Gönderen Konu: KÜLTÜREL VARLIK SORUNU VE ARKEOLOJİK SİTLER  (Okunma sayısı 778 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
KÜLTÜREL VARLIK SORUNU VE ARKEOLOJİK SİTLER
« : 10 Aralık 2008, 20:55:12 »
KÜLTÜREL VARLIK SORUNU VE ARKEOLOJİK SİTLER


                                                                                Prof.Dr. Ümit Serdaroğlu




Yurdumuz, İnsanın iki ayağa üzerine kaltığı, düşünemye ve üretmeye, çevresini değiştirmeye başladığı günden beri, yarattığı uzun ve ilginç öykünün kesiksiz oluşagelmiş kültür kanıtları ile dolu. Hem de tüm gücümüzle yok etmeye çalışmamıza karşın dolu.

Bu belge zenginliğine karşılık henüz insanlık tarihinin doğru yazılabildiğini söyleyebiliyor muyuz? Elimizdekileri doğru yorumlayıp değerlendirebiliyor muyuz?

Hala karşımızda duran pek çok nesnenin ne işe yaradığını, nasıl kullanıldığını, ne için yapıldığını, onu üreten insanın ne düşündüğünü, onun yapılışının arkasında yatan bilgi birikiminin ne olduğunu kestirebiliyor muyuz?

Dip tarihten çağımıza doğru gelirken öylesine bilgi boşlukları, eksiklikler var ki, bugün onlar fikir spekülasyonları ile kapatılmaya çalışılmaktadır. Oysa tarih, sosyoloji, antropoloji birer bilim dalıdır ve bilimde spekülasyon zaaf alametidir.

Buna karşılık, pek çok şeyin yanıtı henüz toprak altında yatmakta, araştırılmayı ve günışığına çıkarılmayı beklemektedir. Yeni yeni belgeler bulundukça, değerlendirildikçe zincirin halkaları birbirine bağlanacak, doğru ve tam bilgiye ulaşma yolunda önemli gelişmeler olacaktır.

Bugün M.Ö. I. Binyıl başlarından Türklerin gelişine kadar, Batı, Orta ve Doğu Anadolu arasındaki politik, kültürel ekonomik bağlar pek çok noktada karanlıktadır. Birdenbire ortaya çıkıveren kültürler vardır. Oysa biliriz ki hiçbir şey birdenbire olmaz ve hiçbir kültür de yeryüzüne gökten inmez. Arkalarında o oluşumu hazırlayan birikimler ve gelişmeler vardır.

Her kuşak insanı düşündüğü ve ürettiği ile kendinden sonraki çağın hazırlanmasına bir katkıda bulunur. Bu birikim kuşaktan kuşağa bir miras olarak aktarılır. Bu aktarma bazen sözlü ve yazılı edebiyat kılığında şiirle, öyküyle, tarih ve anı yazımıyla, bazı kere bir kralın veya tiranın kendini öven yazıtı ile ulaşır. El emeği bir dokuma, bir ahşap oyma, bir av aleti, bir resim, vazo, heykel bunlarla bütünleşir ve o dönem insanını söyler bize. Butün bunlar araştırmacıların sabırla, dikkatle ve özveri ile yıllar yılı işlemesi ve değerlendirmesiyle birleşir ve bütüne ulaşır.

Bugün, çok yakın ve iyi bildiğimiz çağların bile çok doğru olarak tarihini yazabildiğimizi söyleyebilir miyiz? Yaşanan olaylarla ilgili belgeler ortaya dökülmeden, perde arkası oyunların içyüzünü bilmeden yakın tarihimizdeki gerçeklere ulaşmanın ne kadar zor olduğunu görüyorsak, bunun çok eski dönemler için de geçerli olduğunu düşünmemiz gerekmez mi?

Anadolu'nun Türklerle başlayan döneminin tarihini doğru ve tam yazabildiğimizi söyleyebilir miyiz? Osmanlıyı 600 yıl ayakta tutan şeyi, kılıç kuvvetine bağlamak, kurduğu ekonomik ve idari devlet düzenini görmezden gelmek, fütuhat ile yaşamış bir devlet gibi değerlendirmek haksızlık olmaz mı?

Anadolu'daki Türk kültürü bir Anadolu sentezidir. Kendinden öncekilerin birikimlerini alan, kendindeki öz ile birlikte özümleyen ve yeni bir oluşumu ortaya koyan bir kültür özelliği taşır.

