Akkaya, Kadınbaşı, Karadağ, Aysu, Alaş, Karagay dağları da Altaylı'ların kutsal dağlarındandır.

Moğol'ların Haldun dağı da çok kutsaldı. Cengiz bu dağda çok heyecanlı günler geçirmiştir.

(İtoga) dağı da Moğol'ların en büyük tanrı dağıdır.

Altaylı'lar, dağların sahibi olan ruhların varlığına inanır, onlar için kurbanlar kesilirdi.

Bazı dağlar da bir takım soyların koruyucusu kabul edilirdi. Yine Altaylı'lara göre (Tu iyesi) en büyük dağ tanrısıdır.

Altay dağlarından olan (Sürve dağı) da büyük tanrı Ülgen'in gökteki katlarından birinde olan cennette idi. Manevi alemdeki bu dağı Kara Han yaratmıştır.

Kumbarbi efsanesine göre, Gök kralı, (Lalapandua) adındaki dağda kaldığı gibi, Fırtına tanrısı da korkusundan (kandurna dağına kaçmıştır). Yine bu efsaneye göre tanrılar Şepişa dağında toplanırlardı.

Başka bir efsane de; (Pişaişa dağı) tanrıça İştar istemediği halde onunla yatmış, ama sonra dağ korkmuş, İştar'ın eteklerine kapanarak affını rica etmiştir.

(Nişanlı dağ) ın da üzerine kurulmuş efsaneler vardır.

Orhun abideleirnde; Türklerin ilk yetiştiği yer olarak gösterilen (Ötüken dağı) için de (Mübarek Ötüken dağı) denilmektedir.

Hakan /Su) ile Zülkarneyin askerlerinin karşılaştığı (Altın Kan) adındaki dağ da bir efsaneyle göze çarpar.

Ağadat tepesi, büyük ve esaslı bir dağ kümesinin içinde bulut toplayan bir bora ve fırtına merkezidir. Başında sık sık yıldırım sağılır ve şimşek çakar. Çevresindeki derin dereler hep sel yatağıdır. Ağadat'ın üzerinde beliren her bulut parçasının içinde bile, büyük ve korkunç bir fırtınanın şeytanı gizlidir. Sümerler de fırtına tanrısına bu dağın adını vermişlerdir.

(Kin-Şan) dağlarının civarında yerleşen (A-Hien-Şe) zamanında, bu dağlardan birinin tepesi Takya'ya benzediği için (Tu-Kiu) denilmiş ve efsaneye göre de Tukyu'lar bu adı böylece almışlardır.

Oğuz kendine itaat etmeyen (Urum Han) ile savaşmak üzere bir dağın eteğine gelmişti. Bu dağ karlı olduğu için o zaman buna (Buz dağ) adı verilmişti.

Sümer tanrılarından Enlil'in makamı dağlarda olduğu gibi, dağ perilerinin bulundukları dağlar da kutsaldı.

Hitit'lerin (Hazzı) dedikleri Antakya'daki (Kel dağı) da Kumarbi efsanesinde geçmektedir. Nammi dağı da Eti'lerce insan şeklinde bir tanrı idi.

Sümer'lerin tufan efsanesine göre Uta-Napiştim'in gemisi (Nisir) dağına oturmuştu.

Dağ ruhları insanlara iyilik eder. Kötü ruhlardan korur, yol gösterir. Ama saygısızlık edenlere de ceza verir, hastalık gönderir. Dağ ruhlarının genel olarak adı (Yizimpiy) dir. Her dağın ruhu kendi bölgesinde kalır. Başka bölgelerle ilgisi yoktur. Altaylı'lar her dağı bir ruhun temsilcisi sayar, onlara kurbanlar keser, dualar ederdi.

Alıntı:
Murat URAZ
Düşünen Adam Yayınları - 1992
TÜRK MİTOLOJİSİ
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« Yanıtla #6 : 07 Aralık 2008, 21:11:18 »
Diğer tüm inanış ve düşüncelerde olduğu gibi Şamanizmi benimsemiş eski Türkler'de de yaşamın temeli olan kutsal unsurlar vardır. Şamanizmdeki kutsal beş unsur ise toprak, ateş, demir, su ve ağaçtır. Biz bu ayki sayımızda bu beş unsurdan birincisi olan ve ilk çağlardan beri üretken kabul edilen toprakla ve kökü toprağa dayalı dağ, mağra ve taş ile ilgili olan bazı mitleri size sunmaya karar verdik.
Eski Türkler'deki toprak ve kara tabakasının türeyişi şöyledir:
Büyük tanrı Kara Han (Kayra Han); suları yarattıktan sonra, bir kuğu kuşu gönderdi. Denize dalan bu kuş, denizin dibinden gagasıyla çamur alarak çıktı. Kara Han'ın emriyle gagasındaki çamurları suların üzerine serpti, karalar böyle meydana geldi. Sonra Kara Han'ın oğlu Ülgen de; ilk insanları topraktan yaptı. Tanrı ayarında sayılan (Ağaç Han); toprağı ve ağaçları temsil eden, koruyan bir kudrettir.

Tanrıça Aruru ise; bir parça çamurdan Gılgamış'ın arkadaşı Enkidu'yu yaratmıştır.

Toprağın altındaki alemin tanrısı olan Erlik Han, yer altındaki sarayının kutsal yeri olan ocağını ve bacasını çamurdan yaptırmıştı.

Kırgızlar'ın bir efsanesine göre ise, Türklerin ilk babası ve anası topraktan şöyle türemiştir: Karadağda bir mağraya sellerin yığdığı toprak birikintisine güneş tanrı sıcaklık, sonra da can vermiş, Türklerin ilk babası olan (Ulu Ataya) böyle türemiştir. Bundan kırk yıl sonra da tekrar o mağrada biriken sel yığınına güneş tanrı yine sıcaklık ve can verecek Türklerin ilk anası olan (Ulu Ayana) türemiştir. Bunlar yüzyirmişer yıl yaşamışlar, öldükten sonra onlardan yetişenler büyük baba ve analarının türediği bu mağraya bir altın taht, üzerine de (Ulu Ayata)nın altın heykelini koymuşlar, her yıl bir defa toplanarak tören yapmışlar, kurban kesmişlerdir.
Ölenleri yakanlar, suya atanlar, kurtlara kuşlara teslim edenler olduğu gibi, ilk insan topraktan yapıldığından son gidilecek yerin yine toprak olacağını kabul edenler çok olmuştur.

Toprağın üstü, besleyici bir ana, altı da başka bir hayat alanını kapsayan, özellikle cehennemler ülkesini de içinde bulunduran bir alemdir. Toprak altı alemi hakkında öyle inanışlar vardır ki, ölenlerle beraber ya kurban olarak, veya ölene arkadaşlık ve hizmet etmek üzere insanlar ve hayvanlar da canlı olarak gömülmüştür. Ateş, deniz, su ve ağaç gibi kutsal unsurların tanrıları olmakla beraber, bu unsurları toprak ya içinde barındırmakta, veya yetiştirmekte ve üzerinde taşımaktadır.

Derler ki ;
(Toprak hem bitirir, hem yitirir: Toprak herşeyi hem yetiştirir, var eder, hem de yok eder. Bütün yaratıklar toprağın üzerinde ve içinde beslendiği gibi, sular ve içindeki hayvanlar da yine toprağın üzerindedirler. En kahraman kuşlar ne kadar yükseklerde uçsalar dahi nihayet toprağa iner, dinlenir, beslenirler.

