Gönderen Konu: Sanat ve Hat Sanatı  (Okunma sayısı 1533 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Sanat ve Hat Sanatı
« : 01 Ocak 2009, 10:43:39 »
San’at (sınâ’at, çoğulu sanâyi’) kelimesi Arapça “sana’a” fiilinden türemiştir. Sözlükte “mümârese ile yapılan iş, ustalık, bir maddeye zihinde tasavvur edilen şekil ve sûreti vermek, bir şeyi güzel ve hünerle yapmak” mânâlarına gelir. Umûmî mânâda, düşünülen bir şeyi vücûda getirmek için bilginin tatbîkine san’at denir (Celâl Esad, San’at Kâmûsu, s. 33). Daha dar mânâda ise, güzel san’atlar, yâni zekâ, tecrübe, ilim, hüner ve aşk mahsûlü güzel iş ve güzel eserler hakkında kullanılır. Ekseriyâ san’at denince de bu sâhâ kasdolunur. San’at icrâ eden kimseye san’atkâr, usta veya mâhir adı verilir. Seyyid Şerîf Cürcânî san’atı: “Rûha âit öyle bir melekedir ki, güzel hareketler ve eserler ondan zorlanmadan, tabiî olarak zuhûra gelir. Amelin keyfiyeti ile alâkalı bir ilimdir” diye târif eder. San’at bir melekedir, yâni taklit ve tekrarlar netîcesi kazanılan, rûha âit bir mahâret ve hünerdir. İşte san’at, bu hüner ve kudretin mahsûlüdür. Bir başka ifâdeyle mârifetin amele tatbîkidir. Bu mârifet ruhtan tabiî olarak zorlanmadan fiil hâline gelir; dinleyende ve görende hayranlık ve zevk uyandırır.

San’at, iç dünyâmızı ses, renk, çizgi ve şekil âhengi içinde madde plânına aksettiren, bizde hayranlık uyandıran eser ve hareketlerdir. Dînin, îman ve vecd gibi ulvî heyecanları, ahlâkî değerler, millî zevkler, beşerî ihtiras ve duygular, kat kat ruh dünyâmızı meydâna getirir. San’at, işte bu zengin iç dünyâmızın aşk ve îman aydınlığında idrâkidir ki, derûnî bir hakîkati yaşatır ve öğretir. Dînî, millî ve beşerî bütün duygu ve fikirler, güzellikler san’atın mevzûuna girer. San’atkâr içtimâî kıymetleri, dertleri, zevkleri, sevinci, nefsinde şiddetle yaşayan, şuûrunda yaşatan, duyan kimsedir ki, fertler kendilerini san’atkârda bulurlar. İlim adamlarının tetkik ve araştırmaları gibi, san’atkârın bir eser vücûda getirmek konusundaki cehdi, gayreti de bir usul dâiresinde yapılan şuurlu bir faâliyettir. Şekil, renk ve sesle ifâde edilmek istenen rûhun ıztırapları, sürûru ve güzellikleridir. San’at ruh güzelliğinin madde plânında parlaması olduğuna göre, aslında san’at eserlerine hayranlığımız, şekle sokulan rûha ve fikredir.

San’at bir lisandır. Kökleri mâzîde olan kahramanlıkların örf, âdet, inanç, müşterek duygu ve düşüncelerin lisânıdır. San’at beynelmilel değer taşımakla berâber, bir san’at eserinden, daha çok aynı kültür ve aynı dîne mensup insanlar zevk alır. Bir müslümanın güzel sesli hâfızı dinlerken veyâ mehâbetli bir mâbed karşısında duyduğu mânevî sükûtu, bir başka imâna sâhip kimsenin aynı derecede hissetmesi mümkün değildir. Çünkü san’at eserleri, içinde bulundukları kültür ve inanç çevrelerini tatmin edecek şekilde vücut bulur. Bu sebepledir ki, dünyâ medeniyeti târihinde, zaman ve mekâna göre, çeşitli usûl ve malzemeyle şekillenen pek çok dînî ve millî bir san’at vardır. Bu san’atlar târihî seyr içinde birbirlerine tesir etmekle berâber, her milletin kendi rûhunda içtimâî ve dînî zarûretlerine bağlı yeni bir şekil aldığı için, o milletin öz san’atı olmuştur.

Dünyâ târihinde, milletlerin medenî seviyeleri, bıraktıkları san’at eserleriyle ölçülür. Çünkü bir devrin bütün maddî ve mânevî kültür değerleri en saf bir şekilde san’at eserlerinde bulunur. Ancak millî vasfı olan san’at eserlerinin tesîri bütün medenî dünyâyı sarar ve uluslararası bir değer kazanır.

Milletlerin hayâtı, kökleri mâzîde olan san’atlarının canlı tutulmasına ve öğretilmesine bağlıdır. Bu sâyede millî varlıklarını devam ettirirler veyâ aksi halde târih sahnesinden silinirler. 

Alıntı:
Bedreddin Yazır
Türk İslam Sanatları.com
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
San'atın Gayesi
« Yanıtla #1 : 01 Ocak 2009, 10:45:16 »
San’at, insan ve cemiyetle çok sıkı münâsebeti olan din ve ahlâk gibi içtimâî bir müessese ve canlı bir kültür dalıdır. Âlimin keşfinden ve eserinden daha geniş bir tesir sâhası vardır. Çünkü san’at, fertlerin zekâsına hitap ettiği gibi, gönüllerine de hitap eder. Böylece millî şuûru ve dînî hayâtı daha feyizli ve şevkli yaşamamıza vâsıta olur.

San’atkârın faâliyetine yön veren yetiştiği muhîtin örf, âdet, din ve kültür değerleridir. San’atkâr kendi çevresinde san’at unsurlarını ve malzemesini hazır bulur. Vazîfesi, bağlı bulunduğu ekole kendi hür yaratıcı gücünü de katarak bu malzemeyi ustalıkla kullanmaktır.

San’atkâr, içtimâî zarûretler, meyiller ve buhranlar karşısında, kendi kültür dâiresinin san’at anlayışı içinde, klâsik formdan hic fedakârlık etmeden, cemiyete iyi hisler ve fikirler telkin etmek gayesiyle şuurlu bir faâliyet göstermelidir. Ancak san’atkârın an’anevî usûllere bağlı kalarak kendi san’at gücüyle meydâna getirdiği eserler millî, dînî ve asîldir. Aksi halde içtimâî dalgalanmalarla berâber, ferdlerin estetik anlayışına ve kültür seviyesine göre soysuz ve fânî, san’at eserleri meydana gelir ki, bunlarda müstakbel nesiller hiçbir mânâ bulamazlar. Öyle bir san’at eseri yaratmalıdır ki, yaşayan ve gelecek nesiller onda ruhlarını yoğuracak, şekillendirecek aşk, îman ve ideali bulmalıdır. Böyle ölümsüz eserler ise san’atkârın kendini aşıp, kendi millî ve dînî değerlerinden beslenmesiyle mümkündür.