Konuya böyle yaklaşınca maddi kültür mirasının önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bu miras salt müzelere toplanan milyonlarca eserden oluşmuyor. Kültür, yaşanan doğal çevre ve onu kullanan insanın karşılıklı alışverişi ile oluştuğuna göre, doğal çevre, kültürün yaratılışında önemli etkenlerden biridir. Bir başka etken de insan eliyle oluşmuş olan yapay fiziksel çevredir. Yani insanın yaşadığı mekan ve mekanlar topluluğu. Öyle ise insana ve onun ortaya koyduğu kültüre varmak, bunları iyi bilmele sağlanabilir.

Biz ise bu kadar iyi bilmemiz, bilmek için de varlığını sürdürmesini sağlamamız gereken bu bilgi ve kanıt kaynaklarını, değişen dünyamızın koşulları ile hızla yok ediyoruz.

Buraya kadar bir bütün olarak değindiğimiz, kültürel varlıkların tehlikede olan özel bir bölümünden ayrıca söz etmek isteriz.

Anadolu'da isimli isimsiz 15.000'den fazla höyük vardır. Adlarını ve yerlerini bildiğimiz kentsel nitelikte 300'den fazla yerleşme, ondan birkaç kat fazla kırsal yerleşme olduğunu söyleyebiliriz. Hemen tümü araştırılmayı bekliyor. Bunlar, belirli kültürlerin birikimi ve ürünleri olarak nasıl yüzlerce yıllık sürelerde oluşmuşlar ise, araştırılmaları ve değerlendirilmeleri de o ölçüde uzun sürmektedir. Her şeyi gözden kaçırmaksızın inceleyip araştıran bilim adamları, uzun emeklerle gerekli bilgileri saptarlar.

O nedenlerle bu iş bir bilim kuşağının işi değildir. Bu bile bize, kültür kalıtının kuşaktan kuşağa aktarılmasındaki bilimsel amacı açık seçik göstermektedir.

Anadolu'ya açık hava kültür ve medeniyet müzesi gibi bakmak gerek. Salt bakmak da yetmez. Korumak, değerlendirmek ve tüm insanlığa tanıtmak, onlara Anadolu'yu bu açıdan da öğretmek gerek.

Bergama'da o eşsiz kral mezarlarının çevresini apartmanlarla donatabiliyoruz; koca ovada başka yer yokmuşçasına, Asklepion'un içine tesis yapıp bunu becermekle de övünebiliyoruz. Antik Side kentini, devlet gücüne de kafa tutarak korkusuz ve saygısızca işgal edip eserlerin üzerine ev, lokanta yapabiliyoruz. Kimse görmesin diye, Didim kıyılarında, yol makinesi denilen canavarlar ile kalıntıları süpürüp tatil sitelerine olanaklar yaratabiliyoruz.

Dünya bir tek yapıyı kurtarmak için neler yaparken, Hasankeyf gibi bir kenti cömertcesine baraj sularına terk edebiliyoruz.

Bunlar hep “arkeolojik sit”lerdir. Kültürün tapu senetleridir. Bu tapu senetlerinin ise, Türkiye bütünü için yapılmış bir taşınmaz kültürel varlık envanteri yoktur. Aradan geçen bunca yıla, onca yazma, çizme ve söylemeye rağmen bu envanter hala yapılmamıştır. Böyle olunca da her türlü bayındırlık işinde sorumlu kurumların karşısına eski eser sahaları, anıt, yapıt vb. şeyler dikilmekte ve genelde olaylar bu kalıtın yol olması ile sonuçlanmaktadir.

Bugün artık, sorumluların ve yetkililerin bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi için harcanacak çabalar da geçerli değil inancımızca. Kültür katliamı bilinçli yapılmaktadır. Bu, gelişme yolundaki ülkelerin ortak kaderi ve sorunudur. Gelişmiş ülkeler de bunu yaşadılar. Şimdi suyu arayan adam gibi kaybolan kültür değerlerini arıyorlar. Oysa bizim önümüzde, onların yararlanabileceğimiz deneyimleri var.

Altını çizerek, iyi bilememiz gerektiğini vurgulamak istediğim şey şudur: Bugün daha iyi anlaşılmaktadir ki, ulusların kültürel statüsü onların kaderini de belirlmektedir. Geçmişsiz gelecek yoktur. Bu bilincin, sokaktaki adamdan en üst düzeydeki bireye kadar tüm insanımızda yerleşmesi gereklidir.



Kaynak

Makale aşağıdaki kitaptan alıntıdır.

Toprağın Altındaki Geçmiş Arkeoloji, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2007
midena pro tou telous makarize