Gönderen Konu: İslâm Hat Sanatının Doğuşu ve Gelişmesi  (Okunma sayısı 1311 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
İslâm Hat Sanatının Doğuşu ve Gelişmesi
« : 01 Ocak 2009, 10:52:03 »
Hat san'atı, İslâm medeniyeti çerçevesinde Arap yazısına bağlı olarak doğmuş ve gelişmiş güzel san'atlardan biridir. Arap yazısı, İslâm'ın zuhuru ile sür'atli bir inkişaf devresine girmiş ve hicreti tâkip eden iki asır içerisinde bir taraftan bağlı bulunduğu Arap dilini ifâde edebilen bir yazı sistemi, diğer taraftan hâlâ canlılığını muhâfaza eden bir san'at şûbesinin ana unsuru olmuştur.   
   
Arap Yazısının Kaynağı ve Câhiliye devrinde yazı
Arap yazısının kaynağı hakkında farklı görüşler vardır. Bunları başlıca şu üç grupta toplamak mümkündür: Birinci görüş "tevkîfî" 'dir. Bâzı nasların yardımı ile yazıyı ilâhî bir kaynağa bağlamaya çalışan bu görüşe nazaran bütün yazıların (kitâbe) vâzıı Hz. Âdem'dir. O, her yazıyı balçık üzerine yazıp pişirmiş, Tûfân'dan sonra bunlar bulunup her kavim kendi yazısını öğrenmiş, Arap yazısını ilk öğrenen de Hz. İsmâil olmuştur. Bu hususa dâir rivâyetlerde, daha sonra yazıyı Araplar arasında kimlerin yaydığı da zikredilir ki, bunlar bâzan Arap yazısını îcâd edenler diye de gösterilmişlerdir.

İkinci görüşe nazaran Arap yazısı, "cenûbî Arap yazısı" ve "himyerî" diye de anılan "müsned"den iştikak etmiştir. Çok eski tarihlerden beri Yemenlilere Arap Yarımadası'nın şimâlinde Sûriye'de ve Irak'ta yaşayan Araplar arasında, başta ticârî alâkalar vâsıtasıyle "müsned", önce Alü'l-Munzir'in muhîtine ve Şam bölgesine, daha sonra bunlar vâsıtasıyla, yahut da doğrudan doğruya Hicâz'a intikal etmiştir. Tarihî alâkalar bakımından mantıkî bir görüşe dayanan ve bugün de tarafdarları bulunan bu faraziyeyi, Şimâlî Arap yazısının muhtelif gelişme merhalelerini müşâhedeye imkân veren hâlen mevcut kitâbeler teyid etmemektedir. Üçüncü görüş, Arap yazısının Nabat yazısından gelişmiş olduğunu kabûl eder. Nitekim XVIII. asrın ilk yarısında G. J. Klehr, Arap yazısı ile Nabat yazısı arasında alâka bulunduğunu ileri sürdü (1724). Daha sonra Th. Nöldeke, Arap yazısının Nabat yazısından gelmiş olduğunu söyledi (1865). Bugün islâmiyetten önceki ve İslâm'ın ilk asrına yakın kitâbelerin incelenmesi Arap yazısının bitişik Nabat yazısından türediğini, hattâ, onun gelişmiş bir devâmı olduğunu ortaya koymuştur. Böylece Arap yazısı Nabatî ve Arâmî halklarıyla Fenike yazısına bağlanır. III. Asrın sonları ile IV. asrın sonları arasında cereyan eden bitişik Nabatî yazısından Arap yazısına geçişin muhtelif safhalarını müşâhedeye imkân veren kitâbelerin en eskisi, Araplara âit olduğu halde Nabat kültürünün hâkim bulunduğu bir devrenin hâtırasını taşımakla dili de, yazısı da Nabatî olan Ümmü'l-Cimâl (250 m.) ve en-Nemâre kitâbeleridir.

