Gönderen Konu: Arkeoloji ve sanat tarihi bilimlerinin geçerliliği  (Okunma sayısı 1449 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Arkeoloji ve sanat tarihi bilimlerinin geçerliliği
« : 13 Aralık 2008, 00:46:49 »
Kültür mirası olarak adlandırılan eski eserlerin, tanıtılması ve öğretilmesi ile uğraşan bilim dalına "sanat tarihi" denir. Sanat tarihi, her aydın olduğunu iddia eden kişinin, bir dereceye kadar bilmesi gereken bir konudur. Batı ülkelerinde buna önem verilmiştir. Ancak o ülkelerde mimarinin yanı sıra eski sanatları temsil eden resim sanatı ürünlerinin de toplandığı müzeler, sanat galerileri vardır. Bizim bu hususta oldukça fakir bir durumda bulunmamıza karşılık, yurdumuz mimarı eserlerin çokluğu ve ait olduğu medeniyetlerin fazlalığı bakımından zengindir. Dünyanın hiçbir ülkesinde bizdeki kadar çok değişik medeniyetlerin hatıraları olan mimari esere rastlanamaz.

2. Dünya Savaşı yıllarında; yüksek öğrenim görmek üzere Almanya’da bulunduğum sırada kaldığım evdeki odada, ev sahibimin, küçük camlı dolaptan ibaret bir kütüphanesi vardı. Hepsi de genel kültür veren kitaplardan oluşan bu kütüphane dolabında Almanca bir sanat tarihi kitabı buldum. Çok güzel baskılı resimlerle süslü olan ve Luuckenbach adında birisi tarafından yazılmış bu güzel eser, lise öğrencileri için hazırlanmış bir sanat tarihi kitabı idi. Avrupa ülkelerinin hepsinde olduğu gibi, batı kültürünün kökleri; ilk çağın Yunan ve Roma kültürlerinde aranıyor. Arkasından “Karanlık Dönem” denilen Orta Çağ sanatlarına geçiliyor ve batıda yeni bir çağı yarattığı kabul edilen Rönesans’a atlanıyor. Birbirinden az veya çok farklı dönemlerde ülkelerde kendisini gösteren Rönesans hareketi Yeni Çağ Avrupası’nın özü olarak kabul ediliyordu. Rönesans’tan günümüze kadar Batı’daki sanat ve üslûplar akımı sanat tarihinin ağırlık merkezi oluyordu. İşte 1940’lı yıllarda Alman okullarında öğrencilere öğretilen sanat tarihi dersleri bu çerçeve içinde işlenmişti. Batı bunun dışındaki sanatlara fazla bir ilgi göstermiyordu. Batı medeniyetinin özünde Hıristiyanlık olduğundan İlk Çağın arkasından kısaca erken Hıristiyan sanatı üzerinde duruluyordu. Ancak bunun arkasından gelen Bizans sanatı fazla önemsenmemişti. İslâm sanatı ise hiç ilgi duyulmayan bir konu olarak kalmıştı. Gayet tabi olarak Asya ve Uzakdoğu sanatlarının hiç bahsi bile geçmiyordu. Almanya’da 1920’li yıllarda Springer yayınevinin bastırdığı ve çeşitli uzmanlara bölümleri yazdırılmış birkaç ciltlik genel bir sanat tarihi eserinin tümü İlk Çağdan 20.yy kadar, batının kendisine mal ettiği sanatlara ayrılmıştı. 5.cilt bu şekilde bu esasa göre yazıldıktan sonra, 6 cilt olarak bir ek yapılmış buna Avrupa Dışı Sanatlar başlığı konulmuştu. Bunun içinde; İslam ve birkaç sayfadan ibaret Osmanlı Sanatı dışında Hint, Çin ve daha Uzakdoğu sanatlarının bulunduğu bölüm yer almıştı.

Eksik bir programa rağmen; batılı öğrenci, benimsediği kültür mirasının ürünlerini öğreniyor ve bunların varlığını etrafındaki yapılardan, müzelerdeki eserlerden tanıyabiliyordu. Böylece; orta öğretimdeki bilgiler, batıda, gençlerin bilgi dağarcığına katılmış oluyordu.

Bizde 19.yy‘ın ortalarından itibaren denenmeye başlanan batılı sisteme göre eğitim ve öğretim ancak ana konuları öğretmeye gayret etti. Dolayısıyla yurdumuzda Osmanlı döneminde sanat tarihi öğrenimi hiçbir vakit olamadı. 1870’e doğru Viyana’da açılan uluslararası büyük bir sergi dolayısıyla Sadrazam Ethem Paşa’nın isteği üzerine içinde çok sayıda çizimler ve resimler olan Osmanlı mimarisi hakkındaki büyük kitap, bizde ilk sanat tarihi denemesi olarak tarihi bir aşamaya işaret eder. Bundan çok sonra tanınmış bir ressam Zekai Paşa “Mübeccel Hazineler” başlığı ile küçük bir kitap yayımlandı. Buna bizde yazılan ilk sanat tarihi denemesi denilebilir.

