Gönderen Konu: Türkiye'de Lale tarihi  (Okunma sayısı 2461 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Türkiye'de Lale tarihi
« : 01 Ocak 2009, 11:16:16 »
Lâle Türkiye'nin asırlardır en eski tabii an'anesine girmiş efsanevî süs çiçeklerindendir. Orta Doğu ve yakın doğunun dağlarında öbek öbek tarlalar halinde yetişir. Bu cihetle mâlumumuzdur.

XII. asırdan itibaren stilize olarak süslerimize kadar girmiştir. Anadolu Selçuklu İmparatorluğu ve feodalite beylikleri zamanında bu konu ayrıca ele alınacak kadar önemlidir.

Anadolu'da Lâle için mısralar söyleyen, XIII. Asırda ilk şairimiz Mevlâna Celâleddinî Rûmî'dir. Mevlâna: "Dıştan kırmızı bir neş'e gibi görünen çemen (bahçe) lâlesinin içinde gizli siyah rengi düşünmüş. Ve onun açılmasını, tebessümlerin en bedbahtı" saymıştı. Zira o zaman lâlenin teraveti geçmiş oluyor, solmak üzeredir. Önce feodalite beyliği olan Osmanlı İmparatorluğunun başında XIV ve XV. Asırlarda bu çiçeğe karşı tarihlere intikal etmemiş, gizli ve sessiz bir sevgi vardır.

22,5 yaşında, 1453'de İstanbul'u payitaht yapan Fatih Sultan Mehmed, aynı zamanda kuvvetli bir kültüre sahipti, şairdir. Divanında Lâlezar ismi geçer.

Sâkiya! Mey sun ki, lâlezâr elden gider. "Ey bize ikram edici! Şarabı hemen takdim et ki, lâle bahçesinin zamanı geçmektedir." Diyor.

Devrinin tarihçisi Dursun Bey: "Fetihten sonra İstanbul'da Fatih'in bahçelere ve lâleliklere önem verdiğini "Eb'ül-feth Tarihi"nde yazar.

Aynı asırda Yavuz sultan Selim'in Şeyhülislâmı çok âlim bir zat olan İbni Kemal, lâleyi, pek iyi tanır ve onu teşbihlerde kullanır.

Meşhur tarihinde savaşlardan söz ederken davranışlarını bağ, bahçe ve çemenlere benzetir. Bir asker topluluğunu anlatırken başında kırmızı börklü neferleri lâleliklere benzetir.

XVI. asırda bütün şaşasıyla tamamen stilize edilerek bine yakın çeşit ve renklerde duvar çinilerimizde, en hâkim çiçek lâledir. Şairlerin medlûllerinde de lâyık olduğu yerini almıştır. Fresklerde ve kumaş süslemelerinde ve kitap tezyinatında daima terkiplere girmiştir. Lâkin halk da pek sevdiği bu çiçeği her tarafta bol yetiştirmiştir.

O kadar ki, Kanunî Sultan Süleyman yanına Avusturya ile, barış sağlama maksadı ile gelen Busbecq Edirne'den yazdığı 1 Eylül 1555 günlü mektubunda lâle, sünbül, nergis gibi çiçekleri gördüğünü, mevsimin geçmiş olmasına rağmen havaların uygun gitmesi yüzünden bunların açmakta olduğunu bildirir ve lâle hakkında şu bilgiyi verir:

-Lâlelerin kokusu pek azdır yahut tamamen kokusuzdur. Fakat güzellikleri ve renklerinin çeşidi insanı hayran bırakır.

Busbecq, dönerken lâleyi yurduna ulaştırmayı da kendine ödev bilmiştir. 1559'da ilk lâle Ausburg'da gelişti ve onun güzel rengi devlet adamlarının ve bilginlerin ilgisini çekti.

Bu ince ruhlu ve hassa elçiden öğreniyoruz ki, Türkler bu çiçeğe itina etmektedirler.

Kanunî Sultan Süleyman da babası ve ecdadı Türk padişahları gibi şairdir. Mükemmel ve tertipli bir divanı vardır. Onda lâleden terennüm eder. Saray baş nakkaşı Karamemi, süslediği divanlarında en baş motif olarak lâleyi çizmiştir. Hele 22 sene şeyhülislâmlığını yapan allâme Ebussuud Efendi, 1574'de İstanbul'da nâdide lâle yetiştirenlerin başında gelir ve çiçek mecmualarında da yer almıştır.

Garbda lâle tarihi başlangıcında elçi Busbecq, en baş mevkii almış ve bizim çiçek merakımıza da tercüman olmuştur. Aynı zamanda Garbdaki tarihine de 1559 yılı renk vererek 4 asrı doldurmuştur.