Türkistan'dan gelerek kuzey Chiler'in arasında yerleşen bir efsaneye göre; koyunlar dahi otlar gibi topraktan biter. Toprağa koyun kemiği ekilecek olursa, oradan kuzular çıkar. Ama bu kuzuların göbeği toprağa bağlıdır. Oradan koparak serbest kalabilmeleri için ürkütülmesi lazımdır. O zaman bağları kopar, serbest kalırlar.

Gök tanrılarının döktüğü bereketli yağmurlar, güneş tanrının verdiği sıcaklık, ışık ile herşeyi toprak yetiştirmektedir. Bitkileri, yaratıkları yaşatma şartlarını o taşımaktadır.

Bunun için Türkler Göge (Ata), Toprağa da (Ana) demişlerdir.

Dağlar
Büyüklük ifade eden dağlar; tanrı tanınmış, koruyucu görevini yapmış, tanrılara, tanrıçalara, dağ perilerine mekan olmuş, ilk ana ve baba sayılmış, akrep insanlar da dağlarda barınmıştır.
Eski azizlerden de bir kısmının mezarı, ibadet ettikleri yerler dağların tepeleridir. Gökte bulunan tanrılara ulaşabilmek için, onlara doğru uçmak isteyenler de olurdu ki, bunlar derin bir inanış ve heyecanla dağların yüksek tepelerindeki uçurumlardan göklere doğru uçmak üzere kendilerini bırakırlardı.

Türkler de dağları kutsal kabul etmişlerdir. Altaylılar'a göre dünyanın yaradılışından sonra ilk insan, ağzındaki toprağı tükürünce bundan dağlar meydana gelmiştir.
Bir efsaneye göre de, Kara Han yarattığı toprak üzerine bir kuş gönderdi. O kuş bu toprakları gagaladı, çıkıntılar birer dağ oldu.
Çinliler'in Tiyanğ - Şanğ (Tanrı Dağları); Yunanlılar'ın Olimpos ve Parnas, Hintliler'in Mero ve Parvata (Himalaya) dağları gibi yüksek tanrıların oturduğu dağlardı.

Tiyanğ - Şanğ, Türk gelenek ve efsanelerinde çok yer alır. Divan-ı Lugat-üt Türk ve Kutatgu Bilik'te bu dağların adı geçer. Destan kahramanı Manaks bu dağlardaki (Isığ Göl) civarında yaşamıştır.
Dağları ilk ata tanıyan Türk boylarının bir takım adetleri ve törenleri de vardı:

Rivayet edilir ki Üçeğe oymağı önce Sakçak dağının eteklerinde bulunurdu… Bu oymağın kadınları (gelinleri) bu dağa "kayınbabamız" derlerdi… Bu dağ uzaktan göründüğü zaman başlarını örterlerdi.
Öte tarafta Miras suyu kıyısında da bir dağ vardır. Bu dağın adı Kölin'dir. (Dağ Kargası) oymağı bu dağ hakkında (bizim türediğimiz dağ) derler. Bu oymak, bu dağda şaman ayini yaptırır, kurban keserdi.
Orhun abidelerinde Türklerin ilk yetiştiği yer olarak gösterilen Ötüken Dağı için de Mübarek Ötüken Dağı denilmektedir.

Türk kahramanı Alpamış, gençliğinde ok talimleri yaptığı için, ok atmada usta idi. Bir gün bir ok atarak Askara dağının tepesini uçurmuştur.
Düşmanların; ellerini ve ayaklarını keserek bataklığa bıraktıkları Türk çocuğunu da bir dağda bulunan mağraya götürmüştü.

Şato Türkleri de Türkçe Gök Gürültüsü Dağı adındaki dağda tanrıya kurban keserlerdi. Gılgamış, sonsuz sonsuz hayat sırrını bulmak için çok minnetli bir yolculuğa çıktığı sırada, akrep insanlarla dolu Maşu adındaki dağa da uğramıştı.

Dağ ruhları insanlara iyilik eder. kötü ruhlardan korur, yol gösterir. Ama saygısızlık edenlere de ceza verir, hastalık gönderir. Dağ ruhlarının genel olarak adı Yizimpiy'dir. Her dağın ruhu kendi bölgesinde kalır.

Mağralar
Mağraların da efsanelerde yeri büyüktür. Özellikle ibadet yeri olarak kabul edilir, oralarda dualar edilerek kurban kesilirdi. Savaşlarda yenilenlerin hazin, korkulu maceraları sırasında sığındıkları mağralarda, eziyetli, üzüntülü günler geçer, böylece efsanelere de konu olurdu.
Kafdağı, Türk, İslam, Yakın Doğu Mitolojisinde geniş yer tutan ve hayal aleminde büyütüldükçe büyütülen bu dağın adı vardır, kendi yoktur.

Dünyaya bir destek gösterilen, göklere mavi rengi veren bu yüce dağ hakkındaki efsanelerden bazıları şunlardır: Yeryüzünün mamur olan dörtte biri ve harap olan kısımları Bahr - ı Muhit ortasında karpuz gibi dururmuş. Yaratıklarının kalabilmesine elverişli değilmiş. Tanrı yetmiş altı bin altı yüz yetmiş üç dağ yaratıp bunlarla yeryüzünü yerinde durdurmak istemiş. Yine yeryüzü sükünete erişmemiş. Nihayet bir melek, tanrının bir emri ile cennet derelerinden bir lacivert cevher çıkartıp yerin etrafına bastırmış. Bundan Kaf Dağı peyda olmuş.

Bu dağın altında cinler bulunur, ejderhalar da melekler tarafından oraya götürülürdü.

Bazı tasvirlere göre; asıl Kaf Dağı'nın dayandığı kaya bir çeşit zümrüttendi.. Çok yaygın bir kehanete göre, Kaf Dağı yeryüzünün bütün dağlarının anasıdır. Diğer dağlar Kaf Dağı'na yeraltı dalları ve damarları ile bağlıdır. Tanrı bir bölgeyi yoketmek isteyince bu dağlardan birini harekete geçirirdi. Bu, yer sarsıntısını yapardı.

Taşlar
Genel olarak denilebilir ki, insanlar taşlara da tanrısal ve kutsal inanışlarla bağlanmış, taşlardan şifa beklemiş, bir kısmının sihirli kuvvetlerinden medet ummuştur. Yağmur Taşı; yağdırdığı yağmurlarla, yaratıklara ve bitkilere hayat vermiştir. Bazı taşlar çocuk doğurtur, bazıları da kısırlık yapar. Bir kadın çocuk doğurmak istemezse, taşı kırdırır, içinden alır, yer.

