Gönderen Konu: Antik Yunan Sanatı  (Okunma sayısı 11597 defa)

0 Üye ve 6 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Antik Yunan Sanatı
« Yanıtla #10 : 17 Aralık 2008, 23:46:49 »
GEÇ KLASİK DÖNEM (DÖRDÜNCÜ YÜZYIL)

Yunan sanatının gelişimindeki üçüncü dönemi yani İ.Ö 400’den İÖ 1.yüzyıla kadar uzanan dönemi tanımlayacak Arkaik ya da Klasik gibi tek bir isim yoktur. Peleponez Savaşları’nın bitişiyle (İ.Ö 404) Büyük İskender döneminin (İ.Ö 326-323) başlayışı arasındaki yetmiş beş yıllık süre Geç Klasik Dönem olarak bilinir. Bunu izleyen iki buçuk yüzyıllık dönem ise Hellenistik dönemdir. Bu dönemde Yunan uygarlığı güneydoğuya, Anadolu yoluyla Mezopotamya’ya, Mısır’a ve Hindistan sınırına kadar yayılmıştır. İ.Ö 404’de sona eren Peleponez Savaşları Atina’nın yenilgisiyle sonuçlanır, Yunanistan’ın tüm gücünü yitirmesine neden olur. İlk Sparta sonra Thebai Yunan polisleri arasında önderliği ele geçirir ancak her ikisi de başarısız olur. Polisler arasındaki bu sürekli rekabetten yararlanan Makedonyalı Filip İ.Ö 338’de ülkeyi
egemenliğine alıp, bir tür birlik kurar. Philip 336’da öldürülünce yerine oğlu Büyük İskender geçer. İskender 323 tarihinde ölene kadar geçen on yıl içinde Pers imparatorluğunu yıkar, Mısır’ı yönetimine alır, hatta Hindistan’a kadar ulaşır. Dolayısıyla dördüncü yüzyıl Yunanistan’da siyasal bir karışıklık dönemidir ve bu Yunanlıların psikolojisini ve ürettikleri sanatı derinden etkiler. Beşinci yüzyılda mantıklı insanoğlunun çevreyi düzene sokabileceği, Poliklet’in Canon’u gibi mükemmel heykeller yaratabileceği, Parthenon gibi tapmakları inşa etmek için doğru matematik oranlarım bulabileceğine ilişkin genel bir kanı vardı. Dördüncü yüzyılda Peleponez Savaşı ve bunu izleyen karışıklıklar beşinci yüzyılın sakin, huzurlu idealizmine son verirken yerini düş kırıklığı ve yabancılaşmaya bırakır. Yunan düşüncesi ve Yunan sanatı giderek toplum, mükemmel varlıkların ve yapıların ideal dünyası yerine birey ve görünen gerçek dünya üzerinde yoğunlaşmaya başlar.
Heykel
Dördüncü yüzyıl başlarındaki sanat beşinci yüzyılın bir devamıdır. Aynı kavramlar devam eder. Yüzlerde yine aynı sakin ifade görülür, duruşlarda aynı rahat denge vardır, kıyafetlerde saydamlık ağır ve hareketli kıvrımlarla iç içedir. Ancak zamanla bir değişiklik görülmeye başlanır. Peleponez Savaşları’nın neden olduğu sıkıntılar, Sokrates, Euripides ve Sofistler gibi düşünürlerin öğretileri toplumun dünya görüşünü değiştirmektedir. Eski kişi üstü idealin yerini bireye karşı duyulan ilgi alır. Bu sanata daha insancıl bir nitelik olarak yansımıştır. Yumuşak bir zarafet bu dönemin esas özelliği olur. Yüzlerde hülyalı bir yumuşaklık vardır, çoğu kez duygusal bir ifade görülür. Duruşlar giderek yılankavi bir görünüm alır; giysiler daha natüralist bir tarzda verilir, eskisi gibi abartılı saydamlıklar ya da güçlü karşıtlıklar görülmez. Heykeller değişik açılardan görülmek üzere yapılır.
Praxiteles
Bu yüzyılın en önemli heykeltraşlarından biri Praxiteles’dir. Sanatçı özellikle çıplak erkek ve kadın vücutlarının güzelliğini açığa vurmakta ve mermeri işlemede çok ustadır. O, çıplak kadını ilk kez anıtsal, serbest heykel alanmda ele almış ve önem kazandırmıştır, örneğin Knidoslular için yaptığı Knidos Afroditi’nde tanrıça insanüstü güzelliğini muhafaza etmekle birlikte dünyevi bir duyumsallık kazanmıştır. Orjinali mermer olan bu yapıtı Roma kopyaları sayesinde tanıyoruz. İ.Ö350-340 yıllarına tarihlenen heykel Knidos’u meşhur etmiş ve pek çok kişi bu heykeli görmek için Knidos’a gelmiştir. Bu heykelin bu denli etkili olmasının nedeni Praxiteles’in tanrıçayı ilk kez çıplak olarak göstermesidir. Daha önce çıplak kadın tasviri çok az olup, sadece vazo resimlerinde görülürdü. Bu şekilde tasvir edilen kadınlar genelikle kurtizan ya da esir kızlardı. Soylular ve tanrıçalar, hele bir tanrıçanın kült heykeli hiç bir zaman çıplak gösterilmezdi. Dahası Knidos Afrodit’i soğuk ve mesafeli bir imge olmayıp, gündelik yasamdaki sıradan bir işi yapan bir kadın gibi gösterilmiştir. Elbisesini çıkarmış, bunu büyük bir hydrianın üstüne koymuş, banyoya girmek üzeredir. O dönem için şaşırtıcı olmakla birlikte, Praxiteles’in Afroditi açıkça erotik değildir ve önünü eliyle kapamaktadır. Ama yine de çok duyumsaldır.