Çiçek merakı hususunda dünyamızın en kültürlü milletlerinden olan Hollandalılar, bunun 400. yılını kutlamışlar ve bize kadar eski an'anelerini yaşatarak gelip kadirşinaslıklarını göstermişlerdir. Bu güzel jestleri unutulur gibi değildir.

1651'de Avusturya hükümdarı III. Ferdinant tarafından "Avcı" diye meşhur IV. Sultan Mehmed'e gönderilen sefir Smith von Scwarzenhorn'un getirdiği hediyeler arasında, 10 çeşit üzerine 40 tane de lâle soğanı var. Burada yetiştirilince Avusturya'daki ismi ile meşhur olmuş ve meraklıların dikkat nazarını çekmiştir.

1726'da bunu "Lâlezar-ı İbrahim" eserine alan Reisülküttab "hariciye nâzırı" Üçanbarlı Mehmed Efendi diyor ki: "İstanbul'umuzun Frengî "Avrupaî" lâle soğanlarının aslı bu on çeşittir ve cümlesi bundan çoğalmıştır.

1717 tarihine kadar İstanbul'da Anadolu'dan ve İran'dan getirilen lâleler çoğaltılmıştır. Bu tarihten sonra lâle zevki daha umûmîleşmiş... Fransız "Avrupalı demektir" ve yabancı tacirler Felemenk ve bazı yerlerden pek çok lâle soğanları getirmişlerdir ki Hollanda'dan getirilen Lü'lü,ü ezrak "Mavi İnci" en makbûllerinden sayılmıştır. Deve kuşu yumurtası kadarmış derler. Bu en ziyade padişahların Çırağan, Sâdâbâd ve Neşatâbad saraylarında yetiştirilmiştir.

Lâlelerin renkleri itibariyle değişik şekilleri "gubar-ı tali" "ilkah tozu" ile İstanbul'da bu "Felemenk usûlü" ile çeşitleri çoğalmıştır.

Busbeck ve onu takib edenlere şükranlarımızı bildirdikten sonra konumuza dönelim:
XVI. asırda Türklerin kendilerine heyecan veren bu çiçekle meşgul olduklarını bugün elimizde bulunan resimlerden ve süslemelerimizden öğreniyoruz. Elimizde bu tezyini malzeme toplanamıyacak derecede çoktur. Fakat bu çiçeğin yetiştirilme usûlleri an'ânemizle şifahî olduğundan yazılı kayıtlara rastgelemiyoruz. Ancak XVII. asrın sonuna doğru, ayrıca lâleler için yazılı birkaç risale buluyoruz.

XVIII. asırda bu eserlerin sayısı bir düzinine geçmektedir. Cümlesi resimli veya resimsiz el yazması hâlinde kütüphanelerimizde saklıdır. Bu cihetle lâlenin târihi te'sirleri ve XIX. asırda üzerlerinde çalışmalar devam etmiştir. Bunların herbiri neşrolunsa ciltler dolar, tarihî malzememiz o kadar boldur.

Çiçek merakımız, tarihte münhasıran lâle üzerine değildir. Türk bahçelerinde, devirlerinin kolay veya güç bulunabilen, şebboy, gül, nergiz ve çeşitleri, karanfil, nilüfer, sünbül, kasımpatı, buhur-u meryem (Siklâmen) ve envâının nadide veya harc-ı âlem bütün çeşitlerine rastlanır. Türkiyede çiçeğe merak esaslıdır ve bu anâne

XVIII. asırdan itibaren, eski varlıklarının azalmasına rağmen, bugüne kadar az bile olsa, hemen her bucakta sayılı meraklılar tarafından yetiştirilmiştir. XVIII. asır sonunda, III. Sultan Selim mûsîkîşinas, ince ve hassas bir şair ve yenilik taraftarı bir hükümdar olduğu kadar her çiçeği de seviyor.

Lâle merakı, memleketimizde yalnız varlıklı insanlar arasında değil, fakirler arasında pek muhtaç olduğu günlük soğan ihtiyaçlarını temin edecek yerde bilhassa Edirne'de bir köylü kadın 1967 baharı başında bütün bahçesini lâlelerle doldurmş ve onun ırkının necâbeti icâbı herkese göstermiş, âdeta bir seyran olmuş ve yetiştirdiklerinden de ikram etmiştir.