Artık bir daha çocuk doğurmaz. Zümrüt Taşı denilen taşla da çocuğun kolay doğması sağlanmış olur. Hazerm Taşı denilen bir taş vardır ki, bu sihirli bir taştır. Kum hastalığına, mide zayıflığına ve idrar tutukluğuna ilaçtır. Bu taş suya atılır ve suyu içilirse, hasta iyileşir. Çiçek hastalığı da yine taşla tedavi edilir. Ancak taşlar içinde tehlikeli ve korkunç olanlar da vardır. Önemli olan doğru taşı doğru yerde kullanmaktır.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« Yanıtla #7 : 07 Aralık 2008, 21:11:33 »
Altay Dağları
Büyük dağlar, diğer medenî milletlerde olduğu gibi, Türklerin kalplerinde ve dolayısı ile dinî inanışlarında yer tutmuştur. Zirveleri gökleri deler gibi yükselen ve başları bulutlar içinde kaybolan dağlar, sanki Tanrı ile konuşur ve ilgi kurar gibi görünmüşlerdi. Göğün direği dağ, yeri bastıran dağ ve Tanrıya giden en yakın yol da yine dağ idi. Bu sebeple, "Ortaasya'daki dağların çoğu, Tanrı ile ilgili adlar almışlardı". Bu, yalnız Türklerde değil; Çin'de, Hint'de, İran'da ve S'mi dünyasında da böyle idi. İranlıların Elbûrz dağları, Hint mitolojisinin Himalayaları (Himavat), Çinlilerin Kuan-Iung ve Ki-lien sıra dağları ile Tûr-ı Sina, Kafkas dağları, dünya mitolojisinin ana motiflerini teşkil ederler.

Büyük dağlar, Türk mitolojisinin de en önemli motifleridirler. Her Türk efsanesinde bu kutsal dağlar, açık veya kapalı bir şekilde karşımıza çıkarlar. Uygurların ataları olan Kao-çı Töleslerinin menşe efsanesinde, "Hakan, kızlarını Tanrı ile evlenmeleri için bir dağ üstüne kor ve küçük kız, bu dağ üzerinde erkek bir kurtla evlenerek yeni nesiller meydana getirir". "Erkek kurt" bu efsanede, Tanrının sembolünden başka bir şey değildi.

Göktürklerin menşe efsanesinde ise, "Dişi kurt, çocuğu alarak Turfan'ın kuzey batısındaki bir dağa gitmiş ve orada bulunan, bir mağaradan içeriye girmişti. Bu mağara da, yer altı dünyasına giden bir yoldu". Bu yollar, umumiyetle yine böyle kutsal dağlar içinde bulunurdu. Büyük Ortaasya İmparatorluklarının başkentlerinin kurulduğu "Ötügen dağları" da, böyle kutsal dağlardan başka bir şey değildi.

Uygurların "Kut-Dağı" da çok meşhurdur. Ayrıca Uygurların menşe efsanesinde, "Gökten ışık, iki ırmak arasındaki bir dağ üzerine inmiş ve Uygurların soyları bu yolla türemişlerdi". Göktürklerin, doğudaki büyük sıradağlara "Kadır-Kan" demelerinin sebebi, yine dinî sebeplere dayanıyordu.

Oğuz Destanı'nda ise, durum bambaşkadır. Oğuz-Han'ın kendi öz yaylaları olan, "Or-Tag" ve "Kür-Tag"lar, gerçek mitolojik çehrelerini kaybetmişlerdir. Fakat adlarından da anlaşılacağı üzere, onlar da Oğuzların kutsal dağları idiler. Oğuz Destanına göre, Oğuz-Han bütün dünyayı zaptetmişti. Onun başkenti ve ordugahı olan Or ve Kür dağlar da, tabiî olarak dünyanın ortası olacaktı. "Kazılık" dağı da Oğuzların dağlarından biri idi.

2. TÜRKLERE GÖRE "DÜNYA DAĞI"

"Türklere göre Dünya dağı":
X. ve XI. yüzyıllarda, büyük devlet kuran Türkler, oldukça realist bir düşünce içine girmişlerdi. Böyle gerçekçi, bir düzene girmelerinde, şüphesiz ki İslamiyetin de büyük tesirleri olmuştu. Buna rağmen, Türk atasözlerinde ve şiirlerinde eski inançların izleri de görülmüyor değildi. Şu eski Türk atasözü konumuz bakımından büyük önem taşımaktadır.

"Yer basrukı tag, budun basrukı beg", yani "Yerin baskısı dağ, budunun baskısı ise, bey veya hükûmdardır". Bu eski atasözünü, başka bir şekilde de türkçeye aktarabiliriz: "Yeri tutan dağ, milleti tutan ise beğdir". Bu atasözüne göre, "Eğer dağlar olması idi, yer, yer olamayacaktı. Belki de dağılıp gidecekti. Tıpkı hükûmdarların toplumları tuttuğu gibi". Tabiî olarak bunu yapan da Tanrı idi. Bu konuda başka bir atasözü de şöyle diyor: "Tengri, tag birle yerig basurdı". Yani "Tanrı, dağ ile yeri bastırıp daha sağlam yaptı".

Dağa kişilik veren Türk inançları da çoktur. Yeri geldikçe bu konu üzerinde de duracağız. Yalnız, bugün de söylediğimiz bir atasözümüzü, bin sene önceki söylenişi ile, vermeği de faydalı buluyoruz: "Tag tagka kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur". "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur". Türklerde dağlar hakkında pek çok deyimler vardır. Bunların hepsini burada inceleyecek değiliz. Ancak güneş görmeyen, bin sene önceki deyimle "kuz dağları", "Kutsal ardıçlı (Arduçlıg) dağlar", Türk mitolojisinde ve masallarında büyük bir yer tutuyorlardı.

Türk mitolojisindeki "Altındağ"lar da inceleyeceğiz. "Gök-Tepe", "Ala-Dağ" gibi, kutsal renkler taşıyan dağlar da yok değildir. Fakat dağlar, Türk edebiyatında genel olarak "kara" renkle anılırdı. Dede Korkut kitabında dağlar için söylenmiş iki güzel soylamayı burada almağı, faydalı görüyoruz:

1. Kara tağum, yükseği oğul! Karangulu
gözlerin aydını oğul!

2. Kara tağum, yükseği oğul! Kanlı suyım,
taşkunı oğul!

Altay ve Sibirya masallarında Türk bahadırları anlatılırken, değil bütün vücutları; baldır ve bacakları bile, dağlara ve dağ sağrılarına benzetiliyordu.

"Türk halk edebiyatında, Dünya dağı":

Hiç Şüphe yok ki, Anadolu'ya gelen Türklerde, eski Ortaasya mitolojisinin gökleri delen Altındağ veya Akdağ'ları kaybolmuş ve onların yerini, "Kaf dağı" ile "Tür" dağları almıştı. Zaten, efsanevi eski Türk dağları da mitolojide, Önasya'nın bu dağlarının birer paralellerinden başka bir şey değil idiler. Nitekim Yunus Emre şöyle diyor:

"Kaf dağı zerrem değil Ay ve Güneş bana kul,
"Ben kuş dilün bilürüm söyler Süleyman bana!"

"Kuş dilini bilme", yalnız İslamiyetten sonra değil; çok önceleri de Türk mitolojisinde yaygındı. Fakat Yunus, aynı zamanda İslamiyeti de çok iyi bilen, bilgin bir insandı. Deyimleri ise, eski yüzyılların türkçesi idi. Fakat fikirleri, İslami düşüncelerin en derinlerinden geliyordu.