San’atı Allah için, beşeriyetin tekâmülü için kullanılmasını bilen Dede Efendi, Itrî, Mîmâr Sinan, Şeyh Gâlib, Şeyh Hamdullah, Râkım gibi büyük san’atkârların bu anlayışla büyük eserler verdikleri, asırlardır kitleleri dînî vecd içinde Allah’a yaklaştırdıkları muhakkaktır. Bugün bestelenmiş gibi hâlâ coşkuyla söylenen Tekbir, Salât, Allah’ı arayan rûhun ilâhî güzellik karşısında duyduğu hayranlığın ifâdesinden başka ne olabilir? Bunlar bugün olduğu gibi yarın da ruhlara hayâ ve sükûn verecektir. Ya şu önünde küçüldüğümüz, çoklukta birliği ifâde eden mehâbetli câmiler: Süleymâniye, Sultan Ahmet ... bizi secdeye, bizi ümit dolu duâya dâvet etmiyorlar mı? Yüzyıllar ötesinden Âşık Yûnus, hâlâ aramızda değil mi? Her dost meclisinde onun şifâlı ellerini gâh mûsikî gâh şiir kalıpları içinde üstümüzde hissetmiyor muyuz ?   
 

Eğer bir mü’minin kalbin kırarsan,
Hakk’a eylediğin secde değildir.
Hakk’ı arar isen, kalbinde ara;
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir   
 

Derken san’atının şâhikasında, şiirinin ipek kanatları mûsikînin kudretiyle birleşerek nice uyuyan canlara hayat iksîri, azgın nefislere îtidal ve sükûnet, Hak yolcularına rehber olmuyor mu ?

Görülüyor ki, san’at, milletlerin hayâtında duygu ve düşünce birliği sağlayan önemli bir unsurdur. Mevlânâ ve Yûnus Emre gibi dâhîler, ruhlarının serhatlerinden kopup gelen feryatları, zevkleri, güzellikleri beşer kulağına fısıldayarak kitleleri arkalarından sürüklemişler, dirliği ve düzeni bozulmuş cemiyetlerde tefekkür ve îman birliği sağlamışlardır.

İlim ve irfan seviyesi yüksek cemiyetlerde san’at zevki, asîl bir duygu olarak insanları rûhen tatmin eder, yüceltir. San’attan anlamak ve zevk almak, fertlerin sâhip oldukları din ve san’at terbiyesine, kültürlerine bağlıdır. Dîni, insan benliğini saran ulvî heyecanlar olarak kabul edersek, aşk, îman ve edep gibi derûnî hayâtın güzelliklerine, sırlarına ancak san’at yoluyla varabiliriz. San’atta bir medeniyetin rûhu gizlidir. Bir medeniyetin uzun bir târihî tecrübeden sonra, en son elde edilen meyvesi san’attır. Bir cemiyetin ilk çöküş işâretleri de, san’at sâhasında başlar. San’atı yozlaşan toplumlarda maddî ve mânevî değerler yıkılır.

San’at, iyi bir mürebbîdir. San’atın nefis ve irâde terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen ecdâdımız, tahsil çağına eren gençleri, kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak, onlara bir hayat disiplini kazandırmak için mûsikî ve hüsn-i hat gibi san’atlarla meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler, hocalarının dizi dibinde hem yazı öğrenirler hem de şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünkü yazı tahsîli ile berâber sabır, devamlı çalışma, temizlik ve tertip gizi güzel hasletler de kazanılırdı. Bu sebepledir ki, Osmanlılar’da Enderun Mektebi, bilhassa daha geniş sâhada tekkeler, mûsikî, hat, tezhip, cilt gibi san’atların öğretildiği birer güzel san’atlar akademisi mevkiinde idi. Bu mânevî eğitim merkezlerinde fertler, cemiyete zararlı duygu ve düşüncelerden arındıktan sonra, okla yayın çekilişi ve sonra hedefine fırlatılışı gibi, cemiyete hediye edilir; her biri muhîtine huzur ve sükûn veren mânâ erleri olarak hizmette bulunurdu. Hâsılı İslâm tasavvufu ile gelişip kıvâmını bulan san’atlarımız, fertlerin dînî vecîbelerini vecd ile îfâ etmelerine vesîle olur. Müşterek inanç ve kültüre bağlı insanlar arasında duygu ve düşünce birliği sağlayarak millî varlığın devamlılığını te’min eder; ruhlara sükûn, sefâ ve bekâ hissi verir. Güzeli öğretir, bedîî zevkleri geliştirir. Dîni ve millî hayâtın kıymetlerini âleme yayarak dâimâ canlı tutar, rûhun madde üzerinde hâkimiyetini sağlar. Ferdî duyguların cemiyete zararlı kısımlarını tasfiye ederek nefis ve irâde terbiyesinde mühim rol oynar. 
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
İnsan ve Güzellik
« Yanıtla #2 : 01 Ocak 2009, 10:45:56 »
Güzelliği gören ve duyan bir varlık olarak dünyâya gelen insanoğlu, güzel sesler, güzel yüzler karşısında birdenbire heyecanlanır, rûhu titrer. Sanki onu daha evvel görmüş, tanıyormuş gibi hayranlık duyar. Elest Bezmi’ndeki hâtıraları canlanır. Az çok her fânîde bu hatırlama, bu özlem mevcuttur. Ancak herkes kendi talebi nisbetinde duyar ve anlar.

Güzel sesli bir san’atkârı veyâ usta bir neyzeni dinlerken elimizde olmayarak çıkardığımız ahlar, eninler, feryatlar, ummâna doğru çağlayan sular gibi, rûhun aslını arayışı, asıl vatanına duyduğu hasretin tezâhürüdür. Hicran derdi ile feryat eden ruhlar, yalnız mûsikî ile avunur, ferahlar. Tıpkı kabaran denizlerin, fırtına dinince sâkinleştiği gibi. Anne kucağında ağlayan çocuk, ninni nağmeleri ile uyur. Çölde develer de yüklerinin ağırlığını, sâhibinin söylediği mavallarla unuturlar.