Üç dilde (Yunanca, Süryanice ve Arapça) yazılmış bulunan Zebed kitâbesi (512 m.), bu yazının Araplarca benimsendiğini, bununla berâber artık el-'Arabîye'nin yazı dili olarak kendini kabûl ettirdiğini gösterir.VI. asra âit olduğu tahmin edilen ikinci Ümmü'l-Cimâl kitâbesi bir yana bırakılırsa, İslâm'ın zuhuru sırasında Arap yazısı, Useys (528 m) ve Harrân (568 m) kitâbelerinin yazısından her hâlde pek farklı değildi. el-Belâzurî (279/892), el-Cehşiyârî (331/942), eş-Şûlî (335 veya 336/947) ve İbnü'n-Nedîm (385/995) gibi şahsiyetlerden başlayarak İslâm müellifleri, Arap yazısının Enbâr'den Hîre'ye ve oradan da Hicâz'a geçtiğine dâir rivâyetler naklederler. Bu rivâyetlerde adı geçen şahsiyetler ve anılan yerlerle Hicâz ahâlisinin buralarla olan muhtelif alâka ve münâsebetlerinin tedkîkı bizi, yazının Diyâr Nabat'ın bir bölgesi olan Havrân'dan Enbâr ve Hîre'ye ve buralardan Devemetü'l-Cendel üzerinden Hicâz'a geçtiği neticesine götürmektedir.

Bununla berâber Hicâzlıların Diyâr Nabat üzerinden Suriye ile olan devamlı ticârî alâkaları gözönüne alınırsa, Şimâlî Arap yazısının yukarda zikredilenden ayrı ve daha kısa bir yolla, hattâ daha önce, Havrân-Petra-el-Ulâ üzerinden Hicâz'a geçmiş olması gerekir. Eski rivâyetlerin Enbâr ve Hîre üzerinde ısrarla durmaları, yazının buralarda, yani Lahmîlerin muhîtinde VI. Asrın ortalarında bir tekâmül safhası geçirmiş olduğuna delâlet eder. Mezkûr rivâyetlerde bu yazıyı ilk öğrenenler ve sonra başkalarına öğretenler olarak adları geçen Bişr b. Abdülmelik el-Kelbî, Ebû Kays b. Abdümenâf b. Zühre, Süfyan b. Ümeyye ile onun kardeşi ve Ebu Süfyân'ın babası Harb b. Ümeyye gibi şahsiyetler VI. Asırda yaşamışlardır. Bu rivâyetler, Şimâlî Arap yazısının Hîre'de kazanmış olduğu şeklin yayılmasıyla ilgili bir hareketin hâtırası olmalıdır.

Câhiliye devrinin sonları ile İslâm'ın doğuşu sırasından günümüze intikal eden her hangi bir yazılı vesîkaya hâlen sâhip değiliz. Halbuki tarihî kaynaklarda okuma-yazma bilen bâzı sîmâlâr hakkında sarîh kayıtlar vardır. Meselâ, İbnü'n- Nedîm'in bildirdiğine göre, el-Me'mûn'un kütüphânesinde Hz. Peygamber'in ceddi Abdül-müttalip b.Hâşim'in hattıyla bir vesika mevcuttu. Mekke'nin ticâret merkezi oluşu, Mekkeliler arasında yalnız Şimâlî Arap yazısını değil, sayıları az da olsa, Yemen'de kullanılan müsnedi bilenlerin bulunmasını da gerektiriyordu. El-Belâzurî, bu devrede okuma ve yazma bilen 17'si erkek ve 7'si kadın 24 kişinin isimlerini verir. Buna mükâbil Yesrib'de Evs ve Hazrec kabîleleri arasında yazı daha az yaygındı. Burada "bir yahudî" çocuklara okuma yazma öğretiyordu.

İslâmiyetten önce, Araplar arasında yazı her hâlde sanıldığından çok kullanılıyordu. Nitekim bu devirde Mûsevîlerin ve Hristıyanların elinde İbrânî ve Süryanî dillerinde müdevven kitaplar bulunuyordu. Hattâ bu arada bâzı Arapça metinlerin bulunduğu da düşünülebilir. Bu dîni ve hikemî metinlerin dışında, ticâri hesapların, ancak vereceklerin yazıldığı vesîkalar, köle mülkiyeti senedleri, şahıslar ve kabîleler arasında yapılan andlaşmalara, emânlara dâir vesîkalar, unutulmaması gereken hâdiselerin tesbit edildiği vesîkalar ve mühim vesîleler için yazılmış mektuplar v.s. vardı.