Ermişlerin yükseldikleri dereceler de, "dağ" ve "yayla" deyimleri ile tarif ediliyorlardı. Meselâ Hatayî, yani Şah-İsmail'in bir şiirini, buna örnek olarak verelim:

"Çıktım Kırklar yaylasına,
"Çağırdım üçler aşkına,

"Yüzümü yerlere sürdüm,
"Yediler, kırklar aşkına!"

"Tûr-ı Sin'" dağı için, Türk halk edebiyatında söylenmiş mısralar sayısızdır. Özellikle, Bektaşîlerin "Devriye"lerinin hemen hemen hepsinde, bu dağın adına rastlanır. Bunlar arasında en arı türkçe ile yazılmış Muhyiddin Abdal'ın bir şiirini örnek olarak verelim:

"Güller açılır çağında,
"Kevser ile Tûr dağında,
"Bülbüller öter bağında,
"Koyun bile güttüm ben!"

"Kaf dağı", büyüklük ve yüksekliğin sembolüdür. Fakat mitolojiktir. Bu sebeple, İsl'mi edebiyat Kaf dağı yerine Tûr dağını tercih etmiştir. Çünkü bu dağ, Tanrı ile ilgi kuran bir dağıdır. Mutasavvıflar, ermişliğin yüceliğini de Tûr dağına benzetirlerdi. Meselâ Seyyid Nesimi şöyle diyor:

Musa benim kim Hak ile daim mün'cat eylerim,
Gönlüm tecelli Tûr'udur anın çün Tûr olmuşum.

Tabiî olarak bu, "Tecellî ve Südûr" nazariyesine göre söylenmiş bir şiirdir. Türk mitolojisi ile ilgisi yoktur. Fakat Sibirya ve Altay'daki Türk masallarında da, "İnsanlar kendilerini kutsal ve büyük dağlar gibi yüceltmeğe çalışmışlardı".

Türk düşüncesinde dağ ve tepeler, her şeyin ortası ve yerin düğümüdür. Nitekim bir Erzurum atasözünde de şöyle deniyordu: .

"Kırk dereyi, bir tepe keser"

"Dünya dağı düşüncesinin astronomik temelleri":
Yer ile göğün, ya bir demirdağ veyahut da demir bir ağaçla birleşmiş olduğu hakkındaki düşünceleri, muhtelif bölümlerimizde incelemiştik. Bu inanışlara göre, dünyanın ortasından bir dağ yükseliyor ve kutup yıldızına kadar varıyordu. Bu konuları "Kutup yıldızı" ile ilgili bölümümüzde incelemiş ve bu yıldıza Türklerin, niçin "Demir-Kazık" dedikleri üzerinde durmuştuk. Bazı Ortaasya kavimlerine göre ise, "Bu dağın tam tepesinde, Tanrının altın tahtı bulunurdu". Türklerin kutsal yönleri doğu idi. Fakat Ortaasya ve Sibirya kavimleri arasında, "kuzeye tapınanlar" da yok değildi. Bunu sebebi de, Kutup yıldızının kuzeyde olmasından ileri geliyordu. Kuzey-Batı Sibirya'daki Türklerle ve bilhassa Macarlarla akraba Ostyak kavimleri, Kutup yıldızına "Demir Kazık Baba" derlerdi. Bundan dolayı da senenin belirli zamanlarında Kutup yıldızına kurban verirlerdi. Bu daha çok, Hint mitolojisine dayanan bir inançtır. Hint mitolojisine göre, dünyanın ortasından, tanrılara kadar yükselen "Sumeru" adlı büyük bir dağ vardı. Eski Hint metinleri zaman zaman bu dağa "Sumer-Baba" adını da verirlerdi.

3. ALTIN DAĞ VE AKDAĞLAR

"Türk mitolojisindeki Altındağ":

Altın Dağ
Yüksek dağlar Tanrıların yeri olara kabul edilirdi. Bu inanış, Türkler arasında çok yayılmıştır. Bu konu ile ilgili kayıtları, eski İran kaynaklarında bile bulabiliyoruz. Biliyoruz ki eski Türkler, ölen Türk büyüklerini, yüksek dağ tepelerine gömerlerdi. Altay dağlarındaki rastlanan kurganların çoğunun, yüksek dağlarda bulunmasının bir sebebi de bu idi. Bazı dağlar da, böyle Türk büyüklerine mezarlık ettikleri için şöhret bulmuşlardı. Meselâ Göktürk yazıtlarının bahsettiği "tinesi oglı yatıgma tag", yani "Tinesi Oğlu'nun yattığı dağ", bunlardan birisidir. Eski Türkler, çok yüksek dağlara "Kan" adını verirlerdi. Uygur iline yakın, çok yüksek bir dağa da"Altun-Kan" derlerdi. "Altın" gibi dağlardan da, çok söz edilirdi. Göktürk yazıtlarında da böyle dağlar vardır.

"Altındağ" motifi bütün incelikleri ile, yalnızca Altay Türklerine ait mitolojik masallarda görülür. Onlara göre, "Gök kubbesinin altında, som altından yapılmış bir dağ vardı. Fakat bu dağın tabanı ve etekleri, yeryüzüne kadar inemiyordu. O, gökler âlemi ile ilgili ve göklerin bir dağı idi. Büyük Tanrı Bay-Ülgen, yeryüzünü yaratırken, bu dağda oturmuş ve yaratılışı, Altındağ'dan idare etmişti. Altındağ'ın üzerinde, ay ile güneşin ışıkları daima parlar ve gece denen şey, hiç görülmezdi". Bazı masallarda bu dağın çöktüğü, ve bu yüzden dünyanın gölgelendiği de söylenirdi. Kuzey-Doğu Asya'ya gidildikçe bu inanç, daha da iptidaileşir ve Amerika yerlilerine kadar uzanır. Doğu, Sibirya'daki Goldlara göre, "Bu dağ taştan yapılmış imiş, bunun için insanlar, bir gün bu dağdan bir taş düşecek diye, korkarlarmış. Tanrı, bu dağın insanlar tarafından görülmesini hoş görmemiş ve gözlerden gizlemek için, hava tabakasını yaratmış. O zamandan beri bu dağı yer yüzünden bir daha gören olmamış".

"Türk mitolojisindeki Akdağ":
Akdağ, Türk yer adları arasında, en çok gölenlerden birisidir. Az yukarıda da gösterdiğimiz gibi, Türk dilinde ve edebiyatında dağla beraber kullanılan renk daha çok, kara idi. bir dağ, ne kadar beyaz olursa olsun, yine de toprak rengindedir. Bir dağa eğer "Ak" denmişse, onda manevî bir sebep aranmalıdır. Uzun zamandan beri dış âlemle ilişkilerini kesmiş ve dış tesirlere karşı kapılarını kapamış olan Yakut Türklerine göre,"Tanrı bembeyaz ve ap ak bir dağ üzerinde oturmuş. Dağın tam zirvesine kurduğu tahtına ise, üç basamaklı gümüş merdivenle çıkılırmış". Yakut masallarında "Tanrı, süt akında 7 katlı, beyaz dağ üzerinde tahtını kurmuş oturuyor", tekerlemeleri, sık sık görülen şeylerdendir. Yakut Türkleri, vaktiyle kuzeye göç etmişler ve yeni yurtlarını, Kuzey buz denizine yakın yerlerde kurmuşlardı. Bu sebeple, güneydeki Türk âlemi ile ilişkileri, hemen hemen hiç kalmamıştı. Güney Sibirya'daki, meselâ Abakan Tatarlarının ise durumu böyle değildi. Eski Kırgızların toruları olan bu Türkler, daima türkçe konuşmuşlar ve Türk âlemi ile, ilişkilerini kesmemişlerdi. Onların dünyayı görüş ve anlayışlarına göre, "Kuzeyde büyük bir okyanus vardı. Efsanevî büyük hakanlardan biri olan Ak-Han, bu büyük denizin kenarındaki Akdağ'ın eteklerinde, denizin köpükleri yanında oturur ve bu kutsal denizden de su içerdi".