Elbette dağların taşların kabul etmediği aşk emânetini yüklenen insanın, aslına

dönünceye kadar, çilesi çok büyük olacaktır. Rûhun aslına doğru hareketi aşkın eseridir. Aşk, kalbin güzele doğru meylidir. Aşksız hakîkate ulaşmak, bu âlemde îlâhî sesler duymak mümkün değildir. Seyretmeye doyamadığımız mîmârî eserler, minyatürler, tezhipler, hatlar; dinlemekten bıkmadığımız besteler, ilâhîler, şiirler, aşk ve îmânın gözyaşları, ihtiraslar, ümitler, arzular bekâ mülküne perde olur. Hayattan şikâyetler, ruh ızdırapları, hep hakîkati gizleyen nefsin eseridir. Ancak kendini hapseden bu perdeleri yırtarak sonsuzluğun kapısını açabilen ruh, eşyâda ve bedenlerde parlayan güzelliklerin yırtarak sonsuzluğun kapısını açabilen ruh, eşyâda ve bedenlerde parlayan güzelliklerin asıl mânâlarını, ilâhi güzelliği temâşâ eder. Sözü Niyâzî-i Mısrî’nin şu beyitiyle bağlayalım:   
 
Âlem anın hüsnünün şerhinde olmuş bir kitap
Metnin istersen Niyâzî sûret-i insâna bak   
 
Neden güzel dedik, aşk dedik, îman dedik, ilâhî güzellik dedik? Çünkü İslâm san’atı böyle bir görüşün mahsûlüdür de onun için.

Hat, Arapça bir kelimedir. Sözlükte “ince, uzun doğru yol, birçok noktaların birbirine bitişerek sıralanmasından meydâna gelen çizgi, çizgiye benzeyen şeyler ve yazı” gibi anlamlara gelir. Bu kelime, özellikle İslâm kültüründe, yazı ve güzel yazı (hüsnü’l-hat, el-hattu’l-hasen) mânâlarında kullanılmıştır. Hüsn-i hat, estetik kurallara bağlı kalarak, ölçülü, güzel yazma san’atıdır; fakat yalnız İslâm yazıları için kullanılan bir tâbirdir. San’atkârına verilen en eski lâkab kâtip, muharrir ve verrak kelimeleridir. Takrîben IV.(X) asırdan sonra hattat denilmiştir (Tuhfe, s. 309). İranlılar hattat karşılığında hoş-nüvis (güzel yazan) kelimesini kullanmışlardır. Osmanlılar’da kâtip, hattat ve hoş-nüvis kelimeleriyle berâber, yazı husûsiyetlerine göre farklı isimler de kullanılmıştır. Farsça’dan Türkçe’ye geçen bu tâbirler yazı nev’ine göre değişir: Nesta’lîk yazana talîk-nüvis, celî yazana celî-nüvis, siyâkat yazana siyâkat-nüvis, dîvânî yazana çep-nüvis denilmiştir. Mehmed b. Tâceddin (ö. 996-1588) Kâvâid-i hüsn-i hat risâlesi’nde (vr. 4a , 4b) hattat mânâsında yazar kelimesini kullanılmış ise de fazla rağbet görmemiş, bunun yerine İslâm yazılarını güzel yazma ve öğretme hünerine sâhip san’atkâra hattat, bu san’ata da hattatlık denilmiştir.

Hat, sözün veyâ ruhta cereyan eden fikir ve duyguların alfabe ve yazı vâsıtaları ile resmedilmesidir. Nitekim büyük matematikçi Öklid de aynı mânâya işâretle: “Hat, her ne kadar maddî âletlerle meydâna gelirse de o, rûha âit bir hendesedir” demiştir.

Zihinde lâtif bir halde bulunan mânânın vücûdu için kesif bir mahalle, yâni kâğıt, mürekkep, harf ve kelimelere veya seslere ihtiyâcı vardır. Sesler sözlerin, sözler zihinde var olan, idrak olunan bir mânânın, his ve hayallerimizin ifâdesidir. Söz ve yazı her ikisi de hayâl, his ve idrak sâhasında doğan bir mânâyı açıklar. Ancak söz, dinleyenin idrâkî ile sınırlı kalırken, yazı hem dinleyenin hem de uzakta bulunan kimselerin ve gelecek nesillerin his ve idrak sâhasında doğan bir mânâyı açıklar. Ancak söz, dinleyenin idrâki ile sınırlı kalırken, yazı hem dinleyenin hem de uzakta bulunan kimselerin ve gelecek nesillerin his ve akıllarına kadar uzanır. İnsanlık târihinde gelişmiş büyük medeniyetler, yazıyla devredilen bu ilim ve kültür mîrasının üzerinde yükselir.

Bilindiği gibi dünyâ târihinde kurulmuş çeşitli medeniyetler ve bu medeniyetlerin dayandığı bir yazı dili vardır. Yeryüzünde geniş bir coğrafyaya sâhip olan İslâm medeniyetinin yazı dili de Arap yazısıdır. Nabat yazısından alınan ve Arap dilinin fonetiğine uygulanan Arap alfabesinde (hurûfü’l-hecâ) yirmi sekiz harf ve bunların basit şekilleri ve isimleri vardır. Elif, bâ, cim gibi resimler seslerin hat denilen alâmetleridir.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
İslâm Yazılarını San’at Seviyesine Yükselten Sebepler
« Yanıtla #3 : 01 Ocak 2009, 10:46:29 »
Arap yazısı İslâmiyet’le berâber yeni bir safhaya girmiş, medenî nizâmın tesîsi, İslâm’ın tebliğ ve telkîni, vahyin yazılması, muhâfazası ve yayılmasında vâsıta olmuştur. Hat, h. I. Ve II. Asırlarda bir yazı sistemi olarak gelişirken, diğer taraftan da san’at yazısı mevkiine yükselmiş, İslâm san’atlarının en önemli şûbelerinden biri olmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm’i Allah sözüne yaraşır güzellikte yazma heyecânı, gayret ve titizliği “güzel şeyler güzel mahfazalara konulur” anlayışı, yazının san’at yazısı (hüsn-i hat) seviyesine yükselmesinde önemli bir âmil olmuştur. Kur’ân’ın mânâsı ve lâfzı gibi yazısı da kudsî bir karaktere sâhiptir. Bu, İslâm yazılarından ayrılmayan bir vasıftır. Hattâ bâzı İslâm bilginleri Kur’ân’ın lâfzı ve mânâsı gibi, yazısının da ilâhî vahye dayandığını ileri sürmüşlerdir. Müslümanlar bu anlayışla bir ibâdet coşkusu, disiplini içinde Kur’ân’ı istinsah etmişler, ilâhî mesajın gönüllere iletilmesine vâsıta olmuşlardır.