Mîlâdî VII. Asır başlarında Arap yazısı, Enbâr ve Hîre'den sonra Hicâz'da hissedilebilir bir üslûb farkı kazanmış bulunuyordu.

Alıntı:
Bedreddin Yazır
Türk İslam Sanatları.com
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
İslâmiyet ve Yazı
« Yanıtla #1 : 01 Ocak 2009, 10:52:42 »
İslâmiyet ve Yazı
İslâmiyet, hattı ve kitâbeti zarûrî kılan, kullanma sâhasını arttıran ve genişleten âmilleri berâberinde getirdi. İslâmiyetle yazı, birden bire yepyeni ve aydınlık bir safhaya girdi; İslâmın tesîs ettiği ve bütün maddî, mânevî cepheleriyle yeni içtimâî nizâmın en ehemmiyetli tesbit, tescil, telkîn ve neşir vâsıtası olarak işlendi, geliştirildi ve hicreti tâkip eden yarım asır içerisinde, daha önce geçen üç asırlık hayatındakinden büyük bir tekâmüle mazhar oldu. İlk nâzil olan ve "Oku!" ilâhî emri ile başlayan beş âyetlik vahy ile hâlâ canlılığını muhâfaza eden bir kudsî ehemmiyet kazandı. Daha sonra nâzil olan müteaddit âyetlerle de "kitâbet" dâima ilâhî bir kaynağa bağlanıyor, kullanılması emrolunuyor, yazı kadın erkek bütün müslümanların hayatında zarûrî olarak yerini alıyordu. Vahyin yazılması, yazının işâret edilen kudsî ehemmiyetini arttırırken Hz. Peygamber bilginin yazı ile tesbit ve muhâfazasını emrediyor, çocuklara okuma-yazma öğretmenin babalar için kaçınılmaz bir vazife olduğunu belirtiyordu. Resûlullah'ın yazı yazma âdâbına ve Besmele'de bâzı harflerin yazılış şekil ve tarzlarına dâir tavsiyeleri de mâlumdur. Bu teşvikler yanında, Bedir gazâsında esir edilen ve yazı bilen müşriklerin, Ensâr'ın çocuklarından onar kişiye okuma-yazma öğretmelerinin esirlikten kurtuluşları için fidye sayılması gibi tedbirler de alındı. Böylece Medîne, İslâmî devrede hattın ilk gelişme merkezi oldu. Nitekim bugün, başta vahyin yazılmasında olmak üzere Hz. Peygamber'e kâtiplik eden 40'tan fazla sahâbînin kimler olduğunu bilmekteyiz. Bunlardan bâzıları ahidnâmeler, hükümdarlara gönderilecek mektuplar v.s. gibi belli mevzû ve sâhalarla ilgili vazifelerde husûsiyetle çalışıyorlardı. Hattâ aralarında Fars, Rum, Kıbt ve Habeş dillerini, Medîne'de bu dillerin sâhiplerinden öğrenmiş olup Hz. Peygamber'e bu dillerdeki vesîkaları tercüme eden Zeyd. B. Şâbit gibi muhtelif dilleri ve yazıları bilenler de vardı. Sahâbe içerisinde İbrânî ve Süryânî dil ve yazılarına vâkıf olanların bulunduğu da muhakkaktır.