Dede Korkut kitabındaki; masal tekerlemelerine benzeyen, şiir halindeki bu sözlerde, dış tesirlerin bulunması pek muhtemel değildir. Bunlar, yeni meydana gelen bir düşünce düzenini değil; halk dilinin, insan ağzının, asırlardan beri söyleye söyleye, meydana getirdiği verilerdir.

4. KUTSAL DEMİRDAĞ

"Türk mitolojisine göre dünyanın ortasından yükselen Demirdağ":

Ergenekon'dan Çıkış
"Ergenekon" efsanesini incelerken, "Demirdağ" motifi üzerinde özel olarak durmuştuk. Aynı konuyu burada yeniden inceleyecek değiliz. Bu Demirdağ'dan, birçok Türk kaynaklarının söz açtığı bir gerçektir. Aynı zamanda Ergenekon da, bu demirdağdan başka bir şey değildi. Fakat bu dağın, dünyanın ortasından yükseldiğinden ve dünyanın direği ile göbeğinin, bu dağ olduğundan, pek az kaynak bahseder. Eski Kırgızların torunları olan Abakan Tatarları ise kendi masallarında, "Bu dağın, dünyanın ortasında bulunduğunu ve dünyanın göbeğinin de, burası olduğunu" açık olarak söylerler.

"Dünyanın ortasındaki dağın katları":
Dünyanın ortasından yükselen, böyle bir dağın varlığı ile ilgili olan inanışların, dağlarda ve yaylalarda yaşayan, at yetiştiren Türkler ve Türk mitolojisi için, yerli bir motif olması çok muhtemeldir. Çünkü aynı düşünce, Hint, Babil ve Avrupa mitolojilerinde de vardır. Bütün bunlar için bir tek kök aramak, meselâ Tevratın Tûr-ı Sina'sının, Hintlilerin Sumeru dağından geldiğini söylemek, herhalde doğru bir şey olmasa gerektir. Türk mitolojisinde durum, biraz daha başkadır. Daha başlangıçlarda, her Türk halkına ait böyle kutsal bir dağın bulunduğu kutsal bir gerçekti. Zaman geçtikçe, güneydeki büyük dinler Ortaasya'ya da sızmağa başlamış ve zaman zaman, türlü şekillerde tesirlerini göstermekten geri kalmamışlardı. Müslüman Türkler, kendi eski kutsal dağlarını, Kaf dağı ile birleştirirlerken; Budist Türkler de, Hint mitolojisinin Sumer ve Meru dağlarının özelliklerini almışlardı. "İran tesirleri ise, kendilerini Türklere, Budizm ve İslamiyetten çok daha önce kabul ettirmeğe muvaffak olabilmişlerdi". Altay mitolojisine göre, "Bu dağ üzerinde 7 Kudai bulunuyordu". "Kudai" sözü de Türklere, İran'dan girmiş bir deyimdir. Batı Sibirya ile, Batıdaki Türk folklorunda, daha çok "Yedi" rakamının yaygın olduğunu söylemiştik. Bu sebeple Batı bölgelerinin halkları, "Bu dağın, 'Yedi kat' olduğuna inanırlardı". Bu inanış da, İran-Türk kültür ilişkilerinin bir sonucudur. Moğollarda ise durum daha değişiktir. Onlar daha ziyade bu dağın 3 kat olduğuna inanırlardı.

"Yaratılış destanlarında Dünya dağı":
Güney Sibirya Tatarlarının bazı efsanelerine göre, "Dünya henüz daha yaratılmadan önce, yalnızca küçük bir tepe varmış. Bu tepe, yavaş yavaş büyüyerek, yerle göğü birleştirmiş ve etekleri de yeryüzü olmuş. Türk halkları arasında bu dağa 'Temir-Kazık' diyenlerde varmış". Bu inanışda, hafifçe de olsa, Hint mitolojisinin tesirlerini görmüyor değiliz. Fakat yerli an'ane, Hint tesirlerini kendi içinde eriterek, kaybetmiştir. Buna karşılık Buryat Moğollarında, Hint ve Çin mitolojileri birbirlerine karışarak, yepyeni bir kompozisyon meydana getirmişlerdi. Onlara göre, "Dünyanın türeyişinden önce, Tanrı bir kaplumbağa yaratmış. Kaplumbağanın üzerinde de, bir dağ peyda olmuş ve yavaş yavaş büyüyerek, Sumeru dağını meydana getirmişti. Kutup yıldızı bu dağın üzerinde dururmuş. Kaplumbağanın her ayağı ise, dünyanın dört bölgesini meydana getirmiş". Bu inanışda, Kutup yıldızının durumundan başka, diğer motiflerin hepsi, dışarıdan gelmiş inançlardır. İran mitolojisine göre de, "Elburz dağı" diğer dağların hepsinin "Anası" idi.

5. KUTSAL DAĞLARIN "BİR İNSAN GİBİ" DÜŞÜNÜLMESİ

"Türkler büyük dağlara kişilik verirlerdi":

Dede Korkut kitabında şöyle deniyor: "Karşı yatan kara tağun; yıkılmış idi, yüceldi ahır".

Tonyukuk Anıtı Doğu Yüzü
Göktürk yazıtları da şöyle diyor:"Süngükin tağça yattı; Beglik uri kul boldı", yani,"Kemiklerin dağ gibi yattı; beğliğe yaraşır soylu oğlun, köle oldu". Dağın yatması, yıkılması, yücelmesi veya insan kemiklerinin dağ gibi yatması, hep Türk mitolojisinin ifade özelliklerindendir. Manas destanında, "Dağların büyük bahadırlar gibi, bahadırların da bir dağ gibi görülmesi", hemen her sahifede geçen özelliklerdir. Hint mitolojisinde Buda da, Himalaya dağları gibi görünürdü. Zaten bu dağlar Buda'nın; Buda da, bu dağların sembolü idi.

Büyük devlet kurmuş ve yüksek bir toplum hayatı yaşamış Türk halklarında, dağların kişileştirilmesi (Animizm), ancak böyle edebi bir benzetme şekline girmişti. Aslında ise, "Altay dağlarındaki Katun, yani Hatun, Bey v.s. gibi adlar, yalnızca birer coğrafya ve yer adlarından ibaret değil idiler. Bu dağlar, tıpkı insan gibi konuşan, duyan, evlenen, çoluk çocuk sahibi olan, ruhlar gibi düşünülüyor ve efsanelerde de böyle geçiyorlardı". Şaman dualarında ve şiirlerde, bu dağların adları geçtikçe, bunların insan mı; yoksa dağ mı olduklarını anlamak, âdeta çok güç bir konu haline geliyordu. "Dağlar birer ruh ve ruhlar da dağ haline girmişlerdir". Bunlar eski animizmin birer hatıraları idiler. Dağlara "Han- Tanrı, Kayrakan, Othon- Tenggere, Buzdağ- Ata" v.s. gibi, kutsal adların verilmesinin sebeplerini de, yine bu eski hatıralarda aramak lazımdır.