Kur’ân’ın gâyelerinden biri insanoğlunun gönül gözünü açarak maddî ve mânevî güzellik karşısındaki hassâsiyetini ve doğuştan var olan san’at duygusunu ve kâbiliyetini geliştirmek ve yön vermektir. Dış âlemi seyreden gözden ayrı olan basîret gözü, ancak Kur’ân’ın hikmet nûru ile aydınlanır. Kur’ân’ın telkîn ettiği ahlâk güzelliği ile nefsini ıslâh ederek gönül gözünü cilâlandıran kimse güzellikleri görür, yaradılışın hikmetini ve eşyânın hakîkatini idrak eder. Müslüman hassas, içli, güzeli arayan ve görebilen bir ruh yüceliğine ve sâfiyetine sâhip olmalıdır. İslâmiyet “Allah güzeldir, güzeli sever” (Müslim, “îmân”, 147) düstûru ile müslümanların arınmış bir ruh güzelliğine sâhip olmalarını, bu iç sâfiyetin de hayâtın bütün safhalarına, iş ve san’at hareketleri olarak yansımasını istemiştir. İnsanoğlu bu kemâli tahsil için yaratılmıştır. Güzellikleri görmeyen göze göz denilmez, kör denilir. “(Sana karşı çıkanlar) hiç yer yüzünde dolaşmadılar mı? Zîra dolaşsalardı, elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz; lâkin göğüsleri içindeki kalpler kör olur.” (el-Hac 22/46). “Bu dünyâda kör olan kimse, Âhiret’e de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” (el-İsrâ 17/72). “De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz ?” (el-En’âm 6/50).

Allah tarafından renk ve biçim güzellikleriyle yaratılmış olan yer yüzü bir san’at şâheseridir. Gökler ve yer ne kadar güzeldir. Bu emsalsiz güzelliklerin seyrine doyulmaz, sırlarına erilmez: “Yeri de (güzel renk ve biçimlerle döşedik. (Bak işte biz) onu ne güzel de döşemişizdir” (ez-Zâriyât 51/48). “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah’ın yaradışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyormusun?” (el-Mülk 67/3). “O, yerleri ve gökleri, gerektiği gibi yarattı. Sizi şekillendirdi. Biçimlerin de en güzelini verdi. Sonunda ancak O’na dönülecektir.”(et-Teğâbün 64/3). Kur’ân-ı kerîm, etrâfımızı saran bu güzelliklerin ince bir tefekkürle akıl ve his yoluyla idrak edilmesini ve ibretle seyredilmesini ister: “Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaradan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaradan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (er-Ra’d 13/3).

Güzel ses ve güzel biçimler ruhlarda mukaddes ateşi uyandırmak içindir. Fakat, asıl olan mutlak güzelliği, mânâyı his ve akılla idrak etmektir. Hz. Muhammed “Kur’ân’ı sesinizle süsleyiniz” (Buhârî, Tevhîd, 52). “Allah hiç bir şeyi Peygamberin Kur’ân’ı güzel sesle okuduğunu dinlediği gibi dinlememiştir.” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 19) buyurarak Kur’ân’ı güzel sesle okumaya teşvik etmiştir. Bu sebepledir ki asırlardır Kur’ân’ın tilâveti müslümanlar arasında rûhânî bir kıymet kazanmıştır. Müslümanlar Kur’ân’ın güzel sesle kırâati esnâsında duydukları mânevî hazzı hiçbir san’atta bu derece hissedemezler. İnsicamlı ve kudsî olan lâfızlara güzel sesin de iştirâkiyle ruhlarda mânevî bir inkılâp meydâna gelir, gönüller feyz ve bereketle dolar, bilgiyle aydınlanır. Dünyâ târihinde görülen büyük san’at âbideleri dînî bir îmânın ve heyecânın mahsûlüdür. Âyet ve hadislerde ilim ve mârifetin, rütbelerin en üstünü sayılması, medenî yükselişin ancak ilim ve san’atla olabileceğinin öğütlenmesi, müslümanların ilim ve san’at aşklarını harekete getirmiş, güzel yazmaya yöneltmiştir.

Yazının insan için önem ve zarûretine, kudsiyyetine işâret eden pek çok âyet ve hadîs vardır. Allah’ın insanlığa ilk hitâbı oku ve yaz emridir. “Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. O, keremine nihâyet olmayan Rabbinin adıyla oku ki O, kalemle yazmayı, bu vâsıta ile insana bilmediğini öğretti. (Okumamaktan) sakın! Muhakkak ki ilme ihtiyaç hissetmeyen insan azar” (el-Alak 96/1-6), “.... Hiç bir kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın, yazsın” (el-Bakara 2/282). Bu âyetlerde Allah, yazı öğrenimini kendi nefsine bağlamış, yazı ve ilmin insanoğluna verilmiş sayısız nîmetlerin en önemlilerinden biri ve ilk vazîfenin öğrenmek ve yazmak olduğunu vurgulamıştır. Yine: “Hokka ile kaleme ve ehl-i kalemin satıra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için yâ Muhammed” (el-Kalem 68/1) âyeti ile de yazının ehemmiyet ve fazîletine işâret edilmiştir. Bize kadar ulaşan ve yazıya teşvik eden hadislerde de “İlmi yazıyla bağlayın”, “Hikmet müslümanın kaybolmuş malıdır; nerede ve kim de bulursa almalıdır.”, İlmi Çin’de de olsa arayınız. Çünkü ilim kadın erkek herkese farzdır”, “Çocuğun annesi ve babası üzerinde üç hakkı vardır. Güzel yazmayı, yüzme ve ok atmayı öğretmek ve ona helâl rızık yedirmektir” buyurularak, bilginin unutulmaması, kaybolmaması için yazıyla bağlanması gerektiği, güzel yazı öğrenmenin zarûreti, bunun akıl ve his dünyâmızı zenginleştirerek mutluluk vereceği ifâde edilmiştir.