Aşağıda temâs edileceği gibi bu devirde henüz Arapçayı tesbit ve ifâdede çok kifâyetsiz bir seviyede bulunan yazının kusurları şiddetle hissedilmişti. Bu kusurları ilk defa tehlikeli neticeleri ile gören Sahâbe arasında başka yazıları bilenlerin bulunması, Arap yazısının ıslâh ve ikmâli için alınacak tedbirlerde çok faydalı olmuştur. Bununla berâber, bilhassa Kur'ân-ı Kerîm'in tedvîni ve mushaf şekline getirilmesi çalışmalarından önce Sahâbenin hat ve kitâbetteki bilgi ve mehâretlerinin kusursuz olduğunu düşünmek doğru değildir. Onlar, bir taraftan hat ve kitâbeti güzelleştiriyor, geliştiriyor ve ıslâh ediyor, diğer taraftan kendi mahâret ve bilgilerini arttırıyorlardı. Nitekim bu sür'atli inkişâf devresinde dâima hat ve kitâbetin en yüksek seviyesini, erişilen her merhaleyi temsîl eden Sahâbe için, henüz geliştirilmemiş hususlar ve halledilememiş müşkillerden kalan aksaklıklar, İbn Haldûn'un insâf ve isâbetle belirttiği gibi bir kusur sayılamaz. İbn Haldûn, Sahâbenin bu husustaki bilgi ve mahâretlerinin o günün şartlarına göre değerlendirilmesini, onlardan kusursuzluk beklenmemesini, bunun Sahâbeye karşı bir saygısızlık olamayacağını söylerken âdeta Hz. Peygamber'den intikal eden mektupların sıhhat ve mevsûkiyetini tesbite çalışan günümüz araştırıcılarından bâzılarının bunlarda tesâdüf edilebilen yazı ve imlâ hatalarını en başta gelen şüphe ve tereddüt uyandıran unsurlar arasında saymalarına âdeta cevap vermektedir. Hulefâ-i Râşidîn devrinde dînî ve idarî hayatta, günlük muâmelâtta yazının ehemmiyeti artmakta devâm etmiş, nihâyet Hz. Ömer zamânında (13-23/634-644) resmî mektepler açılmış, muallimler tâyin edilmiştir.

Hz. Peygamber’in hayâtında muhtelif malzeme üzerine yazılmış olan Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Ebûbekir’in hilâfetinde (11-13/632-634), vahy kâtiplerinden Zeyd b. Sâbit tarafından bir araya getirilerek aynı türden sahifeler hâlinde (suhuf) yazılmıştı. Bilhassa İslâm fetihlerinde Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetmiş olanların bir çoğunun şehâdetiyle sayılarının azalması, muhtelif yerlerde bâzı kırâat ihtilâflarının zuhûr ettiğinin görülmesi üzerine Hz. Osmân (hilâfeti 23-35/644-656), Zeyd b. Sâbit, Abdurrahmân b. Amr b. el-Âs, Abdullâh b. Zübeyr, İbn Abbâs ve Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm’a birer mushaf istinsah ettirdi. Mushaflardan birini yanında alıkoyarak diğerlerini Kûfe’ye, Basra’ya, Şam’a ve bâzı rivâyetlere göre ayrıca Mekke’ye, Yemen’e ve Bahreyn’e bir rehber okuyucu ile birlikte gönderdi. Bu nüshalar parşömen üzerine tek renk (siyah) mürekkeple yazılmıştı; noktasız ve harekesiz idi; üzerinde tezyînî unsur yoktu. Sûre adlanma, sûreleri, âyetleri, cüzleri v.s. ayıran işâretler taşımıyordu.

Böylece İslâmî devirde kitap hâline getirilen ilk metin Kur’ân-ı Kerîm oldu. Bu tedvîn hareketinin gayesi Kur’ân-ı Kerîm oldu. Bu tedvîn hareketinin gayesi Kurâ'n-ı Kerîm’in bozulmadan tesbiti, muhâfazası ve yayılması idi.

Bahsedilen mushaflar, kadîm muelliflerin mekkî ve medenî diye adlandırdıkları hatla yazılmışlardı. Bu sıfatlar, Arap yazısının husûsiyetle şekil bakımından geçirdiği işlenme merhalelerini nerelerde idrâk ettiğini göstermektedir. Şimâlî Arap yazısı, enbârî, hîrî safhasını müteâkıp önce Mekke’de ve hicretten sonra Medîne’de gelişti. Bir birinden pek farklı olmadığı anlaşılan mekkî ve medenî tarzların en bâriz husûsiyeti, İbnü’n-Nedîm’in Muhammed b. İshâk’tan naklen verdiği bir tavsîfe ve nümûne olarak naklettiği bir Besmele’ye göre, eliflerin sola meyilli oluşu ve alt ucunda sağa doğru bir kıvrık bulunuşu idi. Bu küçük kayıd bir taraftan bize hicâzî tarz yazıyı tanıma imkânı vermekte, diğer taraftan artık muhtelif kültür merkezlerinde aynı yazının farklı husûsiyetler kazanmaya başladığını anlatmaktadır. Fakat bütün bunlara rağmen harfler ana hatlarıyla bir asır önceki şekillerine yakınlığını, bir çok kelimenin yazılışında nabatî yazı sisteminin imlâ husûsiyetlerini koruyordu.