Sanatçı bunun dışında bir yere dayanan figürün tasviri ve büyük bir insanla bir çocuğun guruplandırılması sorunları üzerinde çalışmıştır. Nitekim onun en ünlü yapıtlarından biri Hermes ve Dionvsos heykelinde bu ikinci sorun ele alınmıştır, İ:Ö 340 yılına ait olan bu heykelde tanrıların habercisi Hermes ayakta dururken gösterilmiştir. Yüzünde hülyalı bir ifade vardır, yün pelerinini bir ağaç gövdesinin üstüne atmış ve sol koluyla buraya dayanmıştır. Çocuk Dionysos’u bu koluyla tutar. Yukarıya kaldırdığı sağ kolunda muhtemelen bir oyuncak ya da bir salkım üzüm tutmakta ve çocuk da ona doğru uzanmaktadır. Bir çocukla büyük arasında görülen bu yumuşak ve son derecede insancıl ilişkiye gerçek yaşamda rastlamakla birlikte, bunu dördüncü yüzyıl öncesi Yunan heykelinde görmek mümkün değildir. Hermes figüründe ağırlık vücudun üst bölümünü destekleyen sol koldan sağ bacağa aktarılmıştır, böylece ağırlık iki yöne dağıtılarak vücuda yılankavi bir S kıvrımı kazandırmıştır. Bu Praxiteles’in heykellerine özgü bir duruştur ve daha sonra pek çok sanatçı bu pozu kullanmıştır. Bütün vücuda bir rahatlık ve adeta kadınsı bir zarafet egemendir. Hacimlendirme son derecede iyidir. Yüzeyler gayet yumuşak geçişler yapar. Saçların sert dokusu ve kumaşın derin kıvrımlarıyla vücudun pürüzüslüğü arsında karşıtlık yaratılmıştır. Heykelin orijinal mi Roma kopyası mı olduğu belli değildir.