Bu âyet ve hadisleri hayâta geçiren müslümanlar yükselme devirlerinde askerî, siyâsî ve iktisâdî başarılarını ilim ve san’at sâhalarındaki hamleleriyle birleştirerek en yüksek medenî seviyeye ulaşmışlardır. İslâm devletlerinde âlim ve san’atkârı korumak, desteklemek devlet geleneği hâline gelmiş; halîfeler, sultanlar, vezirler ve zenginler vakıflar kurarak geleceğe ışık tutacak kalıcı âbide ve eserlerin yaratılmasında öncülük etmiş, çevrelerinde yüksek seviyede san’at muhitleri oluşturmuşlardır. Böylece devlet himâyesine alınan ilim ve san’at, iktisâdî refâhı ve siyâsi istikrârı sağlamış toplumlarda daha çok gelişme zemîni bulmuş, rağbet görmüştür.

Yeryüzünde kullanılan yazılar arasında san’at yazısı olarak gelişmeye en müsâit, belki de en zengin yazı Arap yazısıdır. Mûsikî ve resim gibi yazı da beşerî ve dînî duyguları ifâdeye muktedir bir san’attır. Yazıda dik hatlar ritmi, yatay çizgiler devamlılığı ve muvâzeneyi sağlar. İncelerek biten harfler, eğriler, nağmelerdeki pes ve tiz sesler gibi insan rûhunda içli ve ulvî duygular uyandırır. En basit kûfî yazıda bile kuvvetli bir karakter görülür.

Milletlerin san’at gelenekleri ve zevkleri yazı estetiğini etkilediği gib san’atkârın şahsiyeti de yazıya bir husûsiyet kazandırmıştır. İslâm öncesi Göktürk ve Uygur Türklerinde kitâbe ve kitap yazılarının gelişmiş olduğu bilinir. İşte bu eski kültür ve san’at geleneğine dayanarak Türkler müslüman olduktan sonra da İslâm yazı üslûplarının en önemli tekâmül merhalelerini gerçekleştiren hattatlar yetiştirerek, bu sâhadaki zevk ve kabiliyetlerini göstermişler, İslâm yazılarının estetik değer kazanmasında târîhî bir rol oynamışlardır. 
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
İslâm Yazılarında Güzellik (Âhenk)
« Yanıtla #4 : 01 Ocak 2009, 10:47:08 »
Hat san’atının kazandığı estetik kıymetleri açıklamadan önce, güzellik kavramı üzerinde durmak gerekir. Antikite’den beri estetikçiler san’atta güzelliğinin kaynağı, mâhiyeti ve boyutları hakkında çeşitli teoriler geliştirmişler ve güzelliği organik ve maddî güzellikler, renk, şekil, ses ve hareketlerin güzelliği; fikrî güzellikler ve mânevî güzellikler olmak üzere çeşitli sınıflara ayırmışlardır. Ayrıca güzelliği daha iyi anlamak ve açıklamak için güzelin latîf, ulvî, hoş, mükemmel, faydalı, hakîkat ve âhenk gibi diğer estetik değerlerle mukâyesesi yapılmıştır. Netîce olarak güzelliğin bu değerlere karıştırılmaması görüşü savunulmuş ve “Güzel bize kendisinden beklediğimiz şeyleri veren değil, bizi her lahza, kendisine çeken, hayrete düşüren, rûhumuzu istîlâ eden, bizde ezelî hâtırâlar uyandıran şeydir. Estetik duygular ise, güzeli hatırlatan ve hazırlayan unsurlardır. Bu sebeble mâhiyeti bakımından bunlar güzelden farklıdır” diyerek, güzel idesiyle estetik unsurların farklı şeyler olduğu ifâde edilmiştir.

Eflâtun, güzelliği mutlak ve izâfî olmak üzere ikiye ayırır. Ona göre: “Gördüğümüz maddî güzellikler, dünyâya gelmeden önce ideler âleminde seyrettiğimiz âlî ve mükemmel güzelliklerin hâtıralarını canlandırır. Tabiat ve san’at eserlerinde bizim hayranlık duyduğumuz hal ve keyfiyete gelince, bunlar hayat, hareket, çeşitlilik ve âhenkten başka bir şey değildir. Rûhun hayranlığını cezbeden şekil, renk ve ses güzelliğidir. Güzel bir objeyi görünce onu evvelden tanıyormuş gibi hayranlık duyarız. İşte bu bir hatırlamadır; yâni ezelî olan ideler âleminden ayrı düştükten sonra da onu silik ve zayıf bir sûrette hatırlayıştır. Eserden müessire yükselen biri için maddî güzellikler değil, rûhun güzelliği önemlidir.”

Aristo ise güzeli nizam, tenâsüp, âhenk, orantı, belirli hudut ve büyüklük gibi niteliklerin topluca uyumu olarak târif eder. Şu var ki estetikçiler arasında güzeli âhenk ve ifâde ile târif edenler çoğunluktadır. Bunlara göre âhenk ve ifâde bakımından mükemmel olan eser güzeldir. Âhenk zarûrîdir; fakat kâfî değildir. San’at eseri güzel duyuların, fikrin ve kalbin berâberce tatmin edildiği nisbette güzeldir” diyerek, güzelliği âhenkle açıklamışlardır.

Ayrıca bâzı estetikçiler âhengi “Çoklukta bir nizâmı, parçayla bütün arasında tam bir muvâzene, renk, ses veyâ şekiller arasında uygunluk” diye târif etmişlerdir. Bu târiflere göre san’at güzellik, güzellik de âhenktir. Âhenk ise parçaların bütün içinde nisbet ve dengesinden doğar. Bu armoni mûsikîde ritm ve seslerin, resimde renk ve çizgilerin, mîmârîde eserin bütünü içinde unsurlarının birlik ve uygunluğundan ibârettir.

Diğer san’atlarda olduğu gibi İslâm yazılarında güzellik de fizîkî ve mânevî âhengin netîcesidir. 
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
İslâm Yazılarında Mânevî Âhenk
« Yanıtla #5 : 01 Ocak 2009, 10:47:46 »
Hat, göze hitap eden dînî bir san’attır. İç âhenginde (derûnî âhenk) İslâm tefekkür, îman ve heyecânı hâkimdir. Asâletini, karakterini, estetiğini, milletlerin zevkleriyle berâber, İslâm dîninden alır.

İslâmiyet’te Kur’ân’a ve kitâba verilen önem yazı, tezhip ve cilt san’atlarının gelişmesine yol açmıştır. Bu sebeble hat san’atının en güzel örnekleri Kur’ân-ı Kerîm’ler, hadîs ve hikmetli sözlerin yazıldığı levhalar, hilyeler, kıt’alar ve murakka'lardır.