Bu arada mühim bir husûsa işâret edilmelidir: Bâzı araştırıcıların, daha Câhiliye devrinden başlayarak, muhâfazası gereken bilgi ve hâtıraların, husûsiyetle manzum edebî mahsûllerin tescîl ve tesbit için yazıya tevdî edilmiş olması gerektiğine dâir inandırıcı delillere dayanan kanâatleri de doğrudur, Araplar’ın bütün bunların muhâfazasını ve nesilden nesile intikalini, hârikulâde gelişmiş hâfızalarına borçlu oldukları da bir hakîkattir. Çünkü bu yazıyla yazılmış basit metinlerin okunuşunda türlü ihtimâllerden kasdedilen şekli seçmek mümkün olabiliyorsa da, uzun ve güç metinlerin doğru okunması için önceden bilinmesi her hâlde zarûrî idi. Bu hâliyle yazı, ancak hâfızaya yardımcı bir vâsıtaydı. Yazının ıslâhı için alınan tedbirler daha ziyâde mesâhife tatbik edilmiş, dil ve edebiyata dâir metinlere hiç değilse iki asır sonra geçebilmiştir.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Yazının Islâhı, İkmâli ve Güzelleştirilmesi
« Yanıtla #2 : 01 Ocak 2009, 10:53:13 »
Yazının Islâhı, İkmâli ve Güzelleştirilmesi
Daha İslâm'ın zuhûru sırasında aynı yazının, kullanılma sâhası ve farklı yazı malzemelerinin tesiri ile, şekil bakımından iki tarzı doğmaya başlamıştı. Harflerin şekillerinde sert köşelerin hâkim bulunduğu tarz, taş üzerine kazılan kitâbelere, parşömene yazılan ciddî ve mühim vesîkalara, bu arada bilhassa mesâhife tahsîs edilmiştir. Papirus ve benzeri malzemeye yazılan, fazla itinâdan ziyâde sür'at isteyen günlük muâmelâta âit vesîkalarda da yine aynı yazı, yumuşak, kavisli hatların hâkim olduğu mustedîr karakterli ikinci bis üslûp kazanıyordu. Önceleri san'at değeri taşımayan ikinci tarz, merkezde ve taşrada sür'atle genişleyen devlet teşkilâtında, Hz. Peygamber'in kâtiplerinden olan ilk halîfelerin ve onların vâlîlerinin dîvanlarında gittikçe ehemmiyet kazandı; aynı zamanda Arap Yarımadası'nın dışına taşarak, İslâmiyetle birlikte yayıldığı ana vatanından uzak ülkelerde, daha önce kullanılan yazıların yerini almağa başladı.

Arap yazısında, kısa seslilere delâlet eden harf veya işâretlerin bulunmayışının ve şekilleri birbirinin benzeri olan harflerin farkedilmesini sağlayan noktaların henüz kullanılmamasının mahzurları gittikçe ciddîleşerek hissediliyordu. Yazının bu kusurlarını giderecek çârelerin aranmasına önce Kur'ân-ı Kerîm'in metninin doğru tesbîti, her türlü bozulmayı önleyecek şekilde muhâfazası gayretleriyle başlandı. Bilindiği gibi bu sâhada atılan ilk adım Ebu'l-Esved ed-Dü'eli (v.69/688-9)'nin aynı zamanda Arapça'nın nahvinin teessüsü için de başlangıç sayılan mushafın harekelenmesi husûsundaki hizmetidir. Konuşmada her türlü dil hatâsı ve fasîh lehçeden ayrılma demek olan lahn'ın artması Kur'ân-ı Kerîm'in kırâatinde de hatâlı okuyuşların duyulması üzerine Irak vâlisi Ziyâd b. Ebihi (53/673)'nin talebiyle Ebu'l-Esved, zekî, anlayışlı, dili fasîh bir kâtibe, kendisi okumak sûretiyle bir mushafa fethaya delâlet etmek üzere harfin üzerine bir nokta, kesre için harfin altına bir nokta, zamme işâreti olarak harfin önüne bir nokta, bunların tenvinli şekilleri içinde ikişer nokta koydurmuştu.