Alıntı:
Prof. Dr. Süheyl Ünver
Türk islam sanatları.com
midena pro tou telous makarize

Çevrimdışı Wolfeye

  • Yönetici
  • *
  • İleti: 4719
  • Teşekkür: 55
  • Cinsiyet: Bay
    • Sanat tarihi
Ynt: Türkiye'de Lale tarihi
« Yanıtla #1 : 01 Ocak 2009, 11:16:56 »
Bizde lâle yetiştirenlerden yüzlerce mâruf ve literatüre geçmiş meraklılar mecmualarımızda çok sayıda rastlanmıştır. Bunların arasında bilhassa XVIII. asırda isimleri yetiştirdikleri nadîde lâleriyle birlikte kaydedilmiş Türk kadınlarından ikisinin adlarını verelim:

İsimleri - Yetiştirdikleri lâlelere verilen isimler
Azize Kadın (1728) Cevher-i Şâhi

---------------------Cihangir Müşâbihi
---------------------Sincabî Kırlangıç
---------------------gül-i Peyker

Fatma Hatun Dilcû (Gönül ara- Eyüplü Şerif-zâdeyıcı)

Türk kadını çiçeği çok sever. Harem bahçesinde bunlarla meşgul olmağı âdeta ibadet sayar. Aralarında çiçek sohbetleri ve çiçek folkloru üzerine konuşmalar tarihte olduğu kadar hâlâ da yaygın bulunmaktadır.

Çiçeği öz evlâdı gibi seven kadınlarımız memleketimizin her tarafında bulunur. Çiçek ve lâle yetiştirmekte aralarında isim yapmışlardır. Çok sayıda şair kadınlarımız, lâleyi şiirlerinde güzel teşbihlerle yâd ederler. Lâlelerden bilmeceler söylemişlerdir. Onu sevmenin aralarında bir sembolü olmuştur.

Tarihimizde, her devirde bilhassa, yalnız lâle noktasından değil, her çiçek ile iştigal edenler bilerek veya bilmeyerek bir çiçek ve münhasıran bir lâle medeniyeti kurmuşlardır ki, tarihî seyirlerini resimleri, yazmaları ve medlûlleri ve metinleriyle elimizdeki esaslı malzeme bolluğu dikkate değer.

XX. asır başlarında bu güzel husûsiyetleri ziraat mühendisi Cevad Rüşdü ve tarihçi Ahmed Refik beyler yayınlarıyla yeniden yaşatmışlardır hizmetleri bu sahada büyük olmuştur.

Memleketimizde diğer çiçeklerle birlikte lâle resimleri az değildir. Bunlardan şimdiye kadar ancak birkaçının isimlerini verebiliyoruz. XVI. Asırda Kanunî Sultan Süleyman Nakışhanesi üstadı "Karamemi" ve talebesi lâleleri stilize çizmektedirler.

XVII. Asırda Bursalı oymacı Fahri lâle resimlerini oymakla da meşhurdur. XVII. asırda ressam Edirneli Levnî'nin meşhur "Sûrname" adlı eserinde lâleler çoktur. Fakat bu asrın sonunda "Mehmed" ve "Mevlevî Süleyman" tabiatten lâle resimleriyle meşhur olmuşlardır. Üsküdarlı Seyyid Mustafa, Hacı Dede ve Üsküdarlı meşhur sanat'kâr ve hattat Ali Efendi terkipleri içinde lâleye müstesna yerini vermişlerdir.

XIX. asırda Hezargradlı Ahmed Atâullah "Atâî" talebesinden Salih ve Ali Nakşibendîler zihinlerinde yer eden şekillerde renkli olarak çizdikleri lâleler, diğer süslemeler arasında lâyık oldukları yeri almışlardır. Hepsinin hizmetleri büyüktür. Hayırla yâd ederiz.

Bunlardan başka lâlelerle gayet mühim terkipler yapan san'atkârlar yetişmiş. Eserlerini taşlarda oyulmuş, tahtalar üzerine renkleriyle çizilmiş, diğer süslemelerimiz içinde görüyor ve lâkin san'atkâr isimlerini ve yaptıkları tarihleri bilmiyoruz. Bunun en güzel misâlini III. Sultan Ahmed'in Topkapı Sarayında Harem dâiresinde yemek odasında hayranlıkla seyretmek mümkündür.

Bunların içinde stilize olmaktan ziyade, daha çok tabiî ve uçları uzun Türk lâlelerinden ilham aldıkları görülmektedir. XVI. asırda Türk kumaşlarında lâle adeta belli bir motifimiz olmuştur. Eski Türk kumaşlarını nasıl ayırd edersiniz diye 1929 sonunda Viyana Müze müdürü H. Glück'e makamında sorduğumda: -Üzerlerinde lâle ve karanfil gördüğünüz kumaşlar tereddütsüz Türklere aiddir, demiş ve misâllerini göstermiştir. İşlemelerimiz ve oyalarımızda lâle baş motiflerimizdendir.