İlâhî bilgiler ve hikemî sözler, beliğ ifâdelerde yazıyla vücût bulur; işitilen, görülen ve kalben hissedilen bir safhaya ulaşır. En güzel kelimelerden âhenkle dizilmiş lâfızlarıda, en güzel şekillerde, hep aynı kaynaktan su gibi akan, Allah’ın, rasûlünün ve velîlerin insanlığa duyurmak istediği mânâlar, yüksek hakîkatlar yüz gösterir. Harf ve lâfızlar ilâhî bir mesajla kaynaşır, bütünleşir, kudsî bir karakter kazanır.

Güzel yazı, Mushaf, kitap ve murakka’lardan başka, devlet teşkîlatında, mîmârîde, kitabe, kubbe ve kuşak yazılarında, mezar taşlarında, ahşap ve mâden işlerinde, kumaş, çini, tuğla ve dekorasyonlarda da dînî hislerle yazılmış ve işlenmiştir. Böylece hat, içtimâî hayâtın her safhasında kendini göstermiş, hem güzellikle ülfet etmemize hem de ifâde ettiği mânâ îtibâriyle hayâtî bir düstur kazanmamıza vâsıta olmuştur.

İslâm san’atları üzerinde inceleme yapan Batılı araştırmacılar hat san’atının İslâm tefekkürünün bir tecellîsi olduğunu, târihte minyatür ve şiir san’atlarının üstünde bir dînî tesir icrâ ettiğini ifâde etmişlerdir. Arthur Upham Pope, hat san’atını değerlendirirken şunları yazıyor: “Hat, Orta çağın ilk zamanlarından beri nakkaşlar, minyatüristler ve mîmarlar için, müşahhas idealler ortaya koymuş ve vazgeçilmez bir disiplin sağlamıştır. Aynı zamanda mîmarî süslemelerde derin bir tesir yapmak sûretiyle cevherini teşkil etmiştir. Bu arada da san’atlar üzerinde denetleyici bir rol oynamıştır.

Hat, Minyatür san’atının ikiz kardeşi, ekseriyâ da efendisi olmuştur. San’atkârlardan bâzıları her iki sâha da da aynı derecede de temâyüz etmişlerdir. Çok sayıda önemli minyatürist ve nakkaş ilk eğitimlerini yazıda görmüşlerdir.

Kültürlü müslümana göre hat, ressamın kullanmak zorunda olduğu vâkıaların müdâhalesi olmadan ilâhî güzelliğin en yakın tercümesidir.

İslâm san’atları üzerinde yapılan bâzı incelemelerde, yazı san’atının ulaştığı bu şekil ve çizgi zenginliğini, hadislerde canlı varlıkların tasvîrini yasaklayan hükümlere bağlamışlardır. Bu dînî yasak karşısında çalışması son derece sınırlı, dar bir sâhada kalan san’atkârın bütün san’at ve güç ve cevherini yazı ve nakış san’atlarına verdiğini ifâde etmişlerdir.

Bu görüşleri kısmen kabul etmekle berâber müslüman san’atkârın, Batı’da resim san’atının dahî ulaşamadığı ifâde, güç ve form zenginliğini, İslâm’ın telkinlerinde ve Allah anlayışında, san’atkârın aşk, edep ve îmânında aramalıdır. Sâdece hat değil, diğer İslâm san’atları da Allah inancının ve hissinin etrafında şekillenir; bu san’atların aralarında bir ayniyet vardır. Bir merkez etrafında örülen nakış, mîmârî ve mûsîkî san’atlarının teferruatında ve eserin bütününde vahdet, yekpârelik, vekar ve mantıklı bir üslûp görülür. Merkezî kubbe etrâfında âhenkle yükselen mîmârîmiz., tek sesli mûsikîmiz Allah’ın birliğini sembolize eder. Hat san’atında birer rumuz ve alem olan harflerin her birinin tasavvufî düşüncede ifâde ettiği mânâ vardır. Bütün harf, kelime ve cümleler noktada gizlidir. İlâhî öze işâret eden noktanın ilk tecellisi “elif” tir. Şekil ve mânâ bakımından diğer harfleri nefsinde toplayan elif (İbn Sâyi’, Tuhfetül üli’l-elbâb..., s. 67), Allah’a ve onun birliğine işâret eder. Mürekkebin elif’ten diğer harflere akışı da ilâhî sıfatların bu âlemde zuhûrunu ve yaradılışı sembolize eder (bk. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütuhât, Kâhire 1985-1405, c. I, s. 231-361; Annemarie Schimmel, Calligraphy And Islamic Calture, s. 150-154). Bu düşünce şu beyitte ne güzel ifâde ediliyor.   
 
Bir kitâbullâh-ı âzamdır serâser kâinat
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar   
 
Lügât bilginleri de harflere ayrı ayrı mânâ vermişlerdir. Meselâ elif, hâlinde yegâne olan kimse mânâsınadır (bk. Halil b. Ahmed, el-Hurûf, s. 28,33; Müstakimzâde, Tuhfe, s. 629-636)

İslâm düşüncesinde “Yer yüzünde bulunan her canlı fânîdir. Ancak azamet ve ikram sâhibi olan Rabbinin zâtı bâkîdir” (er-Rahman 55/26,27). “Allah’ın zâtından başka her şey yok olucudur” (el-Kasas 28/88), “Nereye dönersen Allah’ın cemâli oradadır” (el-Bakara 2/115), “Allah göklerin ve yerin nûrudur” (en-Nûr 24/35). Allah’ın aşkından ve cemâlinden gayri her şey fânîdir. Ancak ona zeval ve nihâyet yoktur. Bütün güzellikler ondan bir parçadır, bir cüzdür; ama kül değildir. Bu güzelliğe ise ancak aşk ve îmanlar, Fuzûlî’nin:   
 
Nem var ki lâf idem özümden
Mahv eyle beni benüm gözümden   
 
Kendi varımı görmeyeyim, gözüm senden başka bir şey görmesin” dediği gibi kendimizi silerek varabiliriz. Bu âlemde olan sûretler, şekiller ve varlıklar hep birer vehim ve hayâlden ibârettir. Geçici olan bu güzelliklerin anlatılmaya değer bir tarafı yoktur. Şekillerin üstüne yükselmeli, yok olan güzelliklere bağlanıp kalmamalı, değişmez hakîkatı aramalı ve hissetmelidir. Bu telkinler müslüman san’atkârın çalışmalarını yönlendirmiş, yazıyı rûhânî, mücerred bir nakış hâline getirmiştir.