Ebu'l-Esved'in hizmeti, mushafı başından sonuna kadar tâyin ettiği bir usûl ile dikkatle harekelenmiş olmasından dolayı önemlidir. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in tarihi, Arapça'nın nahvi ve Arap yazısının tarihi bakımından mühim bir hâdisedir. Esâsen şekl (harekelenme) mânâsında nakt ve şekl'in şümûlüne de girebilen icâm (harfleri noktalama), Ebu'l-Esved'den önce de Araplarca meçhul değildi. Çünkü Sahâbe arasında bilenlerin bulunduğu İbrânî ve Süryânî yazılarında harflerin altına ve üstüne konan noktalarla yazıyı harekeleme usûlü mevcuttu. Hattâ mesâhifin nakt'ını ve âyetlerin beşer beşer, onar onar işâretlenmesini Sahâbe ve Tabiün'un ilk neslinden olanların başlattıklarına delâlet eden rivâyetler vardır. Fakat onlar Kur'ân-ı Kerîm'in bütün harflerini içine alan bir sistem tesîs ve tatbik etmemişlerdi. Yaptıkları şey, "kolaylaştırıcı teşebbüsler" mâhiyetindeydi. Sonra Tabiûn bu teşebbüsleri usûl ve kaideleri belli bir nizam hâline getirdi.

Nasr b. Âsım el-Leysî (v. 89/707) ve Yahyâ b. Ya'mur (v. 129/746)'un da naktu'l-mesâhif'te öncülük ettiklerine dâir rivayetler, Ebu'l-Esved'den sonra, onun çalışmalarını bilhassa bu iki şahsiyetin ikmâl ile devâm ettirdiklerine delâlet eder. Öyle görülüyor ki Ebu'l-Esved'in aldığı tedbir tâmim edilmiş değildi. Ebû Ahmed el-Askerî'nin belirttiğine göre Kur'ân-ı Kerîm, kırk küsûr yıl Hz. Osmân'ın istinsah ettirdiği mushaflardan okuna gelmiş, Abdülmelik b. Mervân'ın hilâfetinde (65-86/685-705), bilhassa Irak'ta kırâatte tashif'in artması üzerine vâlî el-Haccâc (v. 95/714), kâtiplerine mürâceatla mesâhifte benzer harflere, bunların birbirinden ayırdedebilmelerini sağlayacak işâretler (yâni noktalar) konulmasını istemiş ve bunu Nasr b. Asım yapmıştı. Böylece Ebu'l-Esved'den sonra, yazının ikinci ve ciddî bir ıslâh safhası yine mesâhife bağlı olarak cereyan etmiş bulunuyordu. Görüldüğü gibi bu iki safhadaki çalışmalar, hattın güzelleştirilmesinden ziyâde yazı sistemi olarak ıslâhı ile alâkalı faâliyetlerdir.