Lâlenin bizde çok rağbet kazanmasının sebeplerinden biri de varlıklı ve mühim mevkilere geçmiş ilim ve san'ata meraklı devlet adamlarının mevcudiyetidir.

Lâleyi eski Türk harfleriyle "Allah" ismine benzetmeleri ve lâle isminin de bu harflerden ibaret olup ebced hesabıyla 66 gelmesi, Türk mistik kültür ve folklorunda örnek şeyhler bile çiçek sevgisinde ön ayak olmuşlardır. Bu suretle an'anemizde asırlarla yaşamış olan lâlenin bizdeki medeniyeti, halkın da benimsemesinden XVII. asırda en büyük zirvesine çıkmıştır.

Lâle hem güzel bir çiçektir, çok ruh alıcıdır, hem de Allah ismine mazhardır diye severler. Bu cihetle lâle yetiştirenler, nev'ilerini çoğaltanlar ressamlar ve yazarlar, üzerlerinde kendi hesaplarına çalışmalarda bulunurlarken ince ve hassa şairler de manzumelerinde lâleyi çok zikrederler.

Lâle üzerine şarkılar düzmüşlerdir. Muhtelif melodilerle okunur. Yalnız alelumûm lâlelere değil, isimleri ve cinsleriyle meşhur olanlarına da ne manzûmeler söylenmiştir. Lâle teşbihleri sevgilileri memnun etmek için kullanılmıştır. Yeni doğan kızlara lâle ismi çok verilmektedir. Hem de içki bardağı mânâsına gelen piyâle ile kafiye birliği vardır. Bunlardan birkaçının mânâsını buraya alıyorum:

-Çayıra parlayan lâle gelince gül bahçesine müjde olsun ki şenlik zamanını hulûl etti.
"Nedim."
-Bahar geldi sen yine sevinemeden, gönül! Güllerle lâlelerle açılamadın, gönül!
"ŞeyhülislâmYahya"
-Eğer lâla bulamazsan eline piyâleyi alda bu viranlaşmış baharın ey büyükler! Hükmünü çıkar.
"Nedim"
-Ben sevgi bahçesinde lâle gibi açılmam.
"Vahîd"
-Çayır, lâleden haber gelince güzellendi. Ey gül vücutlu sevgilim sevin, bugün sevincin günleridir.
-Bahar gelince gönlünü hoş eder Esen tatlı rüzgâr lâlenin bakışını bile değiştirir.
-Bahar günleri lâle zamanının bayramıdır. -Ateş kenarı gül bahçesi kıyısıdır. Çünkü kış gününün lâle bahçesidir.
-Ey gönül açıcı lâle, gül bahçesinden uzaklaşma. Ben seninle neş'e okurum. Şarabım bayrağısın!
-Lâlenin latif rüzgâr külahını kaptı. Gül ona dedi ki: Başın sağ olsun, cihanda külâh az değil.
-Bir çiçeğim, adım lâle. Gül menekşe bana hâle. Bahçelerin melikesi. Çıldırtırım ben herkesi.
"Rûşen Eşref"
-Lâle çayır askerleri başıdır.

Hiçbir kusuru olmayan lâlelere eksper heyeti "Ser sükûfeciyan-ı hassa" Hassa çiçekçilerinin başı, maiyyetinde bulunan çiçek mütehassıslar" evsafını uygun olarak lâleleri beğenirse buna bir isim verilir ve deftere kaydolunarak "Katalog"a dahil edilmiş olur.

Bunlar içinde Osmanlı dilinde güzel terkipli olanları en güzel ma'nâları içine alır. Birkaçını misâl verelim:

Akıllara hayret verici, âyine, zevkli, revnak veren, ferahlık verici yûsufî moru, gül renkli feyz, işveli, kadri yüksek nazlı, şevk verici, gül yanaklı, oturanların başı, ıtırlı, İbrahim Bey alı, şânı yüksek...

Bunlarda yazılı vasıflar, yeni yetiştirilen lâlelerde, mütehassısları tarafından hatalı görülse reddolunur hem isim verilemez ve hem de kataloga bunun ismiyle birlikte geçirilemez.

Resimleri olanlarda bunlar gösterilmiş, resimsizlerde tavsifi verilmiştir. Bu cihetle listesini verdiğimiz kütüphanelerimiz yazma kitapları arasında kolaylıkla bulunabilen lâle ve çiçek mecmûaları bu noktadan da önemlidir.
midena pro tou telous makarize