"Altay dağları, bir Han gibi görülürdü":
Altay bölgesinde söylenen masallarda ve özellikle Şaman dualarında, Altay dağlarının adı geçtikçe, onlara Han (Kan) dendiği görülürdü. Onlara göre "Altay dağlarının tümü kutsal idi. İçlerinde herhangi bir tepe, bütün Altayları temsil edemezdi. Göğe yükselen zirvelerin hepsi birden, Tanrı yerine kadar uzanıyorlardı. Büyük Tanrı Bay-Ülgen'in oturduğu Altındağ'ın, Altay dağları olması da çok muhtemeldi". Altay dağlarının adını anarak, ona kurban veriyorlar, dileklerde bulunuyorlar ve ondan sonra da ağlayıp yalvarıyorlardı.

"Altay dağlarına 'Kayın babamız' da derlerdi":
Es ırmağının kenarındaki Sakçak dağlarında yaşayan Sagay gelinleri, bu dağları kendi kayın babaları gibi görürler ve "Kayın babamız" derlerdi. Türk yer adlarında, "Ata" sıfatı ile biten, pek çok da dağ adları vardır. Bunlardan çoğu, üzerlerindeki yatırlardan dolayı bu ismi almışlardır. Bir çoğu için de "Ata" sözü, dağın adı ve ünvanı gibi kullanılmıştı. Uygur ve Göktürklerin ataları da, ya dağ üzerindeki kayından veyahut da mağaradan türemişlerdir. Hıtay (Liao) devletinin Ata- Mabedleri de, Mu-yeh dağının üzerinde bulunurdu. Fakat dağın bizzat bir ata olarak görülmesi Ortaasya'da çok az rastlanan inançlardandı. Yalnızca Altay bölgesinde, Miras Suyunun kenarındaki Kölin dağına, bazı Altay Türklerinin "Törediğimiz dağ" dedikleri duyulmuştur.

"Dünya dağını temsil eden yapma tepecikler":
Toprak veya taşların yığılması yolu ile meydana getirilen bu höyükler, Sümerlerin Zikkurat'ların hatırlatırlar. Türk ve Moğol kavimleri yaptıkları bu tepelere "Oba" derlerdi ve bunun için de bu inanışa, "Oba kültü" denmiştir. Bu inanışa göre, "Obalar, bozkırlarda topraklardan ve dağ geçitlerinde ise, taşların yığılması ile meydana getirirlerdi. En ufak bir tepecik bile bulunmayan geniş bozkırlarda, bu tepecikler kutsal bir dağ yerini tutar ve bunun üzerine çıkarak, ibadet ederlerdi. Bazı Ortaasya kavimleri ise, böyle bir tepe yerine, sırf ibadet etmek için bir çadır kurarlardı. Kurbanlarını bu çadır içinde sunarlar ve dualarını da aynı yerde yaparlardı. Bu sebepten dolayı, böyle çadırlara da yine Oba adını verirlerdi".

"Moğolların yaptıkları Obalar", büsbütün Hint Pagoda'larına benzerdi. Bu höyükler, genel olarak su kenarlarındaki bir yere, taş ve topraktan yapılırdı. Höyüğün üzerine de, at takımları ile elbise ve yiyecekler konurdu. Höyüğün tepesine bir ağaç dikilir ve kenarlarına da süsler asalırdı. Umumiyetle yay, ok, kılıç gibi, kendilerinin kullandıkları günlük silâhlar konurken; bunların yanına Garuda kuşlarına ait figürlerin konması da ihmal edilmezdi. Bazı Moğol obaları ise, oldukça büyük ve adeta Pagoda'lar gibi yapılmıştı. Bu obalar genel olarak "12 seki"den meydana gelirdi. Bunlar dünyanın "Oniki bölümü"nü temsil ederlerdi. Çin'de de dünya ve bütün devlet teşkilatı "12 bölüme" ayrılmıştı. Bu düşünce düzeninin, Çin'den geldiğine hiçbir şüphe yoktu. Höyüğün orta yerine ise, sivrice yapılmış ve bir dağ zirvesi şekli verilmişti. Onlara göre bu da, "Sumeru" dağından başka bir şey değildi. Bu âdetlerden de açık olarak anlaşılıyor ki, eski Ortaasya âdetleri ile Çin ve Hint mitolojileri birleşiyor ve yepyeni bir düşünce kompozisyonu meydana geliyordu.

Bir Altay efsanesi de, başlangıçta tıpkı Altay Türklerinin yerli türeyiş efsaneleri gibi başlıyordu. Fakat az sonra, Budist safsataları konuya hakim oluyor ve yerli motifleri âdeta ortadan kaldırıyorlardı..
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türk mitolojisinde dağ ve orman kültü
« Yanıtla #8 : 07 Aralık 2008, 21:11:53 »
Tarih boyunca insanlar ilâhî dinlerin inanç ve uygulamalarının yanı sıra ilâhî olmayan dinlerin inanç, âdet ve uygulamalarını da günlük hayatlarına taşımışlardır. Toplumlar din ya da inanç değiştirdiklerinde bile daha önceden inandıkları dinin izlerini yeni dinin inanış ve âdetlerinde sürdürmüşlerdir. Elbette ki bu uygulamalar her toplumda aynı değildir. Toplumlar bu inanç ve uygulamaları kendi kültür yapısına göre yorumlayıp benimsemiştir.



Türk milleti de tarih boyunca, değişen ve gelişen kültür yapısı çerçevesinde, çeşitli dinleri ve inançları benimsemiştir. Türkler son olarak İslâmiyet’i kabul etmiş ve bu dinin kurallarına uymuşlardır. Ancak İslâmiyet dairesine giren Türk toplumu eski inançlarını ve bu inançlara bağlı olarak gelişen uygulamalarını silip atmamıştır. Bilakis bu inanç ve pratiklerin bir kısmını da kabul ettikleri yeni dinin içinde devam ettirmişlerdir. Orta Asya’daki eski Türk topluluklarının inanç sistemlerini oluşturan Atalar Kültü, Tabiat Kültü ve Gök Tanrı Kültü, etkisini günümüze kadar sürdüren inanç ve pratikler arasında sayılabilir.

Dr. Pervin Ergun’un kaleme aldığı Türk Kültüründe Ağaç Kültü adlı hacimli eser Türklerin tabiat kültünün bir parçası olan ağaç kültünün günümüzdeki yansımalarını ve eski Türk inancının Tanrı anlayışını ortaya koyması açısından önemli bir kaynak niteliğindedir.

879 sayfadan oluşan kitap Ön Söz ve Giriş (s. 3-16) kısımlarından sonra üç bölümden meydana gelmektedir: Birinci bölüm Dünya Kültürlerinde Ağaç Kültü (s. 17-81); ikinci bölüm Dinlerde Ağaç Kültü İnancı (s. 82-144); üçüncü bölüm Türk Kültüründe Ağaç Kültü (s. 145-388) başlıklarını içermektedir. Bu bölümlerin aynı zamanda birçok alt başlığı vardır. Kitap; Sonuç (s. 389-392), Bibliyografya (s. 393-444) ve Metinler (s. 445-879) kısmı ile son bulmaktadır.