Noktalı harflere gelince, harflerin noktalanmasını çok eski bir tarihe (Enbâr ve Hîre devresinin başlarına) kadar çıkaran rivâyetler ve bâzı Câhiliye devri şâirlerinin yazıyla ilgili ifâdeleri bir tarafa bırakılırsa, Hz. Peygamber'in zamanında bâzı harflerin noktalarının konulduğuna dair açık bilgi vardır: Nitekim Hz. Peygamber, kâtipi Muâviye'ye "raks" tavsiye etmiş ve Muâviye'nin bunun mâhiyetini sorması üzerine de her harfe, onu temsil eden (yâni benzerlerinden ayıran) noktalarının konması olduğunu belirtmişlerdi. Bir başka tavsiyelerden o tarihlerde "be" ve "te" harflerininbulunduğu anlaşılmaktadır. Mevcut bazı vesîkalar, Hicrî I. asrın ilk yarısında, Nasr b. Âsım ve Yahya b. Ya'mur'dan çok önce noktalı harflerin bulunduğunu gösterir. Ancak, hemen işâret edilmelidir ki, bu harfler her zaman değil de yalnız lüzûmlu görülen yerlerde noktalanıyordu. Hattâ vahyin yazılmasında, başlangıçta kısmî de olsa nakt ve şekl kullanılmış. Sahâbe mushafı bunlardan tecrîd etmişlerdir. Daha sonra lahn ve tashif* endişesiyle mushaf önce harekelenmiş, sonra da harfleri noktalanmıştır. Ebu'l-Esved'in harekeye delâlet etmek üzere koyduğu noktalar yuvarlaktı ve bunlar siyah mürekkeple yazılan metne bir ilâve sayıldığı için ayrı renkle, kırmızı mürekkeple konuluyordu. Harflerin ayırdedilmesi için konacak işâretlerin daha önce de kısmen mevcut noktalarla gösterilmesinin karışıklığa yol açacağı düşünülerek bunlar, ufkî ve daha yaygın şekliyle sağdan sola doğru alçalan hafif meyilli çizgiler hâlinde konuldu ve harfin aslî bünyesinden sayıldığı için siyah mürekkeple yazıldı.

Kur'ân-ı Kerîm'in "doğru okunabilmesi" tabîatiyle "doğru yazılması" na bağlıydı. Bunu temin için alınan tedbirler yazının ıslâhını temin etti. Bu arada, nokta şeklindeki harekeler harflerin noktaları hâriç doğru okumayı temin ve kolaylaştırma gâyesiyle ilâve edilen her türlü işâret, metinden farklı renkte mürekkeple yazıldı. Nitekim hicrî birinci asrın sonları ve müteakip asrın başlarından itibâren İslâm dünyasının bâzı merkezlerinde, husûsiyetle kûfî hatla yazılan mushafların yazı işâretlerinde muayyen renklerde mürekkepler kullanılmıştı. Meselâ Medîne'de harekelere delâlet eden noktalar, daha sonraları yazı işâretlerine ilâve edilen teşdîd, tahfîf işâretleri kırmızıyla, hemzeyi temsîl eden noktalar sarıyla yazıldı. Iraklı âlimler hemzeler için de kırmızı renk kullanmışlar, ancak bâzı Kûfeli ve Basralı âlimler meşhûr, şaz ve metrûk kırâat şekillerini ayrı renklere göstermişler ve bu arada yeşil mürekkep de kullanmışlardı. Endelüs de dâhil olmak üzere Mağrib'de esas itibâriyle Medîne usûlüne bağlı kalınmış, söz başında gelen vasl hemzesinin harekesi yeşil ve lâciverd noktayla işâretlenmiştir.

*Tashif: Bir kelimeyi nokta ve hareke farkıyla değişik okumak demektir.
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: İslâm, Hat San'atının Doğuşu ve Gelişmesi
« Yanıtla #3 : 01 Ocak 2009, 10:53:51 »
Başlangıçta bir müddet mesâhifte Kur'ân-ı Kerîm'in ilk nüshalarındaki yazısında bulunmayan bu işâretlerin başka renklerle de olsa ilâvesinde tereddüt gösterenler, bunlardan sakınanlar olmuştur. Nitekim bu hususta müteaddit sorularla karşılaştığını söyleyen Mâlik b. Enes (v. 179/795), bunu doğru bulmadığını, ancak çocukların tâlimi için yazılanlarda bir mahzûr görmediğini söylemişti.