Avrupa san’atında Rönesans’tan XIX. Yüzyıla kadar bütün resim üslûplarında Hıristiyanlığın Tanrı anlayışının tesirleri görülür. Hıristiyan inancına göre Tanrı, Mesîh’in şahsında insan sûretine girerek yer yüzüne inmiştir. İnsan vücûdundan ayrılmayan bu Tanrı tasavvuru san’atkârların, güzelliği şekil ve vücud güzelliğinde aramalarına sebeb olmuştur. Îsâ, Meryem, melekler ve azizlerin tasvir edilerek kiliseye girmesi; resim ve heykel san’atlarının gelişmesine yol açmıştır. Ancak, XX. Yüzyıl Avrupa san’atının tabiatçı san’at anlayışında büyük değişiklikler olmuş, realist ve natüralist üslûplar yerini Sürrealist (Gerçeküstücülük) diye adlandırılan, tabiatı sonuna kadar duyan, fakat kopye etmeyen san’at akımlarını bırakmıştır. Bâzı araştırmacılar Sürrealistlerin resim anlayışı ile Doğu minyatür ve nakışları, yazıları ve Ortaçağ resimleri arasında bir benzerlik görmüşler, yazı san’atını sürrealist bir resim olarak değerlendirmişlerdir. Şüphesiz resim gibi bütün yazılar da duygu ve düşüncelerimizin resmidir. Fakat her biri kendi gelenek ve kanunları içinde ayrı birer san’at dalıdır. Tetkik edilirse hat san’atı ile sürrealist resim anlayışı arasında şekil ve mânâ bakımından hiç bir benzerlik görülmez. Hattat çeşitli üslûpların kanun ve nizamları, geleneği içinde kendini silerek, din ile kaynaşırken, Sürrealist ressamlar hür ve ferdî ifâde ile insanı ve insan şahsiyetini doğrudan doğruya dile getirmeye çalışırlar. Hat san’atı İslâm medeniyetine mahsus bir san’attır. Müslümanların millî zevk ve gelenekleriyle biçim ve karakter kazanmıştır.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: San'at ve Hat San'atı
« Yanıtla #6 : 01 Ocak 2009, 10:49:53 »
Terkip (İstif, Kompozisyon)
Levha, kîtabe ve câmi yazılarında kullanılan celî-sülüs kompozisyonlarda tenâsüple berâber, terkip ve istif de aranan önemli sanat unsurudur. Hattatların irâdi ve şuurlu olarak uzun müddet denemelerden sonra meydana getirdikleri eserler, istif hâlinde olanlardır. Bir ressamın veyâ bir şâirin eserini tamamlamak için uzun müddet çalışması gibi, bir hattâtın da yepyeni ve orijinal bir istif yapabilmesi için pek çok kompozisyon denemelerine, dikkatli tashihlere ihtiyâcı vardır.

Celî-sülüs istifler ekseriyâ aşağıdan yukarı doğru iki üç kat dikdörtgen, dâirevî veya beyzî vb. Bir satıhta harflerin ve kelimelerin göze hoş gelecek şekilde kompoze edilmesidir. Yalnız terkip, harf ve kelimelerin gelişigüzel bir araya getirilmesi, üst üste yığılması veyâ çizmek, taklît etmek sûretiyle resmedilmesi olmayıp hattatın estetik kâidelere ve teşrîfâta uygun bir şekilde ustalıkla kalemini yürütmesidir. Metnin okunuş sırasına göre aşağıdan yukarı doğru harf ve kelimeler arasında takdim ve tehir yapmadan teşkil edilen istiflere “teşrifatlı” veya “teşrifatı yerinde” ; harf ve kelimelerin yerleri değişmiş ise “teşrifatı bozuk” denir. Teşrîfatsız yazıların okunma güçlüğüne karşılık teşrifatlı istiflerin okunması daha kolaydır. Türk hattatları bilhassa âyet ve hadislerin okunuşunda bir hataya sebebiyet vermemek için teşrîfâta hassasiyetle riâyet etmişlerdir. Celî kompozisyonlarda dâimâ bir merkez vardır. Bu merkez etrafında çizgi ve kütleler, hiçbir yerinde eksiklik, taşkınlık olmayacak şekilde örülerek, kaynaşarak, organik bir bütünlük, vahdet kazanır ve küplü, çanaklı harfler, keşîdeler, işâretler tam bir denge hâlinde dağılır. Harfleri sınırlayan çizgi ne kadar temiz, keskin, akıcı, canlı, yazı ne kadar metin yazılmışsa san’at eseri de o derece mükemmel olur. Çizgi kudretini, keskinliği nerede kaybederse, orada kopye ve beceriksizlik ortaya çıkar.   
 
Malzemenin Yazı Güzelliğine Tesîri
Yazı san’atında kullanılan kalem kâğıt ve mürekkebin tabiatı da yazı estetiğine iştirak eder. Kalemin açılışı, kalınlığı, kâğıdın rengi ve dokusu; mürekkebin rengi, akıcılığı yazının fizîkî âhengine tesir eder. Yazı san’atı, İslâm cemiyetlerinde büyük bir kıymet kazanırken yazı âlet ve malzemeleri de birer san’at kolu olarak gelişmiş, bilhassa Osmanlı Türklerinde kâğıt boyama, âherlemede renk zevki ve bilgisi bakımından üstün bir seviye kazanılmıştır. Osmanlılar’da renk zevki ve bilgisi o kadar çok gelişmiş ve klâsikleşmiştir ki, Şeyh Hamdullah’ın yazdığı kâğıdın rengi dahi taklît edilmiştir. Yazının bezenmesi maksadıyle yazı dış bordüründe yer alan ebrû veyâ tezhip, renkli ve altın cedveller, kağıdın rengi, yazının fizîkî güzelliğini tamamlayan unsurlardır.   
 
   
Psikolojik Estetik
Yazı san’atı geleneklerin ve üslûpların kesin kâideleri içinde kalmakla berâber hattatın kişiliğine de bağlıdır. San’atkârın iç dünyâsı yazıya akseder. “Üslûbu beyan ayniyle insandır.” Hattâtın ruh hâli, ızdırapları, buhranları ve kemâli yazıda görülür. Yazıdaki sevimlilik, yumuşaklık veyâ sertlik, rahatlık veyâ sıkışıklık, keskinlik, nizam, temizlik, titizlik, azamet ve vekar gibi bizde hayranlık uyandıran değerler san’atkârın kendisidir. San’atkârın ruh hâline göre yazı estetik değer kazanır; bu, yazı güzelliğine tesir eder. Çünkü san’at kişinin öz varlığının eseridir.