Ön Söz kısmında yazar, mitoloji ilminin ve mitoloji araştırıcısının tarihî süreç içerisinde var olan kültür unsurlarını nasıl tespit ettiğini kısaca açıkladıktan sonra kitabın yazılış amacı; ağaç kültünden hareketle eski Türk inanç sistemine ve Tanrı anlayışına ulaşmak; kutsal ağacı hurafelerin dışında, inanç sisteminin bir unsuru olarak ortaya koyabilmek olarak ifade edilmiştir. Daha sonra da kitabın içeriği hakkında bilgi verilmiştir.

Giriş kısmında Mit, mitoloji, kült nedir? sorularına cevaplar verilmiştir. Türkçe sözlükten Özbek Tiliniñ İzahli Lügati’ne kadar birçok kaynakta; Türk bilim adamları ve yabancı bilim adamlarının ifadelerinde yer alan mit tanımları ortaya konulmuştur. Bu tanımlarda, mit teriminin karşıladığı anlam açısından, tam bir birlik sağlamadığı ifade edilmiştir. Tanımlarda mitin daha çok efsane ile karıştırıldığı, mit ve efsanenin aynı şey olmadığı, mitin manevî hayatın özüne ait inanç olduğu ifade edilmiştir. Kült nedir? sorusunun cevabı da yine aynı kısım içerisinde verilmiştir.
Dünya Kültürlerinde Ağaç Kültü başlıklı birinci bölümde dünya topluluklarında var olan ağaç ile ilgili inanç ve uygulamalar hakkında bilgi verilmektedir. Öncelikle dünya topluluklarında hayatı, ölümsüzlüğü, yer üstü, yer altı ve gökyüzünü birbirine bağlayan, gençliği temsil eden vs. Kozmik Ağaç (Dünya Ağacı, Hayat Ağacı) ve onunla ilgili inanışlar anlatılmıştır.

Ardından Gılgamış Destanı’ndan yola çıkılarak Tanrıyla İletişim Aracı Olarak Ağacın nasıl kullanıldığı izah edilmiştir.

Şeytan ya da Kötü Ruhları Kovma Törenlerinde Ağaç Kullanma ile ilgili uygulamaların nasıl olduğu; Tabiat Olaylarında Yönlendirme Törenlerinde Ağacın güneşin batışını engelleme ya da geciktirme, yağmur yağdırma gibi tabiat olaylarına olan etkisi anlatılmıştır.

İnsanlar bir hastalıktan, sıkıntıdan, felâketten kurtulmak için ya da Tanrı’dan dilediği bir isteğinin yerine gelmesi için, Tanrı’ya kadar ulaştığına inandığı bir ağacı aracı olarak kullanır. Bu ağaçların kullanılarak yapıldığı sağaltma ritüelleri Sağaltma Törenlerinde Ağaç başlığı altında sunulmuştur.
Türk toplulukları dışındaki diğer topluluklarda ölen kişiler için yapılan Defin Törenlerinde Ağaç kullanımı ve bunlarla ilgili pratikler hakkında verilen bilgilerin ardından Bereketi Artırmaya Yönelik Mevsimlik Törenlerde Ağaç (1 Mayıs, Paskalya, Mayıs Ağacı / Direği, Badnyak Ağacı, Meşe Ağacı) ve Şekil Değiştirme ya da Bitkilerin Kökenleri ile İlgili Mitlerde Ağaç / Ağaç Ruhu Tanrılar ile ilgili açıklamalara yer verilmiştir.

Dünya Kültürlerinde Ağaç Kültü bölümünde son olarak Bir Sanat Unsuru Olarak Ağaç başlığı altında M. Ö. 331 ve M. S. 324 yıllarında yapıldığı var sayılan ve Persli kurtarıcı Mitrat’ın doğuşunu tasvir eden resimdeki kutsal ağaç; Çifte Baltalı Tanrıça mühründeki orman, ağaç figürleri ve M.S.1300’lere ait olduğu sanılan Codex Regius adlı eserdeki şiirde yer alan ağaç tasvirlerinin taşıdığı anlamlar verilmeye çalışılmıştır.

İkinci bölümde ise Dinlerde Ağaç Kültü İnancı başlığı çerçevesinde İslâmiyet, Hristiyanlık, Musevîlik gibi ilâhî dinlerde ve Manihaizm, Budizm-Burkanizm gibi kitabı olmayan inanç sistemlerinde yer alan ağaç kültünün izleri sürülmeye çalışılmıştır. İslâmiyet temelli ağaç kültü Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere; Hristiyanlık temelli ağaç kültü İncil’deki ayetlere; Musevîlikteki ağaç kültü Tevrat’taki ayetlere dayanılarak açıklanmıştır.

İran’da doğup Türkistan’a kadar yayılan Mani dini ve Manihaist eserlerdeki ağaç kültü motifleri kısaca sunulmuştur.

M. Ö. 563 yılında Hindistan’da Buda’nın görüşlerini içeren ve onun ölümü ile inanç hâlini alan Budizm’i Türklerin kendi karakterlerine göre nasıl yorumladıkları ve bu inançta yer alan (Budizm-Burkanizm) ağaç kültü motifleri kaynaklara dayanılarak açıklanmıştır.

Türk Kültüründe Ağaç Kültü, kitabın üçüncü bölümünü oluşturmaktadır. Bölümün ilk alt başlığında bütün dünya kültürlerinde yaygın şekilde yer alan Hayat Ağacı motifi üzerinde durulmuştur. Çeşitli Türk boylarında Hayat Ağacı’nın hangi adlarla anıldığı, neyi temsil ettiği örnekleriyle açıklanmıştır. Ardından Hayat Ağacının Yaratılış-Kökeni, Türk destanları ışığı altında açıklanmış; Hayat Ağacı’nda yer alan kartal motifinin anlamı üzerinde durulmuştur. Hayat Ağacı’nın Türklerde hayatın başlangıcını, ilk insanın yaratılışını; dünyadan uçmak ve ölmeyi de temsil ettiği yine destanlar ve mitlerle açıklanmaya çalışılmıştır.

Tanrı tarafından kut verilerek dünyayı yönetmekle görevlendirilmiş olan Türk hakanının bu görevi yerine getirmek için Hayat Ağacı’ndan nasıl güç ve kuvvet aldığı; Türk kağanlarının mitolojik hayat hikâyeleri ve Türk destanlarından yola çıkılarak Kurucu Hakan Soyu ve Hayat Ağacı başlığı altında ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Yazar, ilerleyen sayfalarda Türk kültüründe göğün direğinin çadır direği olarak nitelendirildiğini ve Türk hakanlarının cihan hâkimiyeti anlayışını Güneş tuğumuz-bayrağımız; gök de çadırımız olsun. cümlesi ile ifade ettiğini belirtmiştir. Daha sonra Şaman davullarını dikey bir eksen olarak ortadan bölen kutsal sütun, göğün direği olması ve Kuzey Sibirya Türklerinden Sahaların Cırıbına Cırılıatta Kız Baxatıır destanında göğün ulu direği tasvirinin geçmesi örneklerinden de yola çıkarak Hayat Ağacı’ndaki göğün direği motifini açıklamıştır.