Skopas ve Lysippos

Arkaik dönemde ve çoğu kez Erken ve Yüksek Klasik dönemlerde Yunanlı heykeltraşlar ortak amaçları paylaşıyorlardı. Ancak dördüncü yüzyılda farklı kişisel üsluplar ortaya çıktı. Praxiteles’in hülyalı, güzel tanrı ve tanrıçaları çok seviliyordu ve sanatçının pek çok izleyicisi vardı. Ancak diğer ustalar farklı ilgi alanları oluşturdular. Bunlardan biri Skopas’dır. Paros’li Skopas’ın yapıtlarında da dördüncü yüzyıldaki tanrı ve tanrıçaları insanileştirme eğilim varsa da, onun üslubunu yoğun bir duygusallık belirler. Sanatçı dünyanın yedi harikasından biri olan Mausoleum’da (res) çalışmıştır. Burası Pers korumasındaki Karya Satraplığının kralı Mausolos’un Pytheos ve Satyros adında iki mimar tarafından yapılan mezarıdır. Anıtsal mezarları tanımlamak için kullanılan mozole kelimesinin de kökeni olan Mausoleum’da Kral Mausolos ile Kraliçe Artemisia’nın İ.Ö 355 yılına ait devasa boyutlu heykelleri vardı Pytheos/Pythis’in yaptığı bu heykellerden Mausolos, heybetli vücudu, bol kumaş kitlelerinden oluşan kıyafeti, doğululara özgü uzun saçları ve bıyıklarıyla günümüze gelen en eski orijinal Yunan portrelerinden biridir. Mausoleum günümüze gelmemiştir; anıt muhtemelen Ortaçağ’da bir depremde yıkılmış, daha sonra 1522’de Malta şövalyeleri komşu körfezdeki kalelerini inşa ederken, burayı taş ocağı olarak kullanmışlardır. Vitruvius ve Plinius gibi eski yazarlara göre yapı yüksek bir kaide üstündeymiş (mezar yerin altındaymış) ion sütunlarıyla çevrili tapınağa benzer bir üst bölümü ve yapının kendisi kadar yüksek piramidal formlu bir çatısı varmış. Çatı kaidesinde aslan heykelleri, çatının üstünde dört atlı bir araba (ölünün ruhunu öbür dünyaya taşıyor) bulunuyormuş. Bu atların biri tunç gemi ve yularıyla kısmen günümüze gelmiştir. (Mausolos ile Artemisia heykellerinin de bu arabada yer aldıkları sanılmaktadır?) Gerek anıtın devasalığı ve gerek heykellerin büyüklüğü gerekse bir yöneticinin insan üstü bir düzeyde yüceltilmesi Doğu etkisini yansıtır. Dolayısıyla daha bu tarihte daha sonra Hellenistik üslubun özelliklerim oluşturacak doğu batı karışımı dikkati çeker. Anıtta ayrıca Yunanlılarla Amazonların, Lapith’lerle Kentaur’ların savaşım ve atlı araba yarışlarını temsil eden üç friz vardı. Yine eski belgelere göre anıtın dört yanındaki bu kabartmalar Scopas’ın yanı sıra Timotheus, Bryaxis ve Leochares adında dört heykeltraş tarafından yapılmıştır. Bunlardan doğu cephesindeki kabartmaların üsluplarından ötürü Skopas’a ait olduğu düşünülür. Sanatçı heykellerinde modellerin çoğu kez hiddet hatta cezbeye kadar varan şiddetli hareket anlarında temsil etmiş, yüz ifadeleriyle onların iç dünyalarını, o sırada duydukları maddi ve manevi acıyı yansıtmakta büyük yetenek göstermiştir. Örneğin Yunanlılarla Amazonların savaşından bir sahnenin temsil edildiği bir kabartmada (res) Parthenon geleneği hala sürmektedir, ancak burada klasik olmayan bir şiddet unsuru göze çarpar. Hem fiziksel hem de duygusal bu şiddet, gergin hareketler ve ihtiraslı yüz ifadeleriyle verilmiştir.

İ.Ö 4. yüzyılın ikinci yarısında en ünlü heykeltraş Lysippos’dur. Lysippos Büyük İskender’in saray heykeltraşıdır. Sanatçı çok sayıda tunç heykel yapmasına rağmen bunların günümüze sadece kopyaları gelmiştir. Bunlardan biri Apoxymenos adıyla bilinen ve yıkanmadan önce vücudundaki yağ ve çamuru kazıyan genç bir atlet heykelidir. İ.Ö 330 dolaylarına ait heykel tunç orijinalden yapılmış mermer Roma kopyasıdır, vücuttaki destekler tunç orijinali mermere geçirirken gerekli görülmüştür. Burada bu döneme özgü olan ve Lysippos’a atfedebileceğimiz iki yenilik göze çarpar. Bunlardan birincisi Poliklet ölçülerinin yerini alan yeni bir oranlar sistemidir, bu aslında tüm sanatlarda belirgin olan yeni bir zevk anlayışını yansıtır. Apoxymenos daha ince, esnek ve uzun boylu bir figürdür, başı küçülmüş, bacakları uzamıştır, örneğin bir önceki yüzyılda başlar vücudun yedide biriyken, şimdi sekizde biridir. Bacaklar açıktır ve vücudun ağırlığım birlikte taşırlar; Doryphoros’da ya da Poliklet’in diğer heykellerinde göze çarpan taşıyıcı bacak ve rahat bacak ayrımı burada yoktur, ikinci yenilik ise Lysippos’un heykelde üçüncü boyutu yani derinlik boyutunun kullanımını keşfetmiş olmasıdır. Figür sanki mekan içinde hareket ediyormuş gibi üç boyutta verilmiştir, kollarım ileriye uzatmakta ve çevresindeki mekanı sarmakta ve adeta o mekanın içinde bir spiral çizmektedir. Eski Yunan heykelleri katı frontal bir pozda temsil edilir ve en iyi bir ya da iki açıdan görülürdü. Daha sonraki
midena pro tou telous makarize