Hattatın bağlı olduğu yazı üslûbuna hâkimiyeti, zekâsı, zihninde tasarladığı istif biçimlerini kağıda geçirebilme gücü, yazı estetiğini etkiler. Bu sebebledir ki hemen hemen bütün hattatların başlangıç (evâil) orta (evâsıt) ve olgunluk (evâhir) devirlerinde verdikleri eserler birbirinden az çok farklıdır. Süleymâniye Câmii’nde zaptedilmez bir dînî heyecanı, îmânı, kudret ve kuvveti, azameti hissederiz. Selimiye Câmii karşısında ise saflaşmış, nurlu, kâmil bir insanın bütün güzellikleri içimizi titretir, aydınlatır.

Hattat, rûhî bir kemâle ermedikçe, san’atında da istenilen seviyeye yükselemez. San’atkârın ruh buhranları, nefsâni duyguları, bütün tatminsizlikleri, ruh kıvranışları, benliğini aşamayışı yazıda kendini gösterir. San’at insanın öz varlığının eseri olduğuna göre psikolojik hâdiseler yazının fizîkî tabiatını, mânevî âhengini etkiler. 
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: San'at ve Hat San'atı
« Yanıtla #7 : 01 Ocak 2009, 10:50:14 »
İçtimâî ve Târihî Estetik
San’at din, dil ve ahlâk gibi içtimâi bir hâdisedir. Her toplumun kendi maddî ve mânevî kültür değerlerinden kaynaklanan duyuş, düşünüş ve yaşayış tarzı vardır. Bütün İslâm san’atları gibi hat san’atı da milletlerin târihinde devirden devire değişir.

San’atkâr, içinde bulunduğu cemiyetin eseridir. His ve heyecanını hayattan hâdiselerden alır. San’atkârın şahsiyetini ve rûhunu yoğuran, şekillendiren, ona yön veren, içinde bulunduğu cemiyetin maddî ve mânevî kültür değerleridir. Bu sebepledir ki san’atkâr yetiştiği muhîtin, millî, dinî ve beşerî bütün duygu ve düşüncelerini daha yüksek bir heyecanla bir çukur ayna gibi yere yansıtır; güzellik duygularını tatmin eder. Bir milletin benliği saran, hayâtına yön veren bu değerleri iyi anlaşılmadıkça onun san’atı da anlaşılamaz. Şeyh Hamdullah’ın yazıları sâdece kendi dehâsının eseri değil, aynı zamanda mâşerî şuûrun ve içinde bulunduğu her sâhada kemâli arayan bir cemiyetin eseridir.

Yazı güzelliği, sâdece çizgilerdeki âhenkten ibâret değildir. Yazıya kıymet kazandıran önemli unsur da İslâm tefekkürü ve hayat anlayışının fizîkî âhenk içinde, ifâde edilmesidir. Hatlara hükmeden bu dînî motifler hattatın rûhî ve fikrî güzellikleriyle kaynaşarak yazının mânevî âhengini meydana getirir.   
 
İslâm Yazılarında Diğer Güzellik Duyguları   
İslâm yazılarında bu dînî, tarîhî, millî ve rûhî değerlerden başka, yazının fizîkî âhengiyle bütünleşen zarif, sevimli, muhteşem, sâde, metîn, oturaklı, ulvî ve akıcı gibi bizde bedîî heyecan uyandıran san’at unsurları da vardır. Meselâ nesih yazı, harf bünyelerinin tam teşekkül etmemiş olması, harf bünyelerinin ve bağlantılarının inceliği, küçüklüğü sebebiyle bizde sevimlilik ve zerâfet hislerini uyandırır. Pâdişah irâdelerini tesbit eden dîvânî yazının sağdan sola doğru yükselerek fâsılasız devam eden satırlarında kuvvet, hâkimiyet, azamet gibi duygular bir arada hissedilir. Sülüs ve celî sülüs yazılarda metânet, aşırı süs ve ihtişam, hâkim san’at unsuru olarak tecellî ederken nesta’lîk ve celîsinde ise harf bünyeleri tezyînatsız, fakat canlı bir şekilde sâdelik hissini tasvir eder. Uzayıp giden çekilişler, asılıp kalan çanaklar, incelerek, kıvrılarak, akıp giden satırlar, ilâhî bir kudret veyâ kâmil bir insan tarafından telkin edilen bir mânâ ile bütünleşerek, insanı mutlak güzellikle yüzyüze getirir. İslâm yazılarının her biri kullanılma sâhaları içinde, şekil ve mânânın âhengiyle kazandığı bu san’at ve ifâde kudretini târih boyunca muhâfaza etmiştir.

İslâm’ın ilme ve kitaba verdiği ehemmiyetin netîcesi, hat san’atının ilk güzel örnekleri kitap san’atları sâhasında görülür. Başta Kur'ân-ı Kerîm, Enâm-ı Şerif, hadis ve duâ mecmûaları, ilmî ve edebî eserler, müslümanlar tarafından dînî bir vazîfe ile büyük bir îtinâ ve sabırla yazılmış, tezhip edilerek ciltlenmiş, böylece ilim ve san’at dünyâsına hediye edilmişlerdir.

Hat san’atının çiçeklendiği ikinci önemli sâha âyet, hadis ve hikmetli sözlerin yazıldığı kıt’a ve murakka’lardır. Güzel hat numûneleri daha çok murakka’larda görülürdü.

Celi yazıların gelişmesi ile son iki asırdan beri duvarlara asmak için yazılıp, tezhip edilen hilye, celî levhalar murakka’lardan sonra hat san’atının en güzel örnekleri arasındadır. Bu sâhalardan başka celî, câmi kubbe, kuşak, mihrab ve kitâbe yazıları ile dîvanlarda yazılan tuğra, ferman, berat, menşur, nâme-i Hümâyun gibi resmî yazıları hat san’atının geliştiği ve güzel örneklerinin verildiği sâhalardır.

Hat san’atının bütün bu kullanılma sâhalarında kazandığı estetiği, üslûpları ve san’atkârları târihî seyri içinde değerlendirilecektir.
midena pro tou telous makarize