Kur'ân-ı Kerîm'in metnini Hz. Osmân zamanında yazıldığı şekliyle muhâfaza etmek ve böylece onun her hangi bir ilâveyle bozulmasına yol açmamak gibi samîmî ve asîl bir ihtiyât tashîf'i ve lahn'i önleyecek tedbirlerin alınması gayretleri ile önceleri bir arada yürüdü. Fakat, husûsiyetle, mesâhifin nakt'ına bâzı şartlarla cevâz veren Mâlik b. Enes'in muâsırı el-Halîl (v. 175/791)'in yazının ıslâhı husûsundaki büyük hizmeti, çok geçmeden, işâret edilen ihtiyâtın dayandığı tereddüt ve endişeleri sildi. Onun yazıyla ilgili çalışmaları, öteden beri tekrarlanan bir rivâyete göre yuvarlak noktalardan ibâret ilk harekeler yerine yatık elif, vâv ve uzatılmış yâ harflerinin küçük şekillerinden faydalanışı imlâ işâretleri için bâzı kelimelerin remzi mâhiyetindeki yine küçük ve kısaltılmış harfleri kullanışı (meselâ şedde için şîn harfinden istifâde edişi) tamamlayıcı cüz'î tedbirler gibi görülmektedir. Bu arada onun hizmetine dâir en açık bilgi, mesâhifte ilk def'a hemze'leri, teşdîd, revm ve işmâm'ı işâretlemiş olması, bugün elimizde bulunmayan K. en-nakt ve'ş-şekl'i ile naktu'l-mesâhif'e dâir ilk eseri yazmış bulunmasıdır. Fakat el-Halîl'in sâdece mevcut sistemi ve işâretlerini tamamlayıcı teşebbüslerle kalmadığı muhakkaktır.

O, Arap dilinin sarf, nahiv ve lügatinin tedvîn tertibine, nazım tekniğinin tesbit ve izâhına, mûsikîye v.s. dâir çalışmalarının hepsinde, dâima aynı usûl ile hareket etmiş, kendisinden önce varılan netîceleri toplamak, ayıklamak, mes'eleleri yeniden ele alıp ıslâh, ikmâl, terkîp ve te'lif, ıstılahlarını târif etmek sûretiyle bu sahâları, insicamlı bir ilim veya ilim şûbesi hüviyetine kavuşturmuştur. Çünkü, en ihtiyatlı ölçülerle, hiç değilse İslâm âleminin yetiştirdiği en büyük filolog olan el-Hâlil'in bir başka münâsebetle de ifâdeye çalıştığımız gibi meşgul olduğu sâhalarda, dağınık mes'eleler arasındaki girift ve son derece de hassas münâsebetleri rahatlıkla yakalayıp bunları sağlam prensiplere ve umûmî esaslara bağlayan müstesnâ bir zihnî melekesi vardı. Filoloji tarihindeki mevkîi henüz lâyıkiyle anlaşılmamış olan el-Halîl, dil ve edebiyatın muhtelif sâhalarındaki çalışmalarına, son derece isâbetli ve bugüne kadar değerini korumuş bulunan ortak hareket noktaları tesbit etmişti. Nitekim Arap nazmının ritm bakımından iç yapısını tahlil ve tesbit için arûzu ele alışı, gramer çalışmalarında Arapça'nın bünyesini kolaylıkla tedkîk edebilmek için çâreler arayışı, yazıyı, Arapça'yı tesbitte, tashif'e meydan vermeyecek bir imlâ sistemiyle ve işâretleriyle ıslâhı, bir arada düşünülmüş ve aynı temellere oturtulmuş faâliyetlerdir.

Bâzı münevverler bilgi, mümârese, kavrayış ve zekâ ile nokta ve bilhassa harekeye lüzûm görmeden yazıp okumayı bir nevî kültür seviyesi ölçüsü saymışlar, fazla işâret kullanılmasından hoşlanmamış, hattâ kendilerine hitâben yazılan bir metinde bunların fazlaca kullanılmasını âdetâ küçümseme telâkkî etmişlerdi. Bugün de yazılarından şikâyetle ıslâh yolları düşünenlerin, dünün Ebû Nuvâs ve benzeri münevverlerinin sözlerini kanaâtlerine delil olarak nakletmeleri haklı görülemez.
midena pro tou telous makarize