Fransız sanat tarihçisi Reinach’ın, Louvre müzesinde halka açık olarak verdiği derslerin metinlerinin toplandığı bir ciltlik genel sanat tarihi kitabı Türkçe’ye çevrilerek bastırılmıştı. Arap harfleriyle yayımlanan bu kitaptan sonra Latin harfleriyle yayımlanan yine genel sanat tarihi olarak, Güzel Sanatlar Akademisi Öğretim Üyelerinden Burhan Toprak tarafından Fransızca’dan çevrilen, Hourticq’in yazdığı kitap yayınlanmıştı. Yine eski yazı ile Türk sanatına dair genel bir kitap 1927 yılına doğru Celal Esad Arseven tarafından yayımlanmıştı. Sonraları aynı yazar bu eserini çok daha zenginleştirerek Fransızca ve ayrıca Türkçe olarak Devlet yardımıyla yeniden bastırmak imkanını buldu.

Önceleri adı Darü'lfünun olan tek yüksek öğretim kurumumuzda bir sanat tarihi öğretimi yoktu. Ancak, 1930 yıllarına doğru Fransız Prof. A. Gabriel’e Türk mimarlık tarihi dersleri verdirilmişti. Fransızca olan bu dersleri sonra üniversite kütüphanesi müdürü olan Fehmi Karatay Türkçe'ye çevirdi. Üniversitede Atatürk’ün isteği üzerine 1933’te yapılan büyük reform hareketinde, eski Darü'lfünun batılı bir sisteme göre yeniden düzenledi. Bu arada yeniden düzenlenen edebiyat fakültesinde bir arkeoloji bölümü de kuruldu. Bu bölümde yalnız arkeoloji değil sanat tarihi üzerinde de çalışılacaktı. Önceleri başına bir Alman uzman olan Prof. H.Bossert getirilmişti. Sonraki yıllarda bu dal, Almanya’da arkeoloji üzerine doktora yapmış olan Prof. A. M. Mansel’in idaresine geçti. Bossert ise yeni kurulan Ön Asya ve Kültürleri bilim dalının başkanı oldu. Edebiyat fakültesinde ayrı bir sanat tarihi bölümünün kurulması 1943 yılında oldu. Bu yıl içinde Avusturya’dan getirtilen Prof. Dr. E. Diez genel İslam ve Türk sanatı konularında derslere başladı. Bu çok yaşlı sanat tarihi uzmanının Asya, eski Hint hatta Çin sanatları üzerinde etraflı bilgisi olduktan başka İslam sanatının geneline de hakimdi. Fakat Anadolu’daki Türk sanatı üzerinde aynı derinlikte bilgisi yoktu. İstanbul Üniversitesinde sanat tarihi bilim dalı böylece başlamış oldu. Ankara’da ikinci bir üniversite kurulduğunda sosyal bilimler üzerinde çalışacak dil-tarih ve coğrafya fakültesi kurulmuş ve burada da sanat tarihinin başına yine batıda öğrenim görmüş olan Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık getirilmişti. Yüksek öğrenim, bu iki ana merkezden sonra diğer kurulan üniversitelerde de yavaş yavaş gelişmeye başladı.

İstanbul Üniversitesinde 1948-1950 yıllarında sanat tarihi öğrenci sayısı 4-5’i geçmezken zamanla bu sayı çok arttı. Bir taraftan da Ankara Üniversitesi, arkasından yeni kurulan diğer üniversitelerde bu dallarda gençleri yetiştirmeyi sürdürdüler. İstanbul Üniversitesi'nde sanat tarihi bölümünün başında bulunan öğretim üyeleri; bu daldan mezun olanlara iş imkânı sağlamak için bu öğrencilerin orta öğretimde öğretmen olabileceklerini düşündüler. Bunun için de normal dersler dışında birde pedagoji dersini görmeleri ve bu sınavı verme kuralı getirildi. Sanat tarihi eğitimi görenlerin bir temele sahip olmaları için önceden orta öğretimde sanat tarihi hakkında bilgileri olması gerekiyordu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 40 yıl kadar önce M.E.B.na üst üste başvurular yaparak, orta öğretimde görülen derslerin arasına sanat tarihi derslerini de aldırmaya çabaladı. Bakanlık bu uğraşlar sonunda sanat tarihi dersini orta öğretimde kabul etti. Edebiyat Fakültesi’nin iki öğretim üyesi, 2 ciltlik sanat tarihi kitabı hazırladılar. Prof. Mansel’in yazdığı 1.cilt en erken çağdan itibaren İlk Çağ sanatını anlatıyordu. Ayrıca O.Aslanapa’nın hazırladığı Batı sanatları da kitabın içinde oldukça etraflı bir şekilde yer almıştı. Aslanapa bir de İslâm ve Türk sanatı hazırlamıştı ve bu kitaplar yıllarca liselerde öğrencilere okutuldu. Ayrıca Mesut Erdem de okullar için bir sanat tarihi kitabı hazırladı. Ancak bu program kısa bir süre sonra aksamaya başladı. Bunların birincisi, haftada bir saat görülen ders için fazla ağırdı. İkincisi, dersi veren öğretmenlerin haftalık ders saati mecburiyeti normal ölçüye erişemiyordu. Bu yüzden, bu derslerin sanat tarihçisi olarak yetişmiş öğretmenlere değil; resim öğretmenlerine ek görev olarak verilmesi uygulamasına gidildi. Bu da tabiî beklenen sonucu vermedi. Üçüncüsü, bazı sanat tarih öğretmenlerine saat doldurmak için ek dersler ve idarî görevler veriyorlardı. Bu da sanat tarihi derslerinin beden eğitimi, musikî dersi gibi ciddiye alınmayan bir ders haline dönüşmesine yol açtı ve bunun sonunda da sanat tarihi dersi öğretimi orta öğretim’den kalktı.