Ayrıca yazar gök cisimlerinin göğün direği ile olan bağlantısını örnekleri ile açıkladıktan sonra Türk kültüründe ayrı bir yeri olan Kutup Yıldızının göğün direği olarak sembolize edilmesinin sebeplerini ortaya koymuştur.

Eserde Türklerin inanç sistemindeki Tanrı anlayışı ile Hayat Ağacı arasındaki benzerliklere dikkat çekilmiştir. Meselâ; Tanrı kâinatta var değildir, kâinatı yaratandır, tek hâkimdir, hiçbir şeye benzemez, canı veren de O’dur, alan da. Bununla birlikte Hayat Ağacı da tektir, canlıların hayat kaynağıdır, daima canlı ve diridir. Türk kültüründeki Tanrı ile Hayat Ağacı arasındaki bu benzerlikler kitapta on üç madde hâlinde okuyucuya sunulmuştur.

İlerleyen sayfalarda Türk dünyasında ağaç kültüne dayalı olarak kayın, çam, kavak ağacı, ardıç, çınar, dağ servisi-sedir, servi-selvi, meşe-imen-emen, dut, söğüt, elma gibi bazı ağaçların özellikleri, kutsal sayılma sebepleri ve bu ağaçlarla ilgili inanışlar hakkında detaylı bilgiler verilmiştir.

Türklerdeki gelenek, tören ve inanış ile ilgili uygulamalardan; bilmece, atasözü, kargış ve şiirlerden hareketle soy ve ağaç arasındaki yakınlık anlatılmıştır. Boy Ağaçları başlığı ile okuyucuya sunulan bu bölümde çeşitli Türk boylarının temsil ettiği ağaçlar ve özellikleri okuyucuların bilgisine sunulmuştur.

Soyun devamlılığına bağlı olarak türeyiş ve yaratılış destanlardan verilen örneklerle Ağaçtan Doğma (Ağaç ve Çocuk) motifinin Türk kültüründeki izi sürülmeye çalışılmıştır. Yazının devamında sırası ile; Kısırlığı Ortadan Kaldırmada ve Çocuk Sahibi Olmada Ağaç, Oğlan Çocuğu Doğurmaya Yönelik Uygulamalarda Ağaç, Çocuğun Doğumundan Sonra Uygulamalarda Ağaç (Doğan Çocuk İçin Ağaç Dikme, Kütük Atma / Dökme, Çocuğa Yönelik Sağaltma Uygulamalarında Ağaç) konularında bilgiler verilmiştir.Verilen bu bilgilerin ardından hayatı, canlılığı temsil eden kutsal ağacın; kuruması, kesilmesi, kırılması ile de ölümü temsil edişi Ağacın Kuruması ve Ölüm alt başlığı ile aktarılmıştır.

Türklerin il olarak tuttuğu yerlerde o yere hâkim, yüksekte ve hayvanlardan uzakta bir yere ağaç dikmesinin anlamı ile ona gösterilen saygının gerekçeleri Obanın Ağacı kısmında anlatılmıştır. Ağaç kültünün bir uzantısı olduğu düşünülen köy, belde ve ilçe adları da alfabetik sıra ile kitapta yer almıştır. Meselâ; Çamaltı, Dutözü, Gürkavak, Söğütlütepe; Çınarcık, Kirazlı, İncirliova; Ayvacık, Elmadağ, Çamardı gibi.

Türklerin Tanrı kutunun kaynağı olarak gördükleri ağaçları evlerinin önüne dikmeleri, dikilen ağaç türleri ile bunlara ait özellikler Dede Korkut hikâyelerinden alınan örneklerle Evin Ağacı bölümünde anlatılmıştır.

Evin Direği başlığı altında evin ayakta durması için onun direk ile desteklenmesi ve evin direği olarak aile reisi olan erkeğin kabul edilmesi gibi örneklerden yola çıkarak ağaç kültünün özellikleri tespit edilmeye çalışılmıştır.

At Kazığı (At Çakı) başlıklı yazıda ise Türklerin evcilleştirdiği ve hayatlarında çok ayrı bir yere sahip olan at ve atın bağlandığı kazıktan söz edilmektedir. At kazığı ve ağaç kültü bağlantısı, Şamanist inançtaki uygulamalar ve Türk geleneklerinden kaynaklanan uygulamalardan hareketle açıklanmıştır.

Bir sonraki Ağaç ve Gök Tanrı başlığı altında ise Türklerin İslâm dinini kabulünden önceki Tanrı anlayışı (kadîm, bakî vs.) ile İslâm dininin kabulünden sonraki Tanrı anlayışı arasındaki benzerliklerden bahsedilmiştir. Ardından Türklerde Gök Tanrı inancına bağlı olarak ilâhî özelliklerin sembolize edildiği ağaçlar ve Hayat Ağacı ile ilgili bilgiler verilmiştir.

Türk destanlarında düşmanlardan korunmak, güç toplamak vb. sebeplerle Ağaca Sığınma motifi bazı destanlardan alınan örneklerle açıklanmıştır.

Kazaya, belâya ve vahşî hayvanların saldırılarına; göze gelme, göz değmesi gibi olumsuzluklara karşı Türklerin, duanın yanı sıra Tanrı kutunun temsilcisi olduğuna inandığı ağaçlarla ilgili uygulamalar da bulunmaktadır. Yapılan bu uygulamaların sebepleri Ağaç ve Nazar kısmında anlatılmıştır. Türklerde öldükten sonra mezarın başına ağaç dikme geleneği; defin sırasında ve sonrasında ağaçlarla ilgili yapılan uygulamaların amaçları Ağaç ve Mezar bölümünde okuyucuya sunulmuştur.

Kitapta dikkat çekilen diğer bir nokta, Ağaç ve Hakan bağlantısıdır. Burada Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olan hakanın kutsaancına bağlı olarak Tanrı inancının ve ağaç kültünün günümüze kadar varlığını sürdüren yansımalarının kısa bir özetini yaparak varılan neticeyi açıklamıştır.

Geniş bir Bibliyografyanın ardından kitapta son olarak Metinler bölümü yer almaktadır. Metinler bölümü 1497 adet metin ile zengin bir içeriğe sahiptir. Metinler şahıslardan ve yazılı kaynaklardan olmak üzere iki metotla derlenmiştir. Metinlerin altında derleme yapılan kişinin ya da yazılı kaynağın künyesine yer verilmektedir. Derleme metinleri ağırlıklı olarak ağaç kültü ile ilgili olsa da Türk halkının inanışını ve halk kültürünü yansıtan örnekler de mevcuttur. Ayrıca gerek metinler kısmındaki derlemeler gerekse kitabın içeriğinde verilen bilgiler Türkiye ile sınırlı tutulmamış, diğer Türk yurtlarında yaşayan soydaşlarımızın ağaç kültüyle ilgili inanç ve uygulamaları da esere dâhil edilmiştir. Türkiye dışındaki Türk topluluklarına mensup Türklerin derleme metinlerinin de kendi şiveleri ile verilmesi kitabın zenginliğini bir kat daha arttırmaktadır.

Pervin Ergun, Türk Kültüründe Ağaç Kültü, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2004.
midena pro tou telous makarize