Yukarıda, sanat tarihi orta öğretim ders kitaplarının fazla ağır olduğundan bahsetmiştik. Bakanlık, bu dersi orta öğretime kabul ederken bir de müfredat programı önermişti. Ancak ne var ki programı Ankara’da Bakanlıkta yapan kişiler önlerine batı okullarındaki bu tür kitaplardan bir kaçını açmışlar ve okutulacak konuları buna göre sıralamışlardı. Bunun sonucunda da bir orta öğretim öğrencisinin hele Anadolu’da okuyanların görüp tanıyamayacakları batı sanat eserleri hakkında bilgiler, hatta bunların nasıl incelenmesi gerektiğini belirten metodlar öğrencilere öğretilmeye çalışılmıştı. Bu belki bir dereceye kadar faydalı olabilirdi. Ancak kitabın içinde yer alan röprodüksiyonların renkli ve açık olması gerekiyordu.

Halbuki bizim sanat tarihi kitapları, ucuza çıkması için üçüncü hamur kağıda siyah-beyaz resimler halinde basıldığından ne üslûplarını anlamaya ne de batılı metotlara göre tahlil etmeye olanak veriyordu. Tabiî bu arada bu kitaplarda çok aşırı ayrıntılara da yer verilmişti. Bunların, bilhassa Anadolu’nun çeşitli okullarında öğrenilmesi herhalde bir fayda sağlamazdı. Halbuki eski sanatların çeşitli ürünlerinin en seçme, en karakteristik birkaç örneğinin anlatılması ile ve bunun güzel bir resminin verilmesi ile daha olumlu bir sonuç elde edilebilirdi. Diğer taraftan, batı resim sanatının çok sayıdaki resim ürünlerinin sayfalar dolusu anlatılması öğrencinin kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramadı. Örneği görme olanağı da yoktu. Türk öğrencilerine etrafında veya yurt içinde karşılaşabileceği dönemlerin eserleri tanıtılmalıydı. Böylece bilhassa Güney ve Batı Anadolu’da bol rastlanan Antik Çağ eserleri, başta İstanbul eserleri olmak üzere Anadolu’nun büyük bir kısmında, Trabzon çevresinde karşılaşılan Bizans eserleri tanıtılmalı, ayrıca Selçuklu ve Osmanlı sanatlarının yalnız mimarisi değil, başka dallardaki ürünleri üzerinde de durulmalıydı. Aynı şekilde Orta Anadolu’da zengin bir turistik merkez teşkil eden Kapadokya mağara kiliseleri ve bunların içlerindeki duvar resimleri hakkında hiç değilse çok kısa ve özlü bilgi verilmeliydi. Türkiye’nin doğusunda ise hakkında aydınların bile bir şey bilmedikleri Urartu medeniyetin eserleri yarım sayfada anlatılmalıydı. Ne yazık ki bu kitaplarda bu düşünceler hiçbir zaman ön plana geçmedi ve sonunda bu eğitim öğretimden hiçbir sonuç alınamadan program eriyip gitti. Bir Türk genci, yeterli ve inandırıcı bir eğitim ile yetiştiği, takdirde içinde yaşadığı çevrenin, içindeki eski sanat eserlerini daha iyi görüp tanıyabilir ve bunları daha iyi değerlendirebilirdi. Sanat dallarında yetişecek olanlar, yurdun eski sanat verilerini tanıyarak, bunların sağladıkları bilgileri kendi kabiliyetleri ile kaynaştırıp, Türk sanatının gelişmesini hatta yeni akımların ortaya çıkmasını sağlayabilirler ve yaşamlarında da bunların verdiği ilhamla verimli olabilirlerdi. Böylece yetişmiş gençler, çevrelerinde yaşayanlara hatta arkalarından gelecek kuşaklara uyarıcı olurlar ve yurdun kültür seviyesinin daha da yükselmesine yardımcı olabilirlerdi.

Prof. Dr. Semavi EYİCE

Kaynak:
SANAT VE BİLGİ
Sanat ve Plastik Sanatlar Eğitimi Dergisi
midena pro tou